Emin Alper’in Berlin Film Festivali’nden Gümüş Ayı ödülüyle döndüğü son filmi Kurtuluş (2026), temelde taşra adaletini merkeze alarak iktidar çatışması ve manipülasyon çevresinde gelişir. Ancak odaklanılan yapının hem coğrafi hem de kültürel bağlamda daha nice felaketi beraberinde getireceği aşikârdır. Türkiye gündemine hâkim herhangi bir yurttaş, Kurtuluş‘un yalnızca iktidar çatışması üzerine bir okuma gerçekleştirmediğini bilir. Keza her dönemde görülebilecek politik esaretin bir topluma yaşattığı mağduriyet filmin temel noktasıdır. Üstelik taşra anlatılarında büyük bir yer kaplayan şiddet ve toprak örüntüsü Kurtuluş’un da kendi yargısını sağlamada kullandığı önemli bir ölçüdür.
Yıllardır hükümranlığı süren Hazeran aşireti, köyün ileri gelenlerinin bulunduğu, Şeyh Kamil’in soyundan türeyen dergâh ehli bir gruptur. Terör olaylarının patlak verdiği yakın bir tarihte dağa çıkıp savaşmaktansa devletin yanında durmayı ve köylerinde kalıp korucu olmayı kabul etmişlerdir. Bezari aşireti ise Hazeranların aksine köyü terk etmiş ve toprağını bırakmıştır. Ancak Hazeranların refaha ermeye başlamasıyla birlikte yıllardır süregelen husumetleri yeniden gündeme gelir. Bezariler köye geri döner ve bıraktıkları toprakları geri almak için mücadele ederler.
Kitlesel buhranlarla birlikte bireyin tarihin öznesi olma konumu değişime uğrar. Yerleşik yaşayan depresif yeni insan modeli artık kendi çıkarlarına bağlıdır. Mülkiyet bilinci; ekonomik, sosyolojik ve kültür edinimiyle çok katmanlı dönüşümlere tâbidir. Bu dönüşümler insanı kaygılandıran ve korkutan unsurlar tasarlar. Yeni sürecin yapılanması uyum problemini gündeme taşırken aynı zamanda bireyde yaşam izlerini silmeye yönelir. Depresif ruh hâli ve paranoid kişilikler oluşur. Kişiliğin bölünmesi toplumu etkileyerek örgütsel korkunun yerleşimine elverişli bir hâle gelir. [1] Örgütsel korkuyla ve savaş ihtimaliyle bastırılan köy halkı mürşitlerinin sözünden çıkma cesareti gösteremez. Çünkü Hazeranlar için şeyhlerinin her bir sözü Tanrı buyruğu sayılır. Köy halkının otoritesini ve itaatini kazanan Şeyh, medrese ilmiyle ve dede soyundan gelen uhreviyetiyle dokunulmazlığını kanıtlamaktadır. Ancak ılımlı ve anlayışlı mizacıyla geleneksel tarikat lideri temsilinden uzaktır. Yine de Şeyh’in buyruğu ve yetkeci tavrı köy halkının paranoyasını önlemeye yetmez. Şeyh Ferit’in liderliğini yaptığı Hazeran aşireti mürşitlerinin bolluğuyla otoriteyi temsil eden İslami bir oluşumdur. Mesut, dedesinden geçecek olan şeyhlik mertebesini Bezarilerden biriyle evlendiği için kardeşi Ferit’e kaptırır. Ezcümle yeni şeyh Ferit olur. Kısa süre sonra iki kardeş arasında tomurcuklanan erkeklik krizi kimin üstün olduğunun kanıtlanacağı bir savaşa dönüşür. Bu hususta film, köy halkının hâlihazırda iktidardan ve erkek olmaktan daha önemli sorunlar yaşadığına dikkat çekmeye yönelir. Aşiretin iki önemli aktörü olan Ferit ile Mesut, köye korku ve histeri pompalarken düşmana karşı ilk taarruzu başlatan görece daha geri planda bulunan Fatma ve Yılmaz olur. Histerinin özneye tedirginlik veren semptomları otorite yerine otorite destekçisi olan geri plandaki politik aktörler üzerinde belirmeye başlar.
Genç bir disiplin olan politik psikoloji, iktidar ve grup ideolojisinin özneye tezahür ediş biçimiyle ilgilenir. Politik psikoloji görüşüne ithafen bireyin benliği ve ruhsal yansıması, içinde bulunduğu kitlelerce şekillenmeye başlamaktadır. Özne söz konusu durumda kolektif bir ideolojiye bürünür. Kendi rızasıyla yapamayacağı şeyleri, dahil olduğu kitleyle birlikte eyleme geçirme cesareti kazanır. Etnik-ırksal bilincin kendini gösterdiği katmanda özne kitle kişiliğini benimser. [2] Bu bağlamda Kurtuluş, politik psikoloji yaklaşımını yoğun biçimde karakterler üzerinden sergiler. Her ne kadar köyün erkekleri ön planda olsa da kadınlar direnişin tüm süreçlerine bir şekilde dahil edilir. Fatma, politik bütünlüğü sağlamak amacıyla iletişimde olduğu çoğu kadının lideri sayılmaktadır. Ancak Mesut’un karısı Gülsüm, Bezarilerden devşirme olduğu için ahlak ve namus kavramlarında Hazeran kadınlarından ayrılır.
Mesut’un kurtulmak için mücadele ettiği çoğu şey atalarından gelen tahakkümün ve sıkışmışlığın sonucudur. Fallosantrik yaklaşımı ve erkek olmak için verdiği mücadele boy boy çocuk üretmesinin görsel bir ikamesidir. Mesut, üredikçe Gülsüm’ü temizlediğini belki de kendi soyunun devam etmesiyle kadını kutsadığını düşünmektedir. Karısı Gülsüm’ün Bazerilerin yanaşması ve atığı olduğuna yönelik dedikodular, filmin gerilim tonunun mülkiyet anlatısına intikal etmesini sağlar. Keza Mesut’un ataerkil her erkek gibi gizlemekte zorlandığı en önemli kuşkusu bekâret tabusudur. Sürekli düşmanlarının Gülsüm’e tecavüz edeceğine yönelik kaygı taşır. Geceleri uyuyamaması ve uyuduğu zamanlarda kâbus görmesi hâkimiyet kurduğu kadın bedeninin başka bir erkek tarafından iğfal edilmesiyle ilişkilendirilir. Mesut’un neredeyse bütün rüyaları sınırlarının geçilmesi ve sahip olduğu şeylerin ihlal edilmesiyle ilgilidir. Birbirini takip eden çoğu gece Mesut ile beraber Hazeran halkı da aynı rüyaları görmeye başlar. Kolektif bir histeriye evrilen bu durum şeyhlik mertebesinin Ferit’ten alınarak Mesut’a müjdelenmesinin ayak sesleri olarak ele alınır. Mesut’un kendisiyle birlikte halkına empoze ettiği korku, topraksız kalma ve devletin üvey evladı olma kaygısıyla örtüşmektedir. Keza erkeklik kodları ve toprak fallusun imhası üzerine yoğunlaşan tedirginlikten süregelmektedir. Nihayetinde sınır ayrımı erk bakışına göre tek bir topluluğa ait olmak zorundalığını ifade eder.
Mesut, Ferit, Yılmaz ve köydeki diğer erkekler ayak bastıkları toprakları yine mülkiyetini aldıkları eşleriyle ilişkilendirir. Toprağın düşman tarafından işgal edilmesi yahut işgal edilme düşüncesi sorumluluğu altındaki kadınların yabancının artığı olma korkusuyla benzerlik gösterir. Bu korku mülkiyet ve kadın bağlamında bekâretin yalnızca kocaya ait olma histerisiyle benzer anlam taşır. Fatmagül Berktay, toprak ve kadına yönelik mülkiyet yanılgısını işgal kavramı üzerinden açıklar. Sahip olmak ve iktidar kurmak üzerinden şekillenen eril aktarım kadını elde edilen bir fetişe veya nesneye indirger. Toprağın işgal edilmesi ve sınırın geçilmesi sonucu ihlal edilen vatan, “toprağı kirletmek; bekâretini bozmak” tabiriyle namus hakkında alegorik bir anlama yönelir. [3] Gülsüm, Fatma ya da köydeki bütün kadınların, toprakları/bedenleri işgal edilme tehdidi altındadır. Savaş karşıtı birçok erkek aile ve namus kavramlarının yitirileceği görüşü öne sürülerek Hazeranlar tarafından bu savaşçı topluluğa çekilmeye çalışılır. Bezarilere yönelik korku, histerik kasılmalarla tüm köyün üzerinde gezinmeye başlar.
Bireyin politik tutumu çocukluk yıllarından itibaren gelişen bir süreçtir. Bu aşamada çocuk “bizden“ ve “bizden olmayan” kavramlarıyla tanışır. Özellikle tutucu aile yapılarında yetişen insanlar, sürekli dışarıdan bir güç tarafından kötülüğe uğrayacağına inanmaktadır. Bu kişiler çoğunlukla tehdit altında ve paranoyak bir izlekte yaşar ve konservatif bozukluk gösterir. Konservatif sendromuna sahip olan kişiler, çocukluk anılarıyla birlikte politik, dini ve otoriter baskıya maruz kalır. [4] Mesut, konservatif kişiliğiyle tüm hayatını kendi arzularını bastırarak yoğun bir paranoya içerisinde sürdürmektedir. Koruması gereken unsurlar arttıkça kardeşi Ferit’in otoritesini çiğneyerek yeni şeyh olduğunu ilan eder. Hazeranların topyekûn Mesut’u kabul etmesi dogmatik dini inancın getirdiği günaha girme korkusuyla ele alınır. Mesut kendi halkını kendi çıkarları doğrultusunda manipüle etmeyi, erkekliğinin zedelenmesi kaygısıyla edimsel olarak süreç içerisinde öğrenmiştir. Ancak ne Ferit ne Yılmaz ne de köy ahalisi Mesut’tan daha cesur ya da sağlıklı düşüncelere sahip değildir.
Öte yandan Bezarilere karşı örgütlenen ilk kadınlardan biri Fatma’dır. Bu hususta filmde kurulan güçlü kadın imgesi Fatma merkezli ilerler. Ancak Fatma’nın toplumcu bir karakter olup olmadığına bireysel mücadelesi devreye girene kadar pek dikkat çekilmemektedir. Fatma’nın, devrimin sesli ve kanlı yapılacağına yönelik eylemsel bir ideolojisi vardır. Eylemi başlatmak adına sık sık Mesut’u Gülsüm’e karşı doldurur. Çünkü Fatma olası herhangi bir saldırıda Gülsüm’den daha güçlü ve daha kabul edilmiş “bizden olan” olmayı amaçlamaktadır. Fatma’nın bu statükocu yaklaşımı şüphesiz politika tarihinde binlerce kez şahit olunan iktidar-çıkar/köylü-toprak/ağa-maraba ilişkisinin güncel bir örneğini göstermektedir.
Niccolo Machiaevelli, korkunun insan oluşun içkin bir sonucu olarak öznenin doğasında bulunduğunu ileri sürer. Korkuyla yönetilen toplumlar itaâtkâr ve pasif bir tutumu benimsemektedir. Kurtuluş bağlamında köy halkının zayıf ve güçsüz olduğuna inandırılması, korku siyaseti hususunda hayati önem taşır. Bu gibi durumlarda kitleler, içlerindeki en güçlü ya da en cesur olanı seçip onun himayesi altına girmeyi talep eder. Korkunun refaha tercih edildiği görüşü, bireysel çıkarlar uğruna en kısa ifadeyle “sınır yokmuşçasına eyleme geçme istenci” olarak açıklanmaktadır. [5] Keza Machiavelli, iktidar güçleri yönetici olarak değil yozlaştırıcı olarak niteler. Çünkü politik gücün sağlanması adına her türlü sömürü mübahtır. Menfaat üzerine kurulu iktidar yapısı gücünü ahlâktan ya da dini inançtan alır. Ancak ideal devlet yapılanması gücünü pratikten almalıdır. Menfaat yanlısı yönetimlerin manipülasyon tekniklerini birer sanatçı estetiğiyle kullandıkları varsayılır. [6]
Fatma, Makyavelist bir yaklaşımla umudu yeni şeyhinde yani Mesut’ta bulur. Bir an bile tereddüt etmeden Mesut’un müridi olmayı kabul eder. Fatma’nın taraf olmak için verdiği mücadele yönetime karşı duyulan korkuyu ve toplumsal histerinin boyutlarını gösterir. Yine de Fatma’nın adanmışlığı köy halkına yönelik duyduğu güvensizlikten kaynaklanmaktadır. [7] Devlete, sınıra, jandarmaya ve tüm kolluk kuvvetlerine rağmen Hazeran aşireti kendi kanununu yürürlüğe koyar. Bu izlekte Kurtuluş, azgın toplulukların nereye kadar ilerleyebileceği hakkında net bir sonuç göstermeden manipülasyon tekniklerinin yoğunluğuna dikkat çeker. İsyan ve yıkım anlarında devlet yapılanmasının ve manda yönetiminin işlevsizliği, bir gecede tüm halkın imha edilmesi, otoritenin acizliği gibi birçok politik korkuyu da hanesine ekler.
Son kertede film, tarafsız bir tona sahip olmayı hedeflemesine rağmen politik derdini örtülü bir anlatıyla tasarlar. Politik gerilimin ve paranoyanın hayata geçen eylemlerden daha görünür olduğu Kurtuluş, belki de hiçbir zaman gerçekleşmeyecek olan felaketin düşünsel acısıyla yoğrulur. Kurtulmaya duyulan özlem kitlesel gerilimin obsesif takıntıları olarak biçimlendirilir. Ve bu kurtulma hâli erkeğin mülkiyetinin bir ikâmesi olarak görülür. Kimin neyden veya kimden kurtulacağına yönelik kesin bir veri yoktur. Film, iki aşiret arasında tarafsızdır. Keza toplumların kurtulması gereken yegâne sorun, aşiretler, klanlar, uluslar değil; yöneticilerin konservatif sendrom bozukluğu ve mülkiyetin otoritede olduğu inancıdır. Hazeranlar ya da Bezariler hilekârlık ve etik dışı davranışlarının sonucu olarak ikiyüzlü bir yönetim benimser. Hazeran, Bezari, Makyavelizm ve birçok politik tutumun nihai amacı iktidarın gücünü muhafaza ederek çıkarlarını sürdürülebilir kılmaktır. [8]
[1], [2], [4] Teber, S. (2022). Politik Psikoloji Notları.
[3] Berktay, F. (2022). Tarihin Cinsiyeti.
[5], [7] Arıboğan, Deniz Ülke (2020). Travmaların Gölgesinde Politik Psikoloji- Toplumsal Rıza ve Holokostun Aktörleri Başlıklarından esinlenilmiştir.
[6] Aktan, C. C. (2022). Makyavelizm, Herestetik ve Politik Manipülasyon Sanatı. Kamu Tercihi Perspektifinden “İyiliksever Despot” ve İktidar Hırsı.
[8] Güngör, B. (2024). Makyavelist Liderlik: Güç, Korku ve Manipülasyon.

























