Yönetmen Simón Mesa Soto’nun ikinci uzun metraj filmi Un Poeta (2025), 78. Cannes Film Festivali’nde “Belirli Bir Bakış” bölümünden aldığı Jüri Ödülü ile döndükten sonra çeşitli uluslararası festivallerde gösterilmiş ve oldukça beğeni toplamıştı. Kolombiyalı yönetmenin potansiyelini gerçekleştirememiş, oradan oraya savrulan, kibirli fakat edilgen şair Oscar’ı takip ettiği film, başrolündeki Ubeimar Rios’un bazen trajik bazen mizahi oyunculuğu ile dikkat çektiği, birçok yönüyle senenin çoğu filminden daha içten bir artistik-politik eleştiri sunan bir yapım. Orta yaşlarında olan Oscar, ülkesinin kimlik politikası ve fonlama oyunları arasında kaybolmuş sanat camiasına tiksintiyle bakarken onların arasında olamamanın acısını da sonuna kadar çekmekte olan bir karakter. Genç yaşındayken kısa süreli olarak yakaladığı yaratıcı ivmenin boşa çıkmasını yıllar sonra bile hazmedememiş bir hırçınlıkla sanatını icra ediyor. Hâlâ ablası ve annesinin himayesi altında yaşaması bir yana; yıllardır ilgilenmediği lise çağındaki kızının sevgisini ve güvenini kaybetmiş olmanın gerçekliğiyle yüzleşmekten de aciz bir durumda buluyoruz onu.
Oscar, filmin başlarında bir arkadaşıyla Kolombiyalı yazarları tartışırken, Gabriel Garcia Marquez’in popülerliğini küçümseyerek onun yerine odasında çerçeveli vesikalığını astığı, ölmeden önce değeri bilinmemiş şair José Asunción Silva’nın en iyi Kolombiyalı yazar olduğunu savunur. Oscar, kendini Silva gibi değeri bilinmeyen bir sanatçı figürü olarak görür ve ancak öldükten sonra değerinin anlaşılabileceği olasılığını bir nevi intikam olarak algılar. Fakat bu intikam dürtüsü ancak kimsenin duymadığı bir çığlık olabilir; çünkü Oscar en son 25 yaşında bir kitap basabilmiş, daha sonrasında ise eleştirmenlerin deyimiyle zaten az olan ışıltısını kaybetmiştir. Yönetmenin bu tarz trajikomik sahneler aracılığıyla sanat ve sanatçılara getirdiği eleştirinin birçok katmanı vardır. Oscar’ın tutumu hem acınası hem komik olmakla beraber tamamen haksız da değildir ki sanat camiasının alan açtığı sesler, kendini tekrar eden ve besleyen, statükoyu koruyan işlerin el üstünde tutulduğu bir sistemin yankılarıdır.
Oscar, üstüne tam oturmayan bir güvenle kızının sevgisini geri kazanabilmek için onun üniversite parasını ödeyebileceğini söyler. Bu yüzden de önüne gelen her işe burun kıvırmayı bırakıp ablasının ayarladığı yarı zamanlı öğretmenlik işini kabul ederek bir okulda çalışmaya başlar. Sürekli derslere sarhoş giden Oscar’ın dertleri ve başarısızlıkları hem kendine hem de çocuklara gölge etmektedir; ta ki Oscar sınıfta kendi kendine şiir yazan, oldukça fakir bir aileden gelen öğrencisi Yurlady ile tanışana kadar. Yurlady’nin eforsuz, doğal bir yatkınlığı vardır şiir yazımına. Etrafında gördüklerini ve bunların tesirini kâğıda dökmek onun için yemek yemek kadar doğaldır. Yurlady, Oscar gibi kibirli ve acısını kalkan edinmiş bir şairlikten oldukça uzak bir yaratıcı zihne sahiptir. Filmin sinematografisi bu farkı daha da belirgin kılar. Oscar’ı gördüğümüzde daha keskin, tekinsiz ve soğuk olan kamera ve renkler; Yurlady’i gördüğümüzde daha sabırlı, yumuşak ve rüya gibi bir hâl alır.
Oscar ondaki bu yeteneği fark eder etmez onu ünlü etme peşine düşecek, kendi sahip olamadıklarına onu ulaştırmayı görev bilecektir. Yurlady’nin ne istediğinin Oscar için o noktada bir önemi yoktur çünkü Yurlady’nin yetenekli olması onun bu potansiyeli kullanmak zorunda olduğu anlamına gelir. Sanki Yurlady dünyaya yeteneğini borçludur ve bu şöhret fırsatını göz ardı ederse Oscar için de her şey bitecektir. Yurlady kalabalık ailesiyle birlikte yaşayan, fakir, fakat bunları bir kusur olarak görmeyen bir çocuktur; kendi için yazdığı şiirleri bu durumdan bir kurtuluş olarak görmez. Yine de ülkenin ünlü yazarlarından birinin düzenlediği genç şairler için oluşturulmuş bir şiir akademisine Oscar’ın ısrarıyla başlar. Bu yazar, Yurlady’den Avrupalı bağışçılardan daha fazla para koparabilmek için onların para vermek isteyeceği, siyasi bir anlamı olan, kendi ırkı ve sınıfından beslenen şiirler yazmasını ister. Fakat bu da doğal olarak şiirlerinin tüm orijinalliğini yok eder. İndirgeyici kimlik politikalarının hüküm sürdüğü, yaratıcılığı genelgeçer söylemlere kurban etmeyi misyon edinmiş bu tarz mecraları filmin dışında da hayal etmek çok zor olmasa gerek. Filmin bu eleştirel tonunda kolaylıkla Soto’nun festival camiasındaki yerini sorguladığını, Avrupa merkezli film festivallerine ve fon mecralarına ışık tuttuğunu görmek mümkündür.
Filmin bu tür ciddi eleştirileri bir yana, Un Poeta’yı aynı zamanda bir komedi olarak tartışmamak haksızlık olur. Filmin trajikomik kurmacasını bu denli dikkatli bir dengeyle kurabilmiş olması yönetmenin ustalığının ve özgünlüğünün bir kanıtıdır. Rios’un her sahnede ekranı Oscar’ın zavallılığı ve aidiyetsizliğiyle doldurulabilmesi seyircinin deneyiminde hem bir huzursuzluk hem de zalimce bir eğlence kaynağı olarak işlev görür. Oscar’ın kızıyla sahneleri daha alışılageldik hikâyeleri çağrıştırsa da geleneksel bir tortured artist (ıstırap çeken sanatçı) tiplemesine karşı gelen bir anlatıyla karşı karşıyayız. Burada alt sınıf, yetenekli toy yazarı bu şartlardan çekip çıkaran tecrübeli, sert olsa da o bilge, usta sanatçı yok. Hatta durumundan gayet memnun ve kendini çok iyi tanıyan genç bir kadın tarafından değiştirilmiş, benliğini hâlâ bulamamış orta yaşlı bir adam var. Un Poeta, sıkça kullanılan bu sanatçı tiplemesine ferahlatıcı bir yorum getirerek sinemasal dilin durakladığı bu yıllarda özgün tonuyla seyirciye ümit vaat ediyor.

























