Natalie Portman ve Jenna Ortega’dan sanat dünyasının karanlık yüzünü gösteren heyecan verici bir yapım geliyor.

Sanat dünyası, çoğu zaman estetikle, yaratıcılıkla ve entelektüel birikimle anılır. Ancak The Gallerist, bu parlak vitrinin arkasında işleyen acımasız piyasa mantığını, ahlaki çöküşü ve ikiyüzlülüğü kara mizah ve sert bir hicivle görünür kılıyor. Yönetmen Cathy Yan, Birds of Prey’in ardından yeniden bağımsız sinemaya dönerek, sanat dünyasında “her şeyin mubah” olduğu fikrini neredeyse grotesk bir noktaya taşıyor.
Başrolde Natalie Portman, Miami’de iflasın eşiğindeki bir sanat galerisini ayakta tutmaya çalışan Polina Polinski karakteriyle karşımıza çıkıyor. Portman, Black Swan’daki yoğunluğunu hatırlatan bir performansla, kariyerini kurtarmak için etik sınırları hızla aşan bir galericiyi canlandırıyor. Film, başarının sanatta nasıl ölçüldüğünü ironik bir sembolle sorguluyor: Sergide satılan her eserin yanına konulan küçük kırmızı noktalar… Ancak bu kez kırmızı noktalar, bir sanat eserinin değil, bir cesedin etrafında toplanıyor.
Film, Art Basel haftasında, kibirli ve tahammül edilmez bir sanat influencer’ı olan Dalton Hardberry’nin (Zach Galifianakis) galeride geçirdiği “talihsiz” bir kazayla başlıyor. Dalton’ın, devasa ve keskin bir sanat eserine saplanarak ölmesi, yalnızca fiziksel değil, metaforik bir mesaj da taşıyor: Film, sanat dünyasının kendi yarattığı canavarlar tarafından yok edilişini gözler önüne seriyor.

Sanat, Skandal ve Etik Çöküş
Polina’nın ilk refleksi polisi aramak değil; çünkü bunun kariyerinin sonu olacağını biliyor. Asistanı Kiki (Jenna Ortega) dehşete kapılmışken, Polina bu ölümü bir fırsata çevirmeyi tercih ediyor. Cesedi serginin bir parçası gibi sunmak, skandalı avantaja dönüştürmek ve sanat piyasasının açgözlü koleksiyonerlerini bu ultra gerçekçi esere ikna etmek… Film tam da bu noktada, sanat dünyasının etik sınırlarının ne kadar kolay esneyebildiğini sert bir dille eleştiriyor.
Yan’ın anlatısı, zaman zaman David Mamet’in karanlık diyaloglarını ya da Velvet Buzzsaw’ın alaycı tonunu çağrıştırıyor. Ancak The Gallerist, daha küçük bir mekanda, neredeyse bir “oda filmi” gibi ilerleyerek, karakterlerin ahlaki çözülüşünü adım adım izletiyor. Galerinin içinde sıkışıp kalan karakterler, tıpkı sistemin içinde sıkışmış sanat emekçileri gibi çıkış yolu arıyor.
Filmin en dikkat çekici yönlerinden biri, sanat eserinin değerinin içeriğinden çok hikayesine bağlı olduğunu göstermesi. Bir ceset, ancak gerçek olduğu ölçüde provokatif; ama Polina, sürekli olarak bedenin PVC’den yapıldığını iddia ederek şüpheleri savuşturmaya çalışıyor. Bu çelişki, filmin sorduğu temel soruyu güçlendiriyor: Sanatı değerli kılan şey etik mi, yoksa satılabilirliği mi?
Yan rollerde Catherine Zeta-Jones’un canlandırdığı, hapisten yeni çıkmış Marianne karakteriyle denge kuruyor. Soğukkanlı, piyasayı iyi tanıyan ve “skandalın” ticari potansiyelini ilk fark eden kişi o. Ayrıca sanatçı Stella Burgess rolünde Da’Vine Joy Randolph, eserin anlamının kendi kontrolünden çıkışını kabullenmek zorunda kalan bir sanatçının ikilemini temsil ediyor.
The Gallerist, ilhamını doğrudan ya da dolaylı olarak Maurizio Cattelan’ın Art Basel’de sergilenen ve 120 bin dolara satılan ünlü muz işi Comedian’dan alıyor. Film, bu örnek üzerinden sanatın metalaşmasını, koleksiyonerlerin ve küratörlerin yarattığı yapay değeri ti’ye alıyor.

The Gallerist’in dünya prömiyeri 22 Ocak – 1 Şubat 2026 tarihleri arasında düzenlenen Sundance Film Festivali’nde yapıldı. Ancak film için Türkiye’de resmi vizyon tarihi henüz açıklanmadı. Şu ana kadar sadece festival gösterimi planı kesinleşmiş durumda; dağıtım ve dünya çapında salon çıkışı tarihleri ilerleyen aylarda belirlenecek. Dolayısıyla Türkiye’de izleyiciyle buluşmasının 2026’nın son çeyreğine doğru olması bekleniyor, ama bu resmi duyurularla netleşmedi.






















