AnalizSinema Yazıları

Trier’in Bulantısı: Melancholia

Trier filmini düşsel bir görüntü şöleniyle açarken, izleyiciyi filmin dinginliğine alıştırmak mı istiyor yoksa huzurlu bir kabulleniş duygusu mu yaratmak istiyor bilinmez ama filmin tanıtımını oldukça spekülatif ve hararetli yaptı. Eğer Melancholia bu kadar güçlü bir film olmasaydı Trier’in daha sonra özür dilemesine de yol açan Hitler’i anladığına dair açıklamalarının gölgesinde kalabilirdi uzun süre. Yaptığı bu çıkışın altında filminin tanıtımına katkı sağlama motivasyonu olduğu yönündeki yorumlara katılmamak zor ancak yalnızca bununla ilişkilendirmemek gerek. Kuşkusuz bu söylemi, Trier’i tanıdığımız kadarıyla, o dönemin seküler Almanya’sına duyduğu hayranlıkla da ilişkilendirilebilir.

Toplumun genelgeçer yapısı içerisinde bireylerin benimsediği yaşam formatları, bu formatların ve standartların belirlediği günlük rutinler ve periyodik ritüeller… Bunların içerisinde birçok algısını ve dolayısıyla sorgulama yetisini kapatmış olan bireyler…

“Salona göz gezdiriyorum. Tam bir komedi. Bütün bu adamlar, ciddi bir surat takınarak oturmuş yemek yiyorlar. Hayır, yemiyorlar, üzerlerine düşen ödevleri yerine getirmek için güçlerini pekiştiriyorlar. Her biri bir inatçılığa kapılmış, bu, varolduklarını duymaktan alıkoyuyor onları. İçlerinden hiçbiri, herhangi bir kimse ya da bir şey için gerekli olmadığını düşünmeye kalkışmıyor.” Bir anlamda Sarte’ın Bulantı’da söylediği gibi üzerlerine düşen ödevlerini ifa edenler arasında tutunamayan, mutluluğa ve huzura son bir çırpınışla ulaşmaya, kendini bahsettiğimiz formatlardan birine adapte etmeye çalışan bir Justine ve karşımızda filmimizin ilk bölümü.

Filmdeki karakterler hakkında tek tek önemli fikirlere sahip olacağımız düğünümüze ulaşmaya çalışan Justine ve Michael çiftinin, bol kıvrımlı bir yolda takılıp kalan limuzinleri yüzünden düğüne geç kalmalarıyla başlıyor. Justine’in bu gecikmeden pek de rahatsız olmadığını, bir an önce törene katılmak yerine ahırdaki Abraham ismindeki atı görmeye gitmesinden anlıyoruz. Bu gecikme başta düğün organizatörü olmak üzere herkesi oldukça germişken, Justine tam tersine çok rahat ve mutlu tavırlar sergiliyor. Onun bu ince ve kırılgan çabası sayesinde kısmen eriştiği mutluluk halinden düşüşe geçiyor olması, tüm yakınlarının, hayatını birlikte sürdürdüğü insanların hepsinin toplandığı düğünle başlıyor.

“Beni ilgilendirdikleri doğru, ama biraz canımı da sıkıyorlar. Onları kendimden öyle uzak hissediyorum ki. Sıcaktan gevşiyorlar, yüreklerinde aynı hafif ve tatlı düş sürüp gidiyor. Tedirgin değiller, sarı duvarlara ve insanlara güvenle bakıyorlar, dünyayı şu haliyle iyi ve yerinde buluyorlar, her biri, belli bir süre için hayatının anlamını, ötekinin hayatında buluyor. Yakında ikisinin tek bir hayatı olacak: ağır ve ılık bir hayat, anlamsız bir hayat. Ama bunun farkına varmayacaklar.” Sartre’ın tasviriyle bu ağır ve ılık olan, anlamsız olan hayata adım attığının farkına varıyor Justine ve bu farkındalığın oluşmasına yardımcı olan karakterleri tanımaya başlıyoruz. Şüphesiz ki yaşamı boyunca Justine’in ruhsal durumunda doğrudan ve dolaylı etkisi olan bu karakterler hakkında pek de uzun olmayan bu birinci bölümden birçok bilgi elde ediyoruz. Bir tarafta Justine etrafındayken elleriye kendi gözlerini kapatarak O’na bakmaya bile tahammül edemeyen düğün organizatörümüz var. Ücretinin oldukça kabarık olduğunu Claire’in eşi John’dan öğrendiğimiz bu organizatör, işine ve hazırladığı bu ritüellere öylesine tutkuyla bağlı ki, onu mahveden gelinimize karşı tiksinti duyduğunu bizlere yoğun şekilde hissettiriyor. Bu noktada evlilik gibi, çiftin mutluluğu amacında olması gereken bir ritüeli bile bu temasından uzaklaştırıp kendi egosunu besleyici bir materyale dönüştürüp sahiplenmiş. O’nun bu narsist yaklaşımı doğrultusunda hissettiği negatif duygulara hiç de yabancı olmayan bir karakter görüntüsü çiziyor Justine. Belki de yaşamı boyunca temas ettiği ve etmek zorunda kaldığı birçok benzer karakter geldiği bu noktada dolaylı olarak etkili olmuştur.


Çocukluk yıllarında temelleri atılan dünyaya bakış açımız üzerinde en büyük etki aile kuşkusuz. Bu doğrultuda baba figürünün bir kız çocuğunun tüm hayatındaki öneminin büyüklüğü konusunu da düşünmemize neden olacak bir baba da var bu düğünde. Düğüne yanına iki tane genç kız arkadaşıyla geliyor Justine’in babası. Nasıl biri olduğuna dair diğer bir ipucumuz da garsonla dalga geçerek kendini ve etrafındakileri eğlendirmeye çalışıyor olması. Varoluşunu bencilliğiyle anlamlandıran babanın, kızıyla bu zamana kadarki ilişkisini özetleyen durumumuzu bölümün sonunda izliyoruz. Justine her şey durdurulamaz şekilde yokuş aşağı yuvarlanırken düştüğü boşlukta son çare babasına tutunmak, o gece orada kalmasını, yanında olmasını istiyor. Kalacağını söyleyen babamız başka güzel bir teklif aldığını ve kalamayacağını anlatan küçük bir not bırakıp gidiyor ve Justine’i yine hayal kırıklığına uğratıyor.

Bir de Justine’in patronu üzerinde durmak gerek. Yaptığı düğün konuşmasıyla ortaya çıkan Jack, gelin ve çalışanı arasında tercih yapması gerekirse tercihini çalışanından yana kullanacağını söyleyerek kendini bize tanıtmaya başlıyor. Yeni reklam sloganını koparmanın derdinde olan Jack, yeni işe aldığı stajerini gelinimizin peşine takıyor. Yaptığı şeyin pek de farkında olmayan stajer, yeni bulduğu işinden kovulmamak için düğün boyunca Justine’in dibinde bilinçsizce dolaşıyor. Para ve güç düşkünü Jack’in tüm beklentisinin, bir işveren olarak çalışanına tamamen fayda odaklı yaklaşımını hiçbir şekilde gizleme gereği duymadan böyle bir durumun içerisinde bile tek derdinin o sloganın bulunması olması, Justine’i omuzlarına binen ayrı bir yük olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Bu yükü daha fazla taşımak istemeyen Justine, Jack’e işinden de şirketinden de kendisinden de nefret ettiğini söyleyerek ipleri kopartıyor ve istifa ediyor.

Justine omuzundan bir bir bu ağırlıkları atarken hafifleyeceği yerde, kapıldığı boşluk duygusuyla yürüme zorluğu çekmeye başlayarak bir bakıma durumlar ve koşulların getirdiği ağırlıkların yerini ruhsal ağırlıklara bırakmaya başlıyor. Tıpkı Bulantı’da Sartre’ın kaleme döktüğü gibi… “Ben deyince bir boşluk duygusuna kapılıyorum. Öyle unutulmuşum ki kendimi iyice hissetmek elimden gelmiyor. Benden kalan bütün gerçeklik, varolduğunu hisseden varoluş sadece. Yavaş yavaş uzun uzun esniyorum… Birden “ben” soluklaşıyor, soluklaşıyor, işte söndü.” Genel anlamda insanlara ve dünyaya karşı beslediği negatif duygular ağır ağır güçlü bir depresyonun içerisine doğru yol aldırıyor diyebiliriz Justine’i. Yaşadığı konversiyon bozukluğu, yani fiziksel bazı fonksiyonların psikolojik nedenler dolayısıyla yitirilmesi durumu da bir anlamda yaşadığı ruhsal çöküntüyü bedeninin fiziksel olarak dışarıya ifade etme yöntemi olarak da görülüyor.

Antares’in farkedilmesiyle başlayan ilk bölümümüz gözden kaybolmasıyla birlikte sonlanıyor. Patlayan bir balon gibi Antares de gözden kayboluyor. Trier’in Samanyolu’nun en büyük yıldızlarından biri olan Antares üzerinde neden durduğu sorusunun da tabii ki bir cevabı olmalı.

Antares, büyüklüğü ve parlaklığı nedeniyle yeryüzünden çıplak gözle yanıp sönen kızıl ışıklarını rahatça gözlemleyebildiğimiz dev bir yıldız. Adını ise, mitolojideki savaş tanrısının adıyla anılan gezegen Ares’ten (Mars) alıyor. Parlak kırmızı rengi nedeniyle Mars gezegeniyle çoğu zaman karıştırıldığı için, onun rakibi/benzeri olarak görülülen Antares’in adının bazı kaynaklar tarafından Latincede Anti-Ares yani Mars karşıtı olarak adlandırıldığı söylenirken bazıları ise Ant-Ares’ten (Mars benzeri) türediği görüşündeler. Akrep takımyıldızının en parlak yıldızı olan Antares, bu takımyıldızın tam merkezindedir. Akrebin ve karanlığın kalbi olarak da bilinir.

Antares’i başka bir boyuttan ele aldığımızda Semavi dinlerde bahsedilen dört büyük melekten biri olan Uriel’i simgeleyen yıldızdır. Uriel ölüm meleğidir ve İbranice’de “Tanrı’nın Işığı” anlamına gelir. Dinlerin genelinde ölüm meleği olarak anılır ve ayrıca cennetin dört koruyucusu olarak da bahsedilen bu meleklerden Batı’nın koruyucusudur. Filmin konusuna baktığımızda bu açıdan yaklaşmanın ve böyle bir gönderme olduğunu düşünmenin daha anlamlı olduğu aşikar. Melancholia’nın ve Justine’in film boyunca Antares ile yaşadığı inişli çıkışlı etkileşim ve ilişki, varolmak ve yok olmak süreçlerinin minik özeti gibi algılanabilir.

Yaşamın sonunu getirecek olan ve ölümü temsil eden gezegen Melancholia ile Justine’in ablası Claire’in karşılaşmasıyla açılan ikinci bölümde, buhranın dibinde olan Justine’in dik duruşunu ve tüm hayatı boyunca O’na omuz vermeye çalışan güçlü ablasının düşüşünü izliyoruz özetle. Bir anlamda birey varoluşunu hangi nihai anlama dayandırmış olursa olsun doğa ve ölüm karşısındaki çaresizliğini ona hatırlatacak durumlarda, yaşama tutunduğu iplerinden kurtulup korkuyla boşluğa düşüşünü izliyoruz da diyebiliriz. Claire’in de Justine’in de mutluluğu da mutsuzluğu da bir artık. Hayatları sonlanmakta olan bir andan başka bir şey değil ve Claire’e bunun farkındalığı oldukça ağır geliyor. Claire’de kabullenememe ve telaş duyguları yaratan Melancholia, Justine’de, atı Abraham’ı dövdüğü sahnede dinginleştiren şey oluyor.

Logoterapide varoluşun geçiciliğinin onu anlamsız kılması gerekliliği olmamasından bahsedilir ancak bu gerçekle burun buruna kalındığında yüklenen anlamların temsil ettiği iplerin birden çözülebilmesi durumunu Claire ve John tarafında görebiliyoruz. Tüm bu ipler, tepenin ardında beliren ölümü gördüklerinde birden çözülüyor. Yükledikleri anlamlar doğrultusunda oluşan sorumluluklarının peşinden koşarak hayatlarını sürdüren bu çift, doğanın onların karşısına birden çıkardığı kaçınılmaz son karşısında dehşete kapılıyorlar. Bu süreç John’un intiharıyla sonuçlanıyor. Claire ise belki de kendi hayatta kalma içgüdüsünü bastırabilecek tek içgüdü olan annelik içgüdüsüyle sonuna kadar bekleyebiliyor. Bunu en güçlü hissettiren sahnemizi de konuşmadan geçmemek gerek. Çok kısa bir süre sonra kıyametin kopacağını bilmesine rağmen bahçedeki koltukta oturan oğlunun üşütmemesi için battaniyeyle üzerini örtmesi bunun tam anlamıyla içgüdüsel bir refleks olduğunu bizlere anlatmaya yetiyor. Doğası gereği çocuk sahibi olmak bir anlamda kadınların ölümsüzlüğe yaktıkları içsel bir ışık olarak da görülebilir. Burada Claire’in çaresizliği ve paniği, kendisinden öte oğlunun büyüyebileceği bir dünya bile kalmayacak olması aslında.

Bulantı’da doğa ile ilgili kaleme alınmış birkaç cümle adeta Justine’in farkındalığını anlatıyor. “Onu görüyorum ben, bu doğayı görüyorum. Baş eğişinin tembellikten geldiğini biliyorum, yasaları olmadığını da biliyorum, onun düzenliliği sandıkları şey… Doğanın alışkanlıkları var yalnız, yarın değiştirebilir onları.” Doğanın yasaları olmaması, alışkanlıkları olması ve bunları değiştirebiliyor olması, çoğunluğun aksine, Justine’in unutmadığı ve korkmadığı bir durum. O’nun da korkusu tıpkı Sartre’ınki gibi varoluştan. Justine’in Antares ile karşılaştığı ve düşüşünün başladığı an için, psikolojisinde doğrudan ve dolaylı etkili olmuş tüm insanları, yaşadığı sistem içerisinde varlığını, yani özetle yaşamını oluşturan öğelerin tümünü ölüm gerçeğiyle birlikte sorgulamaya ve aynı potada eritmeye başladığı an diyebiliriz.

Nehrin kıyısında çırılçıplak, Melancholia’nın geceyi aydınlatan mavi ışığı altında uzanmış Justine’in ölüme koşulsuz teslimiyetini tasvir eden sahneyle karşılaşıyor Claire. Claire’e ve sembolize ettiği modern batılılara, yani dünyanın belli ve değişmez yasalara göre döndüğünü düşünenlere, doğanın bu değişmez kabul edilen yasalarına sırtlarını dayamış şekilde teknolojinin de getirmiş olduğu konforla rutin ama güven dolu hissettiren ve bugünün tekrarı olan yarına uyanmak için yaşayan insanların suratlarına patlattığı bir tokat ve belki de bir kahkaha bu teslimiyet. Claire bu anı yaşadıktan sonra Melancholia için daha fazla endişelenirken, Justine’in huzur bulduğunu söyleyebiliriz. Etrafındaki insanların hayata tutunan ellerini yağlayan bu durum, O’nun ellerinden çoktan kayıp gitmiş yaşam arzusununun, bu anlam yitirişinin, bu buhranın nedenlerinin, bir anlamda sağlamasını gerçekleştiriyor. Sona iyice yaklaşıldığında, gerçekleşecek olanı kabullenmeye çalışan Claire, bu anı terasta hep birlikte şarap içerken karşılamak istiyor. Claire, herhangi bir canlının ölümü değil, dünyadaki yaşamın tümünün sonunu bile tüm hayatını sürdürdüğü biçimcilikle karşılamak isterken, Justine’in bu plan karşısındaki yanıtı ise, iki kardeşin de hayata bakış açılarını ve onu anlamlandırma/anlamlandıramama şekillerini/nedenlerini özetliyor. Oğlu ve kendisi için çırpınırcasına, kaçabileceği veya korunabileceği bir yer arayan Claire, kendini Justine’in sihirli mağarasında buluyor. Tepenin ortasında, toprağın üzerinde birbirine dayanan birkaç çalı parçası. Ve oğluna endişelenip korkmaması için kaçacak tek yer olarak sunduğu bu mağarayı tüm hayatı boyunca kendine başka formatlarda sunan karakterimiz Claire… Kendini kandırmayan ve mağaraların içine saklanmayı reddeden Justine… Ölüm geldiğinde ikisi de sihirli mağaranın içerisinde elele tutuşarak, tüm gezegenle birlikte Melancholia’ya teslim oluyorlar.

Sartre, Bulantı’yı “Yeni Gar’ın şantiyesi buram buram ıslak tahta kokuyor: Yarın Bouville’e yağmur yağacak.” şeklinde bitirse de Trier, Melancholia’yı bitirirken yağmur yağabilecek bir gezegen bırakmıyor.

“Some of these days

You’ll miss me honey”

Bulantı’nın baş karakterinin kulağında yankılanan şarkıdakinin aksine, özleyecek hiçbir şey kalmıyor geriye. Justine, Claire’e söylemişti. Dünya kötü ve kimse tarafından özlenmeyecek.

Alıntılar: Jean-Paul Sartre, Bulantı (La Nausêe) çev. Selâhattin Hilâv

Yorum yaz