Plan-sekans cesaret isteyen bir iş. Kameranın hiç kararmadan (ve hiç başka açıya geçilmeden) sahnelerin akması demek. Terimsel olarak sahne, gündüz ya da gece olan ve bir mekânda geçen çekimdir. Plan-sekans ise birden fazla sahne içerebilir. Bu yöntemin esas zorluğu tekniğindedir. Normal bir çekimde her sahne için ayrı hazırlık yapılır; sanat yönetimi, ışık, ses, kamera (lensler, açılar), oyunculuklar, genel reji,… Ama plan-sekansta, birden fazla sahnenin hiç duraksamadan ve hiç hata yapılmadan çekilmesi gerek. Diğer ifadeyle bir sahneyi oluşturan tüm öğelerin muntazam şekilde hazır olması ve tek seferde tüm çekimin tıkır tıkır işlemesi gerek. Bundan dolayı da iyi bir plan-sekans kolay bulunmaz, bulununca da baş üstüne konulur. Zamanında Orson Welles (Touch of Evil‘in (1958) açılış sekansı), Hitchkock (Rope (1948)), Sukorov (Russian Ark (2002)) gibi ustalar bunu yapmıştı. Hâlâ bu denemeler keyifle izlenir. Günümüzde Alfonso Cuaron harika plan-sekanslar çekiyor, Children of Men‘deki (2006) finale doğru gelen o enfes plan-sekans müthiştir mesela. Victoria (2015) da bu teknik denemelerin en son örneklerinden biri.

victoria-2

Plan-sekans bir nevi yönetmenliğin er meydanıdır. Yönetmenin kontrol etmesi gereken her şeyin kusursuz olması gerekir ki ortaya iyi bir iş çıkabilsin. Genelde de plan-sekansın süresini uzatmak adına senaryodan veya kurguya bağlı seyir zevkinden taviz verilir. Bilhassa günümüz seyircisinin hızlı tüketim alışkanlığına bağlı olarak kısa planlı filmler tercih ediliyor. Bu yüzden de uzun planlı filmler seyirciyi sıkıyor ve seyir zevkini azaltıyor. Hitchkock bu nedenle Rope‘u çektikten sonra filmini beğenmemiştir.

Victoria‘nın en büyük iddiası da 140 dakikalık bir plan-sekanstan oluşması. Berlin 2015’te En İyi Görüntü ödülünü de alınca insan merak ediyor ister istemez, “Nasıl yapmışlar acaba?” diye. Çünkü dile kolay 140 dakikadan bahsediyoruz, hiç kesmeden kameramanın nasıl bu işin altından kalkabildiğini kestirmeye çalışıyorsunuz. En baştan söylemeliyim ki görüntü yönetmeni Sturla Brandt Grøvlen muazzam bir iş çıkarmış. Ayakta alkışlanacak bir teknik başarı.

Filmin adını da aldığı Victoria, genç bir İspanyol ve Berlin’de bir cafede çalışıyor. Gece bir diskoda yalnız başına dans ederken tanışıyoruz onunla. Arkadaş bulma isteğini barmene içki ısmarlama ısrarından anlıyoruz. Nitekim disko çıkışında ona laf atan dört serseriyle hemen muhabbete girebiliyor. Seyircinin tüm garipsemesine karşı; Sonne, Boxer, Blinker ve Fuss’tan oluşan bu serseri grubuyla hemen kaynaşıyor. İçimizden “Bayağı yalnız herhâlde.” diye geçiştirip bu beşlinin sarhoş muhabbetlerini izliyoruz uzun bir süre.

victoria-3

Tam Sonne ile yakınlaşmasından sonra yalnız kalıyor ve tempo bir anda düşüyor. Ardından Sonne gelip ondan bir soyguna katılmasını rica ediyor ve Victoria da direkt kabul ediyor. Bu garip hareketten sonra film, bir soygun hazırlığına dönüşüyor. Bu bölümde daha da garip olan, grubun içindeki en motive kişinin Victoria olması. Öyle ki bir yerde soygundan cayan diğerlerini neredeyse tekrar ikna ediyor. Soygunla pek ilgimiz olmuyor, hemen arabayla kaçışa geçiyoruz. Burada tempo ikinci defa düşüyor, filmin bittiğini düşünecek kadar. Derken esas aksiyon bölümü başlıyor bir anda.

Bahsettiğim üzere filmi üç ana bölüme keskin çizgilerle bölebiliriz. Bu yapının, çekimleri kolaylaştırmak ve bilhassa Victoria’yı oynayan Laia Costa’yı rahatlatmak için bilinçli şekilde oluşturulduğu çok aşikâr. Ancak bu bilinçli tercih, yukarıda belirttiğim üzere çok göze batıyor. Bu sorundan daha da önemli olanı, senaryodaki bariz inandırıcılık eksiklikleri. Her üç bölümde de en az bir tane çok büyük, bir sürü de küçük senaryo boşlukları var. Tümünün amacı filmin akışını devam ettirmek ama filmi oldukça baltalıyorlar.

victoria-4

Senaryodaki bu bariz eksiklikleri harika bir görüntü yönetimi, heyecan verici bir aksiyon yapısı ile üst düzey oyunculuklar kapatıyor, en azından kapatmaya çalışıyor. Hem gece, hem gündüz, hem kapalı, hem de açık mekânlarda geçmesine rağmen görüntü bir kere bir bile falso vermiyor. Tam tersi bazı sahnelerde enfes kareler yaratıyor. En büyük alkış Grøvlen’e, tekrar altını çizelim. Yönetmen Sebastian Schipper, senaryoda plan-sekansın getirdiği tüm tuzaklara düşmesine rağmen, aksiyon sahnelerinde de bir o kadar marifetli davranıyor. Bilhassa son bölümde bir ara soluğum kesildi! Sahnelerin arasındaki yapıyı iyi oluşturmuş ve uygulamayı da başarıyla gerçekleştirmiş. Son olarak, oyuncuların filme katkısı da gayet olumlu. Victoria’da Laia Costa ile Sonne rolünde Frederick Lau odaklarını hiç kaybetmeden başarıyla filmi nihayete erdiriyorlar.

Kimi sahnelerde bariz olarak akıllara Tom Tykwer başyapıtı Lola Rennt‘i (1998) getiren Victoria, onun kadar başarılı olamasa da uzun süre kendisinden söz ettirmeyi başaracak. Bu keyifli Alman aksiyonu, şimdiden yılın kalburüstü yapımları arasında yer almayı hak ediyor.

Artun Bötke

Artun Bötke

1984'te İzmir'de doğdu. 2008'de İTÜ Makine Mühendisliği'nden mezun oldu. Halen mühendislik yapmasına karşın, çocukluk tutkusu sinemadan hiç vazgeçmedi. Sinema üzerine düşünmeyi, eleştiri ve denemeler yazmayı hep sürdürdü. Kendi sitesinde bunların yanında gezi yazıları başta olmak üzere, hayatından notlar yazmaya devam ediyor. Öncelikle de kendini 'koca evrende yaşayan küçücük bir insan' olarak tanımlıyor.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz
Önceki yazı

Sansüre Karşı Dayanışma Çağrısı

Sonraki yazı

34. İstanbul Film Festivali İzlenimleri - Hayatını Yaşa: Hayat Gibi Akan Bir Film