Toplumun bireyle en görünür ilişkisi; onu devamlı itip kakarak hizada durmasını, çizgiyi aşmamasını, onu kendince en uygun gördüğü şekle sokarak yaşamını sürdürmesini sağlamak olsa gerek. Her ne kadar birbirinden ayrılması zor ve birbirini içeren iki olgu olsa da, bireysel bir cepheden bakınca toplumun başımıza çokça bela açtığını söylemek yanlış olmayacaktır. Mustarip olduğumuz onca derdin sorumlusu olmasına rağmen küçük ya da büyük herhangi bir topluluk olmadan yaşayamıyor, bir münzevi hayatı sürmeyi arzulasak dahi ondan kaçamıyor, toplumun içinde yer almaktan korktuğumuz kadar onun içinde olmaktan haz duyuyoruz. Her hareketimizi onunla anlamlandırdığımız dünyadan kurtulmak, gerçekten bizim elimizde olan bir tercih mi yoksa ne kadar reddetsek de onunla barışmak için duyduğumuz istek susturulamayacak kadar kuvvetli mi?

Ove; aksi, öfkeli, her şeyini kaybettiğini düşünen ve yaşamak için hiçbir sebebi olmadığını hisseden yaşlı bir adam. Yaşadığı küçük sitede herkesin kurallara uymasını ve sitenin yasalarının delinmemesini kendine görev edinmiş durumda. Bu küçük dünyanın içinde tek başına huzurlu bir yaşam sürmeyi veya huzur içinde kendini öldürebilmeyi istiyor yalnızca. Ancak ne zaman intihar etmek için ipi boynuna geçirse veya tüfeği çenesinin altına dayasa, ya saygısız bir komşu kapısını çalıyor ya da birisi arabayla sitenin içinden geçerek tüm huzurunu kaçırıyor. Ove; bir türlü ölmeyi beceremiyor, toplum ona hep mani oluyor.

Toplum, Ove’un intihar etmesini önlerken ne yaptığının farkında değil. Zira Ove’u engelleyen toplum onun evinin dışındaki yabancılar değil, Ove’un içindeki toplumsal benlik. Yaşamak için bir sebep bulamayan Ove, kendini öldürmek için ne kadar çabalasa da her defasında içindeki topluluk hâlinde yaşayan Ove’u hesaba katmayı unutuyor. En nihayetinde kendisini trenin önüne atmak için gittiği istasyonda, ondan önce davranıp raylara yatan bir genci kurtarmaktan kendini alamıyor. Çünkü ne kadar nefret etse de, hepsinin birer gerzek olduğunu düşündüğü o yabancılar, onun içinde yaşıyor.

Ove niçin kendini öldürmek istiyordu ve niçin bu kadar öfkeliydi? Kuşkusuz kimsenin onu anlamadığını düşünen Ove’u intihara sürükleyen başlıca sebep, onu tek anlayan kişinin, çok sevdiği eşi Sonja’nın ölümüydü. Öyle ki tüm başarısız intihar teşebbüslerinden sonra onun mezarına gidip dertleşiyor, yalnızca onunla kavga etmeden içtenlikle konuşabiliyordu. “Bazen insanlar kaderin kendi aptallığımızın sonucu olduğunu söyler. Ben de benim kaderimi değiştiren şeyin, komşularımın aptallığı olduğunu söyleyebilirim.” derken Ove, toplumla birlikte yaşamanın kederinden bahsediyordu. Toplum onun sürekli başına dert açan, aptallıklarıyla onun özgürlüğüne engel olan, onun duvarlarının dışında ona zarar vermek için tetikte bekleyen bir varlıktı. Böylesine bir kopuşun getirdiği yalnızlıkla Ove, onun sesini duyabilen tek kişinin, Sonja’nın yanına gitmek istiyordu.

Öte yandan Ove’un kaderini ikinci kez değiştiren şey yine komşularının aptallığı olmuştu, ancak bu kez onun yaşamını bir tutsaklığa çeviren, onu ölüme terk eden bir değişim değildi bu. Sürekli kapısını çalıp ondan yardım isteyen, merdivenden düşüp kendini yaralayan, bozulan kaloriferini tamir edemeyen aptal komşular Ove’un içindeki yaşama arzusuyla çırpınan adama seslenmeyi başarmıştı. Tüm bu yardım çağrıları, henüz farkında olmasa dahi Ove’a çoktan unuttuğu bir gerçeği, tek başına bir şeyler başarmanın imkânsız olduğunu hatırlatmaktaydı. Komşuları ona, o da komşularına muhtaçtı. Hayat, bu küçücük sitenin içinde bile, özenli bir katılıkla hazırlanmış yasalar ile düzenlenemeyecek kadar beklenmedik ve karmaşıktı.

Ove’un onca zamandır gözden kaçırdığı şeyi; topluluğun bir parçası olduğunu, onu içinde yaşatan ve ne kadar çabalasa da tek başına kalamayacak toplumsal bir benliğe sahip olduğunu hatırlaması, intihar düşüncesinden uzaklaşmasını sağlamış, yeniden mücadele etme isteğini canlandırmıştı. Üstelik bu kez, sürekli kaçtığı, kovduğu, azarladığı komşularıyla birlikte hareket etmeyi de öğrenerek. Ona topluluktan kaçmamayı öğreten şey ise oldukça basitti: Ove’u olduğu gibi kabul eden, ona sarılan, onunla konuşan komşular. Ove’un kapı dışarı ettiği toplum, onun mutsuz olmasını isteyen yabancı ve tehditkâr bir varlıktı. Ove’u yaşama döndüren ise, içindeki kovamadığı toplumsallığı ona anımsatan sıcak ve tanıdık bir duyguydu.

Emile Durkheim, insanın intihar etmesindeki en önemli sebeplerden birinin kendini bir cemaatin parçası olarak hissedememesi olduğunu öne sürüyordu. Toplumun koruyuculuğunu görmeyen, onunla bağının zayıfladığını hisseden bireyin yaşamak için bir sebep bulamadığını iddia ediyordu. Richard Sennett ise, “Kendisine ihtiyaç duyulmadığını hisseden kişi, doğal olarak, çevresine tepkisiz hâle gelir.” diyordu. Oysaki Ove, tüfeğiyle kafasını uçurmak için hazırlanırken, kan sıçramasıyla duvarlar lekelenmesin diye evin her yerini muşambayla kaplayacak kadar duyarlı olmaktan kaçamıyordu. Bu duyarlılık evin dışında karşılığını bulamayınca öfkeye dönüşüyordu. Ancak Ove, kendisine ihtiyaç duyulduğunu hissetmeye başlayınca, kendisinin de başkalarına ihtiyaç duyduğunu anlamaya başlamış ve böylece içindeki duyarlılığı beslemeyi başarmıştı.

Ove’un yaşamındaki dönüm noktaları, ironik bir zıtlığın ürünüydü. Hayatının en zor döneminde, bir trafik kazasında Sonja’nın bacaklarını kaybetmesinin ardından, kimse Ove’un yardım çığlıklarını duymamıştı. Sonja’nın yeniden öğretmenlik yapabilmesi için yüzlerce dilekçe yazmıştı ancak onu dikkate alan olmamıştı. Bunun üzerine okulun girişine kendi elleriyle bir rampa yapmış, tekerlekli sandalyedeki Sonja’nın işe alınmasını sağlamıştı. Ona ihtiyaç duyulmadığını hissettiği kadar, onun ihtiyaçlarını kimsenin önemsemediğini de duyumsamaktaydı. Dolayısıyla onu cemaatten koparan ve tek başına yaşamaya iten şey neyse, yeniden yaşama döndüren şey de tam aksini hissetmesi olmuştu.

İçinde yaşadığımız toplum, sadece bizi kapsayan devasa bir kümeden ibaret değildir. Bizim onun içinde yaşadığımız gibi, o da bizim içimizde yaşar. Ove’un kapısını çalıp ondan yardım isteyen bir toplum olmasaydı ve Ove kapının çalınmasını duymazdan gelseydi muhtemelen tertemiz takım elbisesi içinde ölü bulunmuş huysuz bir ihtiyar olarak kalacaktı. Ove, evinin dışındakilerle yeniden ilişki kurmayı başarınca, kendisi için huzurlu bir ölüm, komşuları için ise anlamlı bir hatıra yaratmış oldu. Ove’u kurtaran, onu öldürmeye çalışan şeyle barışmasıydı.

Deniz Sayınhan

Deniz Sayınhan

Mart 1995’te İstanbul’da doğdu. Çocuk yaşlardan beri karmakarışık bulduğu dünyayı anlamak için kendine hep bir yol aradı. Mavi önlük giydiği zamanlarda tanıştığı sinema, bu yolda en büyük tutkusu oluverdi. Sinemanın gizemli evrenine duyduğu merak ile dünyayı anlama isteğini bir araya getirebilmek için 2013’te İstanbul Üniversitesi Sosyoloji bölümüne girdi. Yazarak ve hayal kurarak en büyük tutkusuna doğru kendi yolunu çizmeye devam ediyor.

Kimler Neler Demiş?

1 Yorum - "A Man Called Ove: Ove Nasıl Kurtulur?"

Bildir
avatar
Sıralama:   En Yeniler | Eskiler | Beğenilenler
ahmet
Ziyaretçi

Eleştiriyi yazmadan önce Gran Torino’yu da izlemişsindir umarım

wpDiscuz
Önceki yazı

Trainspotting 2'den Yepyeni Posterler!

Sonraki yazı

Abaddon (2015)