Röportaj

Azize Tan ile Söyleşi

Dünya sinemasının en dişe dokunur örneklerini izleyicinin ayağına kadar getiren Uluslararası İstanbul Film Festivali,  yerli filmlerin izleyiciyle buluşmasındaki en etkili basamak olma işlevini devam ettirmekle beraber düzenlediği projelerle ve eğitimlerle 33. Yılında da sinemamızı beslemeyi vadediyor. Bu yıl yine dopdolu bir programla karşımıza çıkan festivali, direktörü Azize Tan’dan dinledik.

33. İstanbul Film Festivali’nden, kariyerinden ve sinemanın güncel meselelerinden dem vurduğumuz bu keyifli söyleşinin uzunluğu gözünüzü korkutmasın, bir çırpıda okuyacaksınız.

 

Biz sinemaseverler Azize Tan’ı İstanbul Film Festivali’yle tanıdık. Peki İstanbul Film Festivali öncesinde sinemayla ilişkiniz nasıldı? Bu göreve gelmeden önce nasıl bir süreç geçirdiniz? Başka mesleklerle de uğraştınız mı?

Festivalle ilişkim mesleki eğitimim doğrultusunda başladı diyebilirim. Boğaziçi Üniversitesi Mütercim Tercümanlık Bölümü’nde öğrenim görürken festival için altyazı çevirileri yapmaya başladım. Bunun sebebi sinemaya olan düşkünlüğümle alakalıydı; çünkü festivalde çok sayıda filme gidiyordum, öğrenci harçlığı bir yere kadar yetiyordu haliyle. Bu şekilde bir yandan altyazı çevirileri yapıp bir yandan da filmleri görme şansı elde ediyordum. Altyazı çevirmenliği sonrasında festivalin her aşamasında görev yaptım aslında; altyazı koordinatörlüğü, festival koordinatörlüğü, festival direktörü yardımcılığı ve derken 2006 yılında festival direktörü olmamla devam etti süreç. Bir ömür burada geçti diyebilirim. Tabii öğrencilik dönemimde yaptığım başka işler de oldu ancak vakıf bünyesinde geçen bu kadar uzun yılın ardından onlardan bahsetmek biraz abes kaçacaktır. Son olarak üç yıl boyunca İstanbul Bienali için koordinatörlük yaptığımı ekleyebilirim ama dediğim gibi hep IKSV bünyesinde oldu kariyerim.

DSCN1484 - Kopya

33. İstanbul Film Festivali’nde sinemaseverleri yine birçok bölüm bekliyor. Festivalin gelenekselleşen başlıklarına eklenen yeni bölümler de oldu. Sizin değişmez bir favoriniz var mı bu kategoriler arasında?

Benim favori bölümlerimin başında Mayınlı Bölge geliyor. Bu bölümde nispeten zor filmlere yer veriyoruz, biraz daha dayanıklı bir seyirci olmak gerekiyor bu filmleri izlemek için ama farklı sinema dillerini keşfetmek açısından çok önemli buluyorum. Örneğin bu bölümde izleyici karşısına çıkacak Lav Diaz’ın yönetmenliğini üstlendiği, Cannes Film Festivali’nde de gösterilen Tarihin Sonu (Norte, Hangganan Ng Kasaysayan,2013 ),250 dakikalık süresiyle izleyiciyi biraz zorluyor ama kesinlikle ilginç bir sinema deneyimi sunduğu fikrindeyim. Belgeseller yine benim ilgi alanıma giren bölümlerden. Hem Türkiye’den hem dünyadan birçok belgesel gösteriyoruz festival kapsamında. Talal Derki’nin yönettiği Humus’a Dönüş (The Return to Home, 2013) gibi, Errol Morris filmi Meçhul Malum (The Unknown Known, 2013) gibi izleyicide bıraktığı sinemasal tatla da benzerlerinden ayrışan pek çok film olacak Ntv Belgesel Kuşağı’nda. Bir de Yeni Türkiye Sineması bölümü beni çok heyecanlandırıyor. Burada birinci, ikinci filmlerini gösterdiğimiz yönetmenlerin sinema yolculuğunu takip ediyoruz; sonraki filmleriyle bir yere geliyorlar mı, birkaç sene sonra başka bölümlerde de filmlerine yer verdiğimiz yönetmenlere dönüşüyorlar mı diye gözlemleyebiliyorsunuz. Her yıl farklı küratörlerle festival içinde yeni bir bölüm oluşturmak da festivalle ilgili gerçekleştirmekten en keyif aldığım bölümlerden. Ve tabii yarışma bölümleri var ki onlara özel bir önem atfediyoruz.

 

IKSV’nin düzenlediği bir diğer sinema organizasyonu da Filmekimi. Bu iki festival için film seçiminde bulunurken ayrıştırıcı faktörleriniz neler oluyor?

Tabii iki festival farklı zamanlarda gerçekleştiği için öncelikle zamanlama etkili oluyor. Filmekimi’nin ortaya çıkışı Türkiye’deki sinema filmlerinin yıla dağılımıyla da alakalı. Yaz aylarında belli janrın filmleri daha çok gösteriliyor, bir duraklama oluyor bu dönemde; ama Eylül/Ekim aylarında sinema açısından yeniden bir hareketlilik meydana geliyor ve Filmekimi’yle bir nevi yeni sezonu karşılıyoruz hep birlikte. Filmekimi’nin daha küçük bir programı olduğunu söyleyebiliriz; -çok bu lafı kullanmak istemiyorum ama- nispeten daha parlak filmlerden oluşuyor seçki. Mesela, “Filmekimi’nde hangi filme gitmek istersiniz?” derseniz, zaten programda 39-40 film olduğu için hangisine giderseniz gidin beklediğinizi alabilirsiniz.  Ödüller almış, beğenilmiş, yönetmenlerine ve oyuncularına aşina olduğumuz filmleri önceliklendirmeye gayret ediyoruz. Zamanlama da buna el veriyor; Cannes Film Festivali’nin hemen akabinde geliyor zaten. Venedik Film Festivali’nden programa dahil ettiğimiz birkaç film muhakkak oluyor. Yine Locarno Film Festivali’nden ve San Sebastian Film Festivali’nden yaptığımız seçimler oluyor. Bu anlamda İstanbul Film Festivali programının yapısı çok daha farklı. Küratöryen, akademik çalışmalar yapabildiğimiz, birçok konuk ağırladığımız bir festival. Kapı baca kırmayacağını bilmemize rağmen festival programında olması gerektiğini düşündüğümüz, ülke sinemalarını tanıttığımız, deneysel yapımlara parantez açabildiğimiz, yeni keşiflere imkan veren ve festivale kendi içinde başka bir dinamik kazandıran yarışmaların olduğu bir seyirci festivali. İki festival de kendi içinde bambaşka yapılara sahip.

 

Festival ile izleyici ilişkisini nasıl yorumluyorsunuz? Çok farklı yaş gruplarından oluşan farklı beğenilere sahip geniş bir kitleye hitap ediyorsunuz.

Festivali çok sahiplenen, eski adıyla İstanbul Sinema Günleri’nden beri takip eden bir kitle var ve biz bundan büyük bir mutluluk duyuyoruz; onların önerilerini, görüşlerini her zaman çok dikkate alıyoruz. Diğer taraftan yaptığımız araştırmalardan şunu da görüyoruz ki; festivale bir kere dahi gelseniz o sadakat oluşuyor. Aslında biz her şeyden önce insanların o sinemanın kapısından bir kere de olsa girmesini sağlamaya çalışıyoruz. Gündüz seanslarındaki farklı fiyat uygulamamız da bu amacın uzantılarından diyebiliriz. Ayrıca festival kapsamında çok farklı zevklere ve yaş gruplarına hitap eden birbirinden çok farklı filmlerimiz var dediğiniz gibi. Doğru kitleyi doğru filmlerle buluşturmaya çalışıyoruz; sosyal medyayı da bu amaçla aktif bir şekilde kullanıyoruz. Bu festival her şeyin ötesinde bir izleyici festivali. O nedenle izleyiciyle bir bağ kurabilmek ve bunu muhafaza etmek son derece önemli. Bir taraftan festivalin sabit kitlesinin memnuniyetini en üst seviyede tutmaya devam etmek ama bir taraftan da genç sinema izleyicisini kazanmak hedeflerimizden bir tanesi. Çünkü Türkiye’nin çok genç bir nüfusu var; yüzde ellisi 30 yaşın altında olan bir kitleden bahsediyoruz

 

Bu yılki festivale dahil etmeyi çok isteyip de çeşitli nedenler yüzünden programa alamadığınız bir film oldu mu?

Var var, olmaz olur mu? Mesela Berlin Film Festivali’nde en iyi senaryo ödülünü kazanan Kreuzweg (Stations of the Cross, 2013). Benim de çok beğendiğim filmlerden oldu Alman sinemasından. Son ana kadar dahil edebiliyorduk programa ama Berlin ve İstanbul Film Festivali’nin tarihleri çok yakın olduğu için filmlerin pazarlama çalışmaları da işin içine girince zamanlama uymayabiliyor bu yüzden Kreuzweg’i gösteremedik mesela. Aynı şey bu sene Sundance Film Festivali’nden ödülle dönen Whiplash (2013) için de geçerli mesela; ancak vizyon tarihi itibariyle Filmekimi’ne daha uygun olduğunu gördük bu filmin. Bizim radarımıza giren ama zaman kısıtlaması ya da vizyon tarihi nedeniyle programa dahil edemediğimiz filmler oluyor tabii mutlaka.

 

Festivalin kendine has bölümlerinden biri de Gece Yarısı Çılgınlığı olsa gerek. Yurt dışında birçok korku filmi festivali düzenleniyor ama bizim ülkemizde böyle bir durumdan bahsedemiyoruz.

Aslında düzenlenebilir de. Özellikle yaz aylarında korku filmlerinin seyirci sayısına göz atılırsa yazın bir korku filmi festivali için uygun bir zemin olduğunu görmek mümkün. Hatta bazı dağıtımcı arkadaşlarla da konuşmuştuk “acaba böyle bir şey yapsak mı?” diye. Belli mi olur, belki de yaparız ilerleyen zamanda.

 

Gerçi Gece Yarısı Çılgınlığı da festival içinde mini bir korku filmi festivali diyebiliriz aslında. Bu yıl bu bölümde bizleri neler bekliyor peki?

Sponsorluğunu iki yıldır TV2’nin üstlendiği Gece Yarısı Çılgınlığı’nda üç korku filmimiz var. Bunlardan bir tanesi daha önce Sundance Film Festivali’nde gösterilen ve büyük ilgi gören Karabasan (The Babadook, 2013). Quentin Tarantino’nun bu yılki favori filmleri arasında yer alan Büyük Kötü Kurtlar (Bid Bad Wolves, 2013) var. Filmin oyuncuları ve yapımcılar da bizimle birlikte olacaklar gösterimde. Zaten 11 Nisan akşamında da Fil’m Hafızası’yla beraber bir etkinlik düzenleyeceğiz buna paralel olarak. Biz çok mutluyuz böyle bir işbirliği başlattığımız için. Bu filmlere dikkat çekmek için de vesile olur diye düşünüyoruz. Üçüncü filmimiz de Endonezya-Japonya ortak yapımı Ölüm Oyunu (Killers, 2013) ki o da bu yıl Sundance’te gösterilen gerilim filmleri arasındaydı. Zorlayıcı bir seri katil hikayesi. Korku severler için bulunmaz bir nimet olacaktır diye düşünüyorum.

 

Zorlayıcı filmler demişken Lars von Trier’in son filmi İtiraf’a (Nymphomaniac, 2013) ve sansür konusuna gelmek istiyorum. Son dönemde çokça konuşulan sinema meselelerinden biriydi bu. İstanbul Film Festivalin’de Nymphomaniac ve sansür konusunda nasıl bir süreç işleyecek?

Festivalde Nymphomaniac’a herhangi bir sansür işlemeyecek, olması gerektiğine inandığımız şekilde 18 yaş sınırı ile Nymphomaniac’ı göstereceğiz. Filmle ilgili yapılması gereken düzenleme de esasında buydu; çünkü kanunlar değişti, artık bir sansür kurulu kalmadı eskisi gibi, çeşitli uzmanlardan oluşan sınıflandırma kurulu var. Sınıflandırma kurulu filmleri değerlendirerek bir yaş sınıfı tanımlamasında bulunuyor. Türkiye’de de bunun uygulanması gerekiyordu ama filmin tamamen yasaklanması gibi ağır bir karar alındı. Sinema sektörü de hemen organize olarak bununla ilgili tepkisini gösterdi. Bu durum, bir mesaj da olmuştur diye düşünüyorum. Zaten filmi yasakladığınız sürece aslında filme olan ilgiyi artırmış oluyorsunuz. İki bölüm halindeki Nymphomaniac’ı biz beşer seans şeklinde programa dahil ettik ve biletler anında tükendi, ek seans koymak durumunda kaldık. Film kendi haline bırakılmış olsaydı bu kadar ilgi çekmeyecekti belki de. Hakikaten bu durumların artık normalleşmesi gerekiyor Türkiye’de.  Sanatta herhangi bir sansür ve sınırlamanın olmaması gerektiğini düşünüyoruz; o nedenle filmi görünür kılmak adına programa dahil etmeye karar verdik. Bildiğim kadarıyla filmin dağıtımcı firması da bununla ilgili hukuksal başvuruları yaptı. Diliyorum Nymphomaniac sinemalarda da belli bir yaş sınırıyla gösterilebilir ilerleyen günlerde.

trier

Trier’den devam edelim, geçtiğimiz günlerde Lars von Trier adına açılmış resmi olmayan bir Twitter hesabıyla tweet’leşmeniz oldu sansür konusuna dair.

O hesap zannediyorum ki Türkiye’dendi çünkü Rüya Sineması’na bir atıf vardı. Oradaki espri bu konunun konuşulması ve bir şekilde gündeme gelmesiydi aslında. Varsın hesap sahte olsun. Nymphomaniac’ı Yeni Rüya’da gösterebilseydik güzel bir espri olabilirdi ama gelin görün ki sinema yıkıldı! Maalesef!

 

Gelmeye çalıştığım nokta da bu aslında. Festivaller her geçen gün bir mecburiyet olarak “sinemalar”dan “sinema salonları”na taşınıyor. Tarihi önemlerinin yanı sıra belli bir karakteri olan yapılardı bu sinemalar. Usta yönetmenlerin filmlerini Emek Sineması’nda izlemek bu filmleri tamamlayan, onun atmosferiyle  ve tarihi kimliğiyle bütünleşik bir etki taşıyordu diye düşünüyorum. Keza şimdi yerli filmleri Beyoğlu Sineması’nda izlemek de bu türden bir his uyandırıyor belki. Trier namına atılan o tweet’i de hesaba katınca genel kitlelerce bu sinemalara böyle bir misyon/anlam yüklendiğini söyleyebiliriz. Bu tarihi sinemaların kaybedilmesi festival üzerinde ne tür etkiler doğurdu?

Bizim festivalimiz üzerinde çok ciddi bir etkisi oldu tabii.  Festivalin bütün kurgusunu değiştiriyor bu. Dünyanın değişik yerlerine gittiğinizde, dolaştığınızda tüm festivallerin birer festival sarayı olduğunu görüyorsunuz. Herkes Cannes’dan bahsediyor, Berlin’den bahsediyor ama mesela zamanında Berlin Film Festivali’nin merkezinin Doğu Almanya’ya taşınması, festival için 2.000 kişilik bir salon inşa edilmesi ve bu salonun kongreler vb. etkinlikler için de kullanılması, bir şehri kültür-sanatla kalkındırma projesi olarak ele alınmış bir şey. Koskoca bir salon, devasa bir perde, son model projeksiyon cihazları… Ben zaman zaman gerçekten kıskançlıkla bakıyorum. Emek Sineması hem kapasite olarak hem tarihi değer olarak hem de sokaktan içeriye girdiğinizde sizi karşılayan o atmosferiyle bizim için en önemli konuklarımızı sahnesine çıkardığımız, çok uzun seneler açılış törenlerini düzenlediğimiz vazgeçilmez bir sinemaydı. Şimdi Atlas Sineması var; gözümüz gibi bakıyoruz, bir şey olmasın diye dua ediyoruz. Ve bu tür gelişmelerle festivalin aksı da kayıyor mesela. Eskiden festivalin merkezi Beyoğlu’ndaydı; bir sinemadan çıkar diğer sinemaya girerdiniz ama arka arkaya bu sinemalar kapandı. Kapasiteler küçüldü. Başka salonlara gidiyoruz ama bu sefer de festival için bir merkez oluşturma ihtiyacı ortaya çıkıyor. Bir yandan Nişantaşı’na koşturmak zorundasınız bir yandan Feriye, bir yandan Rexx… O anlamda yeni bir kurgu gerekiyor festival yapısında. İşte Nişantaşı City’s’den çıkıp metroyla Beyoğlu’na yetişirler mi gibi hesaplar içinde izleyicilerin hayatını da kolaylaştırabilecek planlar geliştirmeye çalışıyoruz sürekli ama inanın bizim için de kolay olmuyor. Bir taraftan da riskli bir şey. City’s’ i dahil ettiğimizde en başta bir soru işareti oluşmuştu ama şimdi herkes çok memnun mesela. Diğer taraftan City’s’in bütün salonlarını toplasanız bir Emek kapasitesi etmiyor, bir de böyle bir gerçek var hayatımızda.

emek

Sinema salonları ve festivaller dedik… Bu noktada Başka Sinema’dan biraz bahsedelim isterim. Daha çok festivallerde izleme şansı bulduğumuz filmlere vizyon şansı tanıyarak önemli bir boşluğu doldurdu bu oluşum. Festivallerle arasında nasıl bir korelasyon olduğunu düşünüyorsunuz?

Başka Sinema’yı fikir aşamasından beri destekliyoruz. Festival için bir iftihar kaynağıdır ki bir kuşak festivalle yetişti.  Türk sinemasının çok değerli isimleri burayı bir okul gibi gördüler. Sonrasında bir kuşak dağıtımcı, sinema sektöründe çalışan insan, sinema yazarı da festivalle birlikte yetişti. Başka Sinema her şeyden önce bir ihtiyaç doğrultusunda doğdu elbette ama şöyle de bir tarafı var ki; bu festivalin yetiştirdiği kuşağın, genç girişimlerin öncülüğünü yaptığı bir projeyi desteklemek bizim için ayrı bir önem taşıyor. Çünkü bizim amacımız Türkiye’de bir sinema kültürünün yerleştirilmesi, bağımsız sinemaya da bir alan yaratılması. Mühim olan yalnızca bu filmleri festivaller vasıtasıyla ülkemize getirmek değil; bu filmleri mümkün olduğu kadar görünür kılmak ve daha fazla insana ulaşmasını sağlamak. Festivalde kaçırılan, tekrar izlenilmek istenen, çok beğenildiği için eşe dosta tavsiye edilen filmleri yeniden izleyebilmek için de bir fırsat Başka Sinema. Festivalden çok feyzalınmış bir yapısı var; gösterim düzeni olsun, etkinlikleri olsun çok “çalışması” gereken bir fikir olduğunu düşünüyoruz. Ancak tabii ki daha da büyümesi, daha fazla sinema salonuna yayılması gerekecektir. Başka Sinema’yla bu yıl bir işbirliği de yaptık; Köprüde Buluşmalar yapım aşaması atölyesinde ödül kazanacak filme dağıtım olanakları için bir ödül verecekler. Bağımsız sinemanın ayakta kalması için sektörün bütün aktörleri bir araya gelerek dayanışma içinde olmamız gerekiyor; çünkü başka türlü ayakta kalma şansımız olmayacak.

 

Bu yıl en çok dikkat çeken kategorilerden biri hiç kuşkusuz Bu İkiliye Dikkat. Eskisiyle yenisiyle sinemamızın yüz akı konumundaki birçok film bir kez daha seyirciyle buluşacak. Bu bölümün ortaya çıkış aşamasında nasıl bir süreç yaşadınız?

Her sene program kapsamında yeni bir bölüm oluşturmak istiyoruz; farklı küratörlerle çalışalım, bir beyin jimnastiği yapalım, festivalin kalıplaşmış bölümlerinin de dışına çıkalım istiyoruz. Festivali dünyadaki diğer festivallerden de farklı kılan, daha akademik çalışmalar üretmeye fırsat tanıyan bir işbirliği sonucunda ortaya çıkıyor bu tür bölümler. Daha önce tarihçi Cemal Kafadar’la yaptığımız ‘Asiler, Azizler, Âşıklar‘ ve Roll Dergisi’yle organize ettiğimiz “68 ve Mirası” bölümleri olmuştu; bu yıl da bizim özel projeler danışmanımız Fatih Özgüven’le Türkiye sinemasının resmi 100. Yılı’na binaen bir şeyler üretmeyi geçen yazdan beri küçük küçük konuşmaya başlamıştık. Sonrasında -maalesef kapanan- Sinema Dergisi’nin yazı işleri müdürü Engin Ertan ve akademisyenler Selim Eyüpoğlu’yla Umut Tümay Arslan aramıza katıldı. Uzun uzun listeler oluşturduk, o listeleri nasıl indirgeriz, nasıl yaparız diye düşündük. Herkes kendi gerekçeleriyle farklı filmleri bir şekilde dahil etmek istiyordu programa tabii ama hepimizin ortak noktası Türkiye sinemasına farklı bir yerden yaklaşmaktı. Bir 100 yılın en iyi filmleri listesi hazırlamak değildi amaç, bu filmler neden bir arada sunulmuş diye şaşırtacak eşleştirmeler de var. Bazı filmlerse yan yana gelmesi çok bariz ikililer. Belli dönemlerde belli temaların ortaya çıktığını, sinemanın gündeme ayna tuttuğunu, geçmişten günümüze bazı temaların sürekli hortladığını görüyorsunuz bir şekilde. Ve farklı farklı şekillerde birbirlerinin izinden gittiklerini… O yüzden bu bölümdeki filmlerin katalogdaki yazılarını okumak, İstanbul Modern’de düzenleyeceğimiz panellerde takip ederek değerlendirmek önemli olacak. Sinemaya dair düşünmeyi de teşvik eden, son derece keyif alarak gerçekleştirdiğimiz bir bölüm oldu. Herkes en son filmleri görmek istiyor ama ben en azından Bu İkiliye Dikkat bölümünden de birkaç ikiliye vakit ayırmalarını, art arda bu filmleri izlemelerini öneriyorum. Festivalde olmanın keyfi biraz da bu şekilde çıkacaktır diye düşünüyorum.

 

İstanbul Film Festivali seçkisini oluştururken birçok uluslararası festivali takip ediyorsunuz kuşkusuz. Peki içerik ve yapı olarak İstanbul Film Festivali’ne özellikle etki eden, yakın bulduğunuz bir film festivali var mı? Başka bir şekilde soracak olursam; Bu İkiliye Dikkat kategorisi için filmleri değil de festivalleri baz alıyor olsaydık İstanbul Film Festivali’nin yanına hangi festivali eklemek isabetli olurdu?

Küratörlerle yapılan bu tür çalışmalar daha çok sinematekler bünyesinde hayat bulur ama mesela Berlin Film Festivali’nde bu tür bölümler yapılıyor. O da bizimki gibi bir seyirci festivali. İstanbul Film Festivali’yle akrabalık kurabileceğim film festivalleri daha çok seyircilere hitap eden festivaller o yüzden. Mesela Cannes Film Festivali daha çok sinema profesyonellerine hitap eden bir festival, bilet alıp giden izleyici sayısı yok denecek kadar az. 3.000’den fazla izleyicisi var Berlin’in, Toronto Film Festivali‘nde de aynı şekilde 400’e yakın film gösteriliyor. Bu yönüyle Londra Film Festivali de eklenebilir. Bu festivallerle akrabalık kurulabilir diye düşünüyorum.

 

İstanbul Film Festivali’nin izleyiciler için de, genç yönetmenler için eğitici bir misyon taşıdığı herkesin hemfikir olduğu konulardan biri. Genç yönetmenler ve yapımcılar için Köprüde Buluşmalar ve filmlerini izleyiciyle buluşturma şansı elde ettikleri Yeni Türkiye Sineması gibi bölümler oldukça önemli. Paneller, eğitici sinema etkinlikleri ve nitelikli filmlerin bizzat kendileri ise izleyiciler için büyük bir nimet. Bunların haricinde bir de sinema yazarları için organizasyon düzenlendi geçen yıl; Sabah, ve Sinema Dergisi ortaklığıyla gerçekleştirilen bir sinema yazarlığı yarışması… Dünya Festivalleri’nden bölümünde yer alan filmlere dair kaleme aldıkları yazıları derece alan katılımcıların çalışmaları Sinema Dergisi’nde yayınlandı. Bu yarışmada birinci ve ikinci olan arkadaşlarımız şu an Fil’m Hafızası’nda yazıyorlar mesela. Bu tür organizasyonlara bakış açısı nasıl IKSV’nin?

Çok güzel bir şey. Önemli olan festivalin bu tip şeylere de vesile olabilmesi. Çünkü festival, 80 Darbesi’nin ardından 1982’de kurulduğunda bambaşka bir ortam vardı. Her şey yasak, çekilen film sayısı yok denecek kadar az ki bu filmlerin vizyona girmesinin bile üç beş yıl gecikmeyle gerçekleştiği bir dönemde sadece bu filmlerin gösterilmesini sağlamak bile başlı başına bir başarıydı; o yüzden bir okul oldu zaten festival. Ama artık dönem değişti ve insanlar filmlere çok daha kolay bir şekilde ulaşabiliyorlar. Festival olarak yaratmaya çalıştığınız ortam herkes için bir buluşma noktası olmalı. Sadece filmleri seyrettiğiniz değil filmler üzerine düşündüğünüz, konuştuğunuz, tartıştığınız; eğer bu alanla ilgiliyseniz kendinizi geliştirmek için neler yapabileceğinizi sorguladığınız, nasıl film yapılacağını gerekiyorsa öğreneceğiniz bir atmosfer oluşturmaya çalışıyoruz. İzleyicilerin programdaki filmlerin yaratıcılarıyla buluşması, sohbet edebilmesi bizim kırmızı halılarda görmeye alıştığımız el sallayıp giden sinemacılar yerine, insanların dokunabildiği, soru sorabildiği, işte sokaktan yürürken yanından geçen John Malkovich’i görebildiği bir atmosfer yaratmaya çalışıyoruz biz. Durumumuz budur. O yüzden çok sayıda panel ve söyleşi düzenlemek; üniversiteleri bu sürece dahil etmek önemsediğimiz konulardan. Yaptıklarımız yeterli mi derseniz, hiçbir zaman yeterli değil; her zaman daha fazlası için gayret gösteriyoruz. Bu tarz şeylere işbirliklerine ve desteklere açığız.

 

Fil’m Hafızası’yla da festival kapsamında iki işbirliğiniz söz konusu bu yıl. Bunun yanında Fil’m Hafızası’yla birlikte düzenlenen Tematik Gece etkinlikleri de IKSV Salon’da seyirciyle buluşuyor son birkaç aydır. Bu ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben Fil’m Hafızası’nın çalışmalarını çok beğenerek takip ediyorum. Gönüllülük üzerine kurulmuş bir düzeni var ve herkes kendi zamanından veriyor buraya. Bence paradan çok daha değerlidir zaman, çünkü orada bir araya gelen insanların bu işe nasıl gönül verdiklerini gösteriyor. Bir şeyi parayla satın alabilirsiniz ama zaman ayırmak çok daha fazla anlam ifade ediyor bence. Yaptığınız şeye ne kadar değer verdiğinizi gösteriyor. Hele de İstanbul gibi hızlı ve hiçbir şeye yetişemediğimiz bir şehirde. O bakımdan burada çalışan herkesin sinemaya gönül vermiş insanlar olduklarını biliyorum, genç insanlar olduklarını biliyorum. Organizasyon sisteminize hayranım. Sosyal medya üzerinden inanılmaz bir takipçi kitlesi yaratmayı başardı Fil’m Hafızası. Etkinlikler dolup taşıyor. İnsanlar bu sayede sinemaya dair yeni farkındalıklar kazanabiliyor. Aslında Başka Sinema gibi bir şey bu da, siz de bir kitle yaratıyorsunuz ve o kitleyi sinema üzerinden bir araya getirmeye çalışıyorsunuz. Bir de kısa film gibi Türkiye’de görünürlüğü o kadar az olan bir alan var işin içinde. Çok kısa filmci var, çok kısa film çekiliyor ama bunların görülebilme ortamları o kadar kısıtlı ki o bakımdan çok değerli buluyorum yaptığınız çalışmaları ve gerçekten hayranlıkla takip ediyorum.

DSCN1481 - Kopya

Fil’m Hafızası olarak kuruluşumuzdan beri hak ettiği değeri yeterince görmediğine inandığımız filmleri ön plana çıkarmayı, takipçilerimizin sinemasal keşiflerine ön ayak olmayı amaçlıyoruz. Bu nedenle festivaldeki favorilerinizden ziyade size göre festival programında gerçek bir keşif potansiyeli taşıyan filmlerin hangileri olduğunu sormak isterim takipçilerimiz için.

Birinci, ikinci filmlerini çeken yönetmenlerin yer aldığı Yeni Bir Bakış bölümümüzdeki filmler ilk akla gelen. Bunun yanında belki sinema tarihinde gözden kaçmış önemli bir yönetmeni tekrar gün yüzüne çıkarmak, sinemaseverlere yeni bir keşif imkanı tanımak adına Aleksey German’dan bahsedebilirim. Rusya’da hakikaten kült bir yönetmen ve adı Andrei Tarkovsky ile birlikte anılıyor. Altı film çekmiş kariyeri boyunca ve geçen yıl hayata gözlerini yumdu. O bakımdan programlarına en az bir Aleksey German filmi muhakkak eklemelerini tavsiye ederim. Yine dediğim gibi Bu İkiliye Dikkat bölümünden bir şeyler izlemelerini isterim. Caligari, Korku Sinemaya Geldiğinde (Caligari, Wie der horror ins kino kam, 2014) belgeseli ilginç bir deneyim olacaktır. Bu belgesele istinaden bir panel de düzenleyeceğiz. Canlandırma sinemasına meraklı olanlar için Polonya Canlandırma Sineması bölümü kaçırılmaması gerekenlerden. Belgeselleri de kaçırmamakta fayda var çünkü bir daha nerde görebileceğimiz bir soru işareti. Gezi’yi ele alan Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek (2014), Negri ile İstanbul’da (2013) ve Ahmet Uluçay’ı çok güzel bir şekilde anlatan Tepecik Hayal Okulu (2014)’nu sayabilirim. Sadık bir belgesel izleyicisi var biliyorum ama çok seyretmeyenlere muhakkak bir şans tanımalarını öneririm. Keşfedebilecekleri çok şey var festival programında kısacası. Bir de bloğumuz var: www.istfilmfest.tumblr.com. Ayrıca Twitter ve Facebook hesaplarımızdan da festivaldeki filmlerle ilgili ilginç bilgiler takip edilebilir.

 

İstanbul Film Festivali Resmi Sayfası: http://film.iksv.org/tr

Fil’m Hafızası’yla Gece Yarısı Çılgınlığı: http://goo.gl/8Yk9TK

Fil’m Hafızası’yla Kısa Film Gecesi: http://goo.gl/xP9VeF

Soner Yıldırım

Soner Yıldırım

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz
Önceki yazı

Kinsey (2004)

Sonraki yazı

Festivalde Bugün / 11 Nisan Cuma