Kürt sinemasının önemli isimlerinden Hüseyin Karabey, festivallerin yoğun olduğu bir dönem sonrası bizlere zaman ayırdı ve kendisiyle sinema başta olmak üzere birçok konu hakkında söyleştik.

İktisat okuyarak başladığınız yükseköğreniminizde sinemaya yönelmeniz nasıl gerçekleşti?

Biz ortalama bir işçi ailenin çocuğuyuz. Yani, Kürt bir aileden geliyorum ama bizde ailemizin tek isteği üniversiteden mezun olup bir iş sahibi olmak. O yüzden de liseden sonra üniversite imtihanlarına girdim. Şehir dışında okumayı istiyordum. Uludağ’da iktisat bölümünü kazandım. Oraya üniversitede okumaktan çok, üniversite hayatı olsun diye gittim. O dönemler, Türkiye’de 80’den sonraki ilk öğrenci eylemlerinin başladığı dönemlerdi. 3-4 yıl okudum ve hayatım demokrasi mücadelesiyle geçti. Bir yılım zaten cezaevinde geçti ve o dönem tam bir kırılma dönemiydi. 89-90 senesiydi. Zaten daha sonra 90- 92’de daha da sertleşti. Yargısız infazlar başladı. Öğrencileri öldürüyorlardı, tutukluyorlardı. Benden sonraki arkadaşlarım aramızda hiçbir fark yokken hapiste kaldılar. O dönemde, bu niyetlerle gitmişken aklımda sinema yoktu. Cezaevinden sonra yaşadıklarımızı sinemada ve ekranlarda göremediğimizi fark ettim. Genç birisi olarak kendini ifade etmek istiyorsun. “Niye yok?” dedim ve araştırdım. Yok! Yok! En sonunda özeleştiri yaptım ve kendim yapayım dedim.

İlk sinemaya başlamam böyle oldu. Dürtülerim, belgelemekti.  94’te üniversiteyi bıraktım ve İstanbul’a geldim. Mezopotamya Kültür Merkezi’nde sinema bölümünü kurdum. Kurdum diyorum ama hiçbir şey yoktu. Bir kurs organize ettik ve kendimizi de eğittik. O dönemde Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerini görüntülemeye başladık. Dediğim gibi korkunç bir dönemdi. Gazeteciler, siviller öldürülüyor. Yargısız infazlar, kayıplar var. Onlarla ilgili belgesel yapmaya başladım.

O sırada işte Türkiye’de yaşayan erkeklerin baş belası askerlik sorunu gündeme geldi ve ben de rahat okuyabileceğim bir üniversite seçmek istedim. O sırada Mimar Sinan Sinema ve TV bölümünü seçtim. Zaten ilgili olduğum bir bölümdü. Gerçekten de öyle oldu ve rahat okudum. Hatta daha sonra askere gitmemek için yüksek lisans da yapmaya kalktım. Bir yıl da eğitmen olarak çalıştım. Sonra askerlik sorununu çözünce de üniversiteden ayrıldım. İstifa ettim. Yani temel dürtü buydu ve sonra sinemayı da çok sevdim tabii. Konu olarak oynatmaktan öte biçim olarak da hakkını vermeye çalıştım. Sonra kısa metrajlar, uzun metraj ve belgeseller… O günden beri de devam ediyoruz.

Jiyan and Director Photo by Ubeyt

Lisans eğitiminizin tamamını Marmara Üniversitesi Sinema Televizyon bölümünde tamamladınız. Deneyimlerinizden yola çıkarak Türkiye’deki sinema eğitimine dair neler söyleyebilirsiniz?

Üniversitede olduğum süre boyunca da üretimde bulunuyordum. Bizim zamanımızda bu bölümlere yetenek sınavıyla öğrenci alınıyordu. Bu nedenle de öğrenci kalitesi iyiydi. Sonra saçma bir nedenle merkezi sistemle öğrenci almaya başladılar ve bence bu durum sinema okullarının sonu oldu. Ondan sonra gelen kuşağın suçu ise merkezi sistemle yerleştirildikleri okullarda kısıtlı durumla yetinmek zorunda kalmış olmalarıydı. Bu arada ben iki yıl boyunca asistan olarak derslere girdim. Oradaki dürtü de aslında aralarından bir iki kişi görüp başka şeylerin de mümkün olduğunu onlara gösterebilmekti.

Mesela sinema okullarıyla ilgili çok ciddi eleştirilerim var. Biz, dilediğimiz eğitimi üniversite kurumlarında yapamayacağımızı anlayınca bağımsız kültür merkezlerinde ücretsiz sinema dersleri vererek devam ettirdik. Örneğin Mezopotamya Kültür Merkezi’nden çok sinemacı yetişti. Özcan Alper’den Kazım Öz’e ve Seray Genç gibi isimlere kadar hem yazan hem çizen ve hem çeken isimler vardı. Daha sonra Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde benzeri bir eğitim yaptık. Aynı zamanda Marmara Güzel Sanatlar’dan da arkadaşım olan, Press‘i (2010) çeken Sedat Yılmaz’la da Beksav’da yine benzeri bir eğitimle birçok kişi yetiştirdik. Bunlar kalıcı olmadı belki ama devlette ya da üniversitelerde olmayan temel sorun şudur: Birincisi, kesinlikle öğrenciler yetenek sınavıyla alınmalı; ikincisi, 17 yaşında bir çocuğun sinema yapma isteği olabilir ama bu, erken bir yaş. Yani o yaşta bir insan sinema tekniği öğrense ne olacak? Sinema tekniği zaten altı yedi ayda öğrenilecek bir şey. Mesela benim girdiğim dönemde sınıfta en az on kişinin ikinci diploması vardı. Yani ne yapmak istediğine artık karar vermiş. İktisat, doktorluk ya da her neyse belli ki onu istememiş ya da askerliğini de yapmış ve her şeyi bırakıp sinema okumaya karar vermiş.

İkincisi ise bizde akademilerin, yani Türkiye’deki üniversitelerin genel bir sorunu var. Bence akademiler, üniversiteler ilericiliği temsil etmiyor, gericiliği temsil ediyor. Yani burada kastım, içerisindeki öğretim görevlileri ya da öğrenciler değil. Yapının kendisi özgürlüğün önünü tıkayıcı farklı bir görev görüyor. Yani idari kadro tamamen buna odaklanmış durumda. Sadece onaylanmış müfredatın tekrar edilmesinden öteye gitmiyor. Sanat eğitiminde de bu ölüm demek. Diğer bölümlerde belki bir yere kadar işleyebilir ama sanatta yok olma emri gibi bir şey. Mesela, o dönem bölüm başkanı Selahattin Yıldız’dı ve sağ olsun bana nisbi bir özgürlük vermişti. Onun dersine giriyordum. Girdiğim zaman çocuklara devam zorunluluğunuz yok derdim. Hepiniz geçtiniz ve notunuz da en az 50 diye belirtirdim. Şimdi derse isteyen kalsın derdim, ilk olarak bu baskıyı atmak lazım çünkü derste öğrenci tutmak için devam zorunluluğu ya da notla korkutuyorsanız zaten sizin hiçbir ilginçliğiniz yok demektir. O ilgi olursa eğer ders ilginç bir yere gelebilir. İkincisi ise bizim eğitim sistemimiz hata yapmama üzerine kurulu. Hata yapan sınıfta kalıyor. Ben ise hep “Hata yapmazsanız öğrenemezsiniz.” diyordum çünkü sanat eğitimi böyle bir şeydir. Usta-çırak ilişkisidir bir bakıma. Çırak neden oradadır? Yontulacak bir şey varsa yapar, terziyse eğer diker ve söker ama o hata yapma şansını kullanır. Bizse yok öyle olmaz, böyle olmaz, bunun birebir kopyası olacak falan derken yaratıcılığı öldürüyoruz. Bu ikisinin olmaması temelde sorun.

Daha sonra da daha ciddi bir sorun çıktı. Türkiye’de öğretim, ve bence sağlık da öyle, çaktırmadan gizlice özelleştirildi. Yani yasal bir şekilde değil. Kapatıyoruz demeden özel üniversite ve hastanelerin açılmasına izin verdiler. Bu durum, iyi öğretim görevlilerin maaşları yüksek olmadığı için özel üniversitelere kaçmalarına sebep oluyor. Bu üst düzeyde o kadar büyük bir erozyona neden oldu ki devlet üniversitelerinin içi boşaldı. Çok az üniversitede idealist hocaların ısrarıyla bir kadro korunabildi ama bütün büyük entelektüel kesim özel üniversitelere gitti. Özel üniversitelerde de şöyle bir sorun var. Eğitimin şartı bence üç şeyin yan yana olması: Bir tanesi, ilgili öğrenci, ikincisi bilgili ve tecrübeli öğretim görevlisi, üçüncüsü de teknik olanaklar. Özel üniversitelerde bursluların çok az sayıda olmasından dolayı, iyi olanaklar ve iyi bir eğitim olsa bile iyi öğrenci yoktur. Bu da sınıfta eğitimin kalitesini düşürüyor. Yani bence bir üniversitenin iyi bir eğitim verebilmesi için tek kesin koşul, sınıftaki öğrencilerin yüzde ellisinin yüzde yüz burslu olmasıdır. Diğer ellisinin ise yüzde elli burslu olması gerekir. Onlara da hakaret ve çocuklara da yazık. Paralarıyla bir yere vardıklarını düşünüyorlar ama hiçbir şey değiller.

Bence Türkiye’deki aydın sınıfı, o dönemdeki entelektüel kesim çok da tartışmadan, çok da çaktırmadan çok korkunç bir şey yaptılar. Belki birtakım şartlar onları zorladı ama Türkiye’deki ekonomik yapıdan dolayı bir bir ayrılmak zorunda kaldılar. Şimdi duyuyorum ki iyi hocalar öğrencilerden şikayetçi. Neden şikayet ediyorlar ki zaten ellerini kollarını sallayarak gelmişler. Devlet üniversitelerinde hâlâ çok iyi öğrenciler var. Yani, mesela 68 kuşağının doğuş hikâyesini bilir misiniz bilmiyorum ama araştırın. O dönemde de birdenbire özel üniversiteler açılmaya çalışıldı. Devlet üniversitesinde okuyan öğrenciler ve öğretim görevlileri, protesto örgütlüyorlar ve bu diğer üniversitelere de yayılarak Ankara’ya bir yürüyüş düzenleniyor. Sıradan öğrenciler, hiçbir ideolojik geçmişi olmadan yürüyor ve o büyük yürüyüş sonucu üniversiteler kapanıyor ama o öğrenciler, 68 kuşağının aydınlanmış, bilinçlenmiş devrimcileri olarak geri dönüyor. Ben o yürüyüşleri yapan hocaların sessiz sedasız özel üniversitelere hoca olarak gittiğini biliyorum ve bunu kimse hatırlamıyor, kimse söylemiyor.

Yani, Türkiye böyle bir ortam. Türkiye’de idealizm öldü. Öldü diyenler fark etmeden kendileri öldürdü aslında. Bir şekilde geçinebiliyorsun. Eğer halkımızın yüzde yetmişinden daha fazlası fakirlik sınırının altında yaşıyorsa az para almaktan gocunmamak lazım. Yani, tek ve bireysel bir kurtuluş yok. Bunlar, Türkiye’de sinema eğitiminin genel durumuna karşılık söyleyebileceğim şeyler.

Ticari sinemadan da bu tavrınız nedeniyle uzak durduğunuzu söyleyebilir miyiz? Siz de çok rahat bir şekilde bir televizyon kanalına film çekebilir, doğuda feodal yapıda bir dizi ortaya koyabilirsiniz. Bu, aynı düşüncenin sinemaya uyarlanması gibi bir durum aslında.

Ben para kazanmak için başka mesleklerle de uğraşıyordum. Zaten temel dürtüm para kazanmak olsa sinemaya girmez ve o mesleklerde devam ederdim. Benim sinemaya girmemin nedeni, kendimi ifade etmek istemem. O yüzden de kendimi ifade ettiğime inanmadığım için ne reklam, ne ticaret sineması ne de dizi sektöründe yer aldım. Dediğin gibi o bir tercih.  Filmimiz iyi iş yaptığında biz de yeni filmler için gereken bütçeye sahip olabiliriz ama dediğim gibi o ikileme girdiğin an, kendine böylesine suni engeller çıkardığın an, yaşamda kurduğun hayat felsefenden ödünler veriyorsun.

Bana sorarlar, “Sen böyle düşünüyorsun ama nasıl yaşıyorsun?” diye. Dizi yönetmenlerinin hepsinin gerici olduğuna inanmıyorum. Eminim onlar da benim, senin gibi düşünen arkadaşlar olabilir ve oturup kalktığımızda keyifli şeyler paylaşabiliriz ama o dizileri yapıyorlar. Sen böyle düşünüyorsun, o seni tüketiyor. Senin yüzünden başkalarının erozyonuna yol açıyor. Orada ahlaki bir soru var. Hepimiz sorumluyuz ve hiçbir şey öyle durup dururken olmuyor. Yani, kötü niyetli, art niyetli, eksiklerimizden ve zaaflarımızdan faydalanılmaya çalışılıyor ama büyük bir sorun var.

Kısa filmleriniz, belgeselleriniz ve uzun metrajlarınız var. Yönetirken en çok keyif aldığınız tür nedir?

Bir sinemacı için uzun metraj, kısa metraj ve belgesel gibi bir ayrım yol öncelikle. Sinemayı sanat olarak gören kişi için geçerli bu. Bir hikâye var ve hikâye size nasıl olması gerektiğini gösteriyor zaten. Bu hikâye kısaysa eğer zaten bundan uzun çıkmaz ama bunu anlatmak istiyorsanız kısa yapıyorsunuz ya da bir hikâye var ve bu kurmaca olmaz, belgesel olmalı. Bilgi kısmı da önemli olduğu için zorluyor kendini ve o belgesel oluyor. Bazı hikâyelerde uzun ve farklı öğeler kullanmak istiyorsunuz, uzun metraj oluyor. Yani ben bunların arasında hangisi daha zevkliden çok, belki üretim süreçleri açısından hangi aşama daha keyifli onu söyleyeyim. Çekim aşaması. En zorlu şey önce yazmak ve sonrasında para bulmak aşaması. O çok uzun sürüyor. Yani hiç keyifli bir aşama değil ama en keyifli aşama en korkunç ve olası zorluklara rağmen çekim aşaması çünkü başlıyor ve bitiyor. O büyüleyici bir süreç. O anda aldığınız kararlar eğer senaryonuz da iyiyse iyi bir başyapıt olmasına ya da değilse ortalama vasat bir iş olmasına sebep oluyor. Bu da beni çok heyecanlandırıyor.

Yeni sinema hareketi platformu tarafından düzenlenen ve sinemanın bağımsız örneklerine yer veren etkinlikleri desteklediğinizi biliyoruz. Bu bağlamda şu sıralar gündeminizde olan projeler var mı?

Yeni sinema hareketi kurucularından birisiyim. Neredeyse dört ya da beş yıl önce kendini yalnız hisseden, sisteme karşı yapmak istediklerini yapamayan, olası kararsızlıklara mazur kaldığında yalnız kalmak istemeyen birkaç arkadaşla birlikte başladık. Rahmetli Seyfi Teoman vardı. Yamaç Okur, Serkan Acar ve Özcan Alper’le başladık. Dört beş yıldır daha çok sinemanın etik tarafıyla ilgili aramızda tartışmalarda bulunduk. Aslında niyetimiz tanınmak, bilinmek falan da değildi. Mümkün olsa yeni sinema hareketi olarak da çıkmazdık. O oturuş kalkış bize yetiyordu ama daha sonra söylentiler de çıktı ve dağıldık. Sonra zamanla birazcık büyüdük de.

Arkadaşlarımız bazı şeyler yapmak istedi. Bunlardan bir tanesi de alternatif bir dağılım şeklinin mümkün olduğuna dairdi. Çünkü şu anda bizim temel sorunumuz ticari sinema dışında her şeyin vahşice yok edildiği ve hayat şansı verilmediği bir dönemde olmamız. Yoksa derdimiz bir milyon, iki milyon insanın gelmesi değil. Bizim Türkiye genelinde yüz bin seyircimiz varsa, o yüz bin seyirciye sinemadayken ulaşmak istiyoruz. Şimdiyse en iyi film yirmi binlerde kalıyor ya da üç binle yirmi bin arası oluyor. Çünkü sinema yok. Sinemalar yeterince tutmuyor. İletişim ağı yeterince sağlanmıyor.

Bunun için belediyeleri kültürel faaliyetlere de katkıda bulunabileceklerine ikna etmek için fedakârlıkta bulunarak bir iş yapmak istedik. Birkaç tane çok iyi örnek oldu. Beşiktaş Belediyesi Levent Kültür Merkezi’nde bizim filmlerimizi bir hafta boyunca gösterdiler. Oradaki seyirciye ücretsiz gösterildi ama belediyenin kültürel faaliyet yapabilmesi için belli bir bütçesi var ve o bütçe de bizim minimum bilet fiyatımıza denk geliyor. O bütçeyi de bize ayırıyor ve böylece iki taraf da minimumlarda olsa bile düzgün bir ortamda, düzgün sanat filmlerinin tüketilmesine ya da seyirciye ulaşmasına yardımcı oluyor. İki taraf da çok memnun kaldı ama bizim belediyelerimizin öncelikleri bu tür kültürel faaliyetleri kopyalamak ve aynısını yapmak olmadığı için ne yazık ki o örnekler hâlâ ufak düzeyde kaldı.

Biz istedik ki bir model olarak bu mümkün olsun ve sonradan birileri dağıtımı sağlayıp bundan para da kazansın ama o çok mümkün olmadı çünkü belediyelere asli görevlerini hatırlatacak bir seçmen profilimiz yok. Belli ki hep başka asli görevlerini hatırlıyorlar. Bizim gücümüz her şeye yetmiyor. Zaten film yapıyoruz zorla. Başka Sinema’yı destekliyoruz elimizden geldiğince. Televizyonlar çok uzakta duruyor ama bu işin bir parçası olmaları lazım. Sinema yasamız henüz çıkmadı. Ufacık bir gömleğe sığınmaya çalışan sinemacılarız. Bu bakımdan kat edilecek çok yol var.
2.Old Dengbej, Mendo, Ruhat Photo by Ubeyt

Ödül sayısı da çok olan Marlon ve Brando (2008) filminiz var. Sizce bu filmi özel kılan nedir?

Bilmiyorum bunu seyirciye sormalı aslında. Karar verecek olan sizsiniz. Samimiyet belki. Her filmin kendi hikâyesi var. Ben filmlerimi ödül alma sayısına göre değerlendirmiyorum. Bu tabii ödülleri aldığımda mutlu olmadığım anlamına gelmiyor. Almayınca da çok üzülmüyorum. Benim derdim, filme gelen, filmlerimi seyreden insanların, sinemadan çıktıktan sonra pişman olmaması. O filmi seyrettiği için memnunsa seyirci, bu beni memnun ediyor. Çünkü diğeri çok sübjektif. Yani, bugün o ödülleri aldım diye ben iyi bir sinemacı olmuyorum. Yeni filmi almadı diye de kötü bir sinemacı olmuyorum. Önemli olan kalıcı, hoş, düzgün ve özgün filmler yapmak. Herhâlde bir sinema filminin unutulmaması ya da bu tür ödüllerle karşılaşması, halk tarafından sevilmesi için iki tane önemli şey var: Birincisi özgünlük, ikincisi de samimiyet. Samimi olmadığına inanırsa seyirci, ağzınla kuş tutsan da hiçbir işe yaramaz. Yani, inanmıyor hikâyeye.

Yakın tarihli güzel bir haberin duyumunu aldık. Sesime Gel (2014) adlı filminiz, Milano Film Festivali’nde seyirci ödülünü aldı. Öncelikle tebrik ederiz. Peki, filminizin böyle bir ödül alması nasıl bir duygu ve yönetmen olarak bu durumun gelecekteki filmlerinize maddi olarak bir katkısı oluyor mu?

Sinemaya başlarken birileri “Ne tür bir ödül almak istersin?” deseydi hep hayalimden geçen seyirci ödülüydü. Çünkü festivalin seyircisi zaten sinemaya yalnızca eğlenmek için gitmeyen, sinemayı seven, sanatı seven insanlar. Onlar tarafından ödüllendirilmek jüri tarafından ödüllendirilmekten daha değerli benim için. Jüri ödülü de değerli tabii ama jüri dediğim gibi bir gün bir filmi, diğer gün bambaşka bir filmi sever. Ama seyircinin o dönemde yaşadığı sosyal olaylara, birikimine, hayata bakışına bakınca insanı çok gururlandırıyor.

Ben Sesime Gel ile bu ödülü alacağımı düşünmemiştim hiç. Hem İstanbul Film Festivali’nden aldık en iyi seyirci ödülünü hem de Milano’dan. Gerçekten başka bir şeye ihtiyacım yok bunlardan sonra. Ödüllerin maddi ya da olanaksal olarak bir şey ifade edip etmediğine gelince bu sinema festivallerinin prestijiyle alakalı. Hem İstanbul Festivali’nden hem Milano Film Festivali’nden ödül almak, bana destek olan ortak yapımcılar için ya da bu filme inanıp para yatıran fonlar için oldukça sevindirici bir haber. Yani bu, benim bir sonraki filmimin daha kolay ortak bulmasını, daha kolay fon bulmasını sağlıyor. Çünkü “En son, Hüseyin ne yaptı?” denildiğinde “Yirmi festivale gitti!”, “Seyirci ödülü aldı.” deniliyorsa verdiğimiz paranın karşılığını almışız demektir. Çünkü yurt dışındaki festivallerde sistem sağlıklı işliyor. Adam 200 bin Euro veriyorsa onu geri alma şansı da var. Sinema gösterimleri, televizyon gösterimleri var. O bazda kıstaslar, bu tür festivallerin seçkisine girebilmek ya da ödül almak. O anda tabii ki çok büyük etkisi oluyor.

Türkiye’de durum ne dersek facia. Bunun Türkiye’de sadece sizi sevindirmek dışında hiçbir etkisi olmuyor. Türkiye’de temel sorun- İstanbul Film Festivali’ni bunun biraz dışında tutabiliriz- festivallerin, filmcilerin ilgisini çekmesinin tek nedeni verdikleri büyük para ödülleridir. Bu para ödülleri, sinemamızı aşağılayan para ödülleri bence. Sebebine gelince bunlar sinemaya direkt dönmeyen paralar. Mesela, şöyle bir şekilde para ödülü verilse sisteme daha çok faydası olabilir. Örneğin, birinci olan film, Antalya Altın Portakal’da ve ATV’de yayınlanacak ve bunun karşılığı 100 bin TL ya da 200 bin. İkinci ve üçüncü film de yayınlanacak ve bir 100, 150 bin daha alacak. Böyle olduğunda birincisi Altın Portakal gibi prestijli bir festivalin seçtiği filmler sinemadan sonra Türkiye seyircisine ulaşmış olacak. İkincisi bu tür filmlerin yalnızca bir, iki ve üç değil de, televizyon kanallarına satışına vesile olacak. Çünkü böyle bir pazar yaratılacak.

Dediğim gibi festivalde jüri en iyiyi seçmez, kendi beğenisini seçer. Bu da birincinin işine yarıyor ve büyük bir para ödülü kazanıyor. Diğerleri hüsran. Bu, eğer dünyayı incelerseniz, hiçbir yerinde ulusal yarışmalarda böyle büyük para ödülleri yoktur. Sadece Türkiye’de var. Bu, beraberinde kavgayı getiriyor, dedikoduyu getiriyor, sistemsizliği getiriyor ya da o belediye hangi parti tarafından o sene seçilmişse orada propagandayı getiriyor. Yani sinemadan başka her şey konuşulmaya başlanıyor.

İstanbul Film Festivali biraz daha farklı çünkü onun para ödülleri abartılı değil ve bir vakıf tarafından yönetiliyor. İstanbul Belediyesi değişse bile onun tavrı değişmemeye çalışıyor. Bunun için mücadele veriyor ve sinemaya geri döndürmeye çalışıyor. Mesela uzun bir süre Efes Pilsen’in bir sonraki filmine yapım desteği parası verdi. Koşulu, üretime aktarılması. Bizim kafa yorup bu tür şeyler bulmamız lazım. İlla televizyon ödülü olmasa da dağıtım ödülü olur mesela. Şimdi ben filme 100 bin lira reklam parası harcamıyorum ama bu paraları harcasam onun karşılığında seyirciyle daha rahat buluşma imkânım olabilir. Temel sorun bu ve bu yüzden de Türkiye’de alınan ödüllerin hiçbir manası yok. Eğer jüri tarafından ödüllendirilmek hoşunuza gidiyorsa bir o var. Bir de hangi festival olursa olsun bence seyirci ödülleri çok anlamlı ve her yönetmenin almak isteyeceği ödüllerdir.

Festivallerden bu kadar bahsetmişken Antalya Film Festivali’nden siz de filminizi çektiniz. Bu noktada olan bitenleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aslında biraz önceki konuşmamız bu sorunun cevabının girişi oldu. Şimdi dikkat ederseniz her sene Adana ya da Antalya’da alınan kararları, filmleri,  filmlerin genel seviyesini, ödülleri tartışıyoruz. Ankara Film Festivali’ni hiç tartışmıyoruz. Malatya’yı, İstanbul’u tartışmıyoruz. Neden? Çünkü o kadar büyük para ödülleri yok. Hatta umurumuzda bile değil ve saygıyla karşılıyoruz alınan kararları. Burada bir kavga var, bir rant var ve onun kirlettiği de sinema. Sinema kirleniyor.

Yani, benim filmim Adana’da sudan sebeplerle, yalan dolanla ön jürinin önüne getirilmedi. Bununla ilgili bir basın açıklaması da yaptım. Antalya’da da ön jüri tarafından beğenilmediği için alınmadı. Bence iki kararın arkasında da, ispatlayamayacağım ama kendi inancım olan bir ayrımcılık söz konusuydu. Öncelikler farklı ve ona göre bir festival organize ediyorlar. Belki o festivalin finansörlerinin bizim duyamadığımız kapalı kapılar ardında istekleri doğrultusunda oluyor bunlar. Bu da normal. Siz bir yere bu kadar bağlı olursanız onların da böyle karar vermesi normal. Can acıtıcı çünkü siz orayı nispeten demokratik ve uygun bir yer olarak görüyorsunuz ama şu anda sakin kafayla düşününce normal karşılıyorum. Oralar hak ve hukuk dağıtılan yerler değil. Bu anlamda da Antalya’daki son olaylar bence bu ilişkinin tekrar sorgulanması gerektiğini gösteriyor. Ortada bir sansür denemesi, kalkışması var. Bu açığa çıktıktan sonra festival komitesi sorumluluğunu yerine getirip ya buna sebep olan kişinin istifasını istemeliydi ve kayıtsız şartsız o filmin gösterilmesini sağlamalıydı ya da artık özgürlükten falan vazgeçip “Bize dayatılan bu!” deyip ne olduğunu deşifre etmeliydi. Şimdi ise tam tersi oldu. Sanki biz kendi kendimize sansür uygulamışız da zavallı kız (Reyan Tuvi) kendi kendini sansürlemiş ya da ortada bir suç, bir fiil var ama fiili yapan kişi ya da kurum yok. Kimse sahiplenmiyor. Herkes topu başka bir yere atıyor. Buna da dayanamayan sinemacılar özellikle çekilen filmlerin yönetmenleri dayanışma içine girmek adına filmlerini çekti ve ben de projemi çektim. Benim başka sebeplerim de vardı.

Ön jürinin kararından sonra projem seçildiğinde, film formunu düzenleyenlerin çoğu da saygı duyduğum değerli arkadaşlarımdı. Onlarla uzun süre konuştuktan sonra ikna olmuştum ama bu son olaylar beni de çekilmek durumunda bıraktı. Çünkü orada ön jüride, ana jüride, belgesel ve kısa film jürisinde olan arkadaşlarımız çekilmiş. Benim onlarla dayanışma içine girmem çok doğal. Onları ikna edemeyen bir festival yönetimi  beni ikna etse ne olur ama ben Sesime Gel‘in başından beri her türlü ayrımcılığa maruz kaldığını biliyorum. Kültür Bakanlığı’ndan da başlayan süreçte bunu yaşadım da. O yüzden bu ülkede her türden sansürün olduğunu biliyorum.

Sansür her zaman görünür değildir. Zaten görünür olunmaması için çalışılır. Eskiden diktatörlerin olduğu dönemde bunlar yasak dediğinde görünürdü. Bu kelimeleri kullanmayacaksın. Gücünü kullanıp cezasını veriyordu. Şimdi ise bu tür baskılarla oluyor. Mesela, o baskı altındaki yöneticileri düşünürsek festival komitesinde olmayı istemezdim açıkçası. Çok değerli insanlar ama yaptıklarıyla ya da orada olan bazı şeyler en az benim kadar onları da incitiyor bence. O anda bir karar vermek gerekiyor. Ya bunları deşifre edeceksin ya da istifa edeceksin ki bir daha bunlar denemesin. Bazı arkadaşlarımız bu yöntemi denedi bazıları ise mücadeleyi orada devam ettirmeyi seçti. İkisine de saygı duymak lazım ama bunun üzerine tartışmak zorundayız. Bence büyük sinema ödülleri, para ödülleri bu şekilde verilmeye devam ederse sinemamızı da aşağılamaya devam edecektir. Bakın söyleyeyim üç gün sonra da kararlarını eleştirmeye başlayacağız. Çünkü herkesi mutlu etmeleri mümkün değil.

Filmlerinizde Kürt sorunu, göç, sınır gibi siyasi ve toplumsal arka planı olan meselelere değinen bir yönetmensiniz. Kürt sineması da sıklıkla bu konular etrafında ürünler veriyor. Kürt sinemasının gidişatına baktığımızda, tarihsel gelişimi bakımından da değerlendirmeniz nasıl olur?

Bu tabir henüz benim çok onaylamadığım bir tabir. Sebebi de şu, ben her yerde Kürt sinemacı olduğumu söylüyorum. Bunun sebebi de ülkede Kürt olmak uzun yıllar boyunca bir ayrımcılık sebebiydi ya da birbirimizi aşağılamak için kullandığımız bir kelimeydi. “Kürt müsün oğlum? Anlamıyor musun?” denirdi ya da “kıro” hala kullanılır. Bu bariz olarak tepeden bakmanın ve milliyetçiliğin maruz kaldığı bir kimlik sorunuydu. Bu yüzden ben Kürt sinemacı olduğumu, Kürt kökenli olduğumu söylerim. Bunda da sebebim benim gibi zor koşullarda yetişmiş insanların sinemaya empati kurmasını sağlamak. Bir gün Kürtler bu ülkede ayrımcılıktan kurtulurlarsa, haklarını bu ülkede yaşayan diğer insanlar gibi alırlarsa Kürt demeyi bırakacağım. Ben Türkiye’de yaşayan Kürt kökenli bir yönetmenim ve Türkiye sineması yapıyorum.

Bu anlamda kendi bakış açım bu ama Kürt sineması tartışmalarına gelince de şöyle düşünmekte fayda var: Kürtler çok dolu, çok doldu. Anlatacak çok şeyleri var. Çünkü onlar kendi hikâyelerini televizyonda, dizilerde, filmlerde, haberlerde göremiyorlar. Sinema bu anlamda bir ışık, ufak bir kapı açtı. Oradan yükleniyorlar ve bu belki onların konusunun sanki devamlı aynı şeyler olduğunu gösteriyor olabilir ama açıkçası Kürt sorununu anlatan kaç film yapıldı son on yılda desen 15-20’yi geçmez ve bu, çok büyük bir sayı değil. Yüzlerce olmalı çünkü çok korkunç şeyler yaşandı. Belki o filmler birazcık da anlatıldıktan sonra, Kürtlere yönelik ayrımcılık da temel çelişki olmaktan çıktıktan sonra Kürtler günlük yaşamlarını da anlatmaya başlayacaklar.

Cihangir’de yaşayan bir sinemacı Cihangir’deki sıkıntısını anlatıyorsa bu onun toplumsal gerçekliğiyle alakalıdır. Diyarbakır’da ise ne yazık ki uçaklar habire kalkıyor, dağı bombalıyor. Bir milyon göçmen geliyor ve ülke birbirine giriyor. Ya babası cezaevinde ya da amcasını öldürmüşler. O çocuğa neden bunlardan bahsediyorsun demek cehalet ve empati kuramamak olur. Tabii ki bunlardan bahsedeceğiz. Biz bunlardan bahsetmek için sinema yapıyoruz çünkü yaşadıklarımızdan bunlar. “Daha ilginç bir konu var, duygu sömürüsü dolu, trajik ve bu yüzden anlatın bunları.” demiyoruz biz. Bunu biz yaşıyoruz. Hatta yaşadıklarımızın binde biri bile değil yani. Süzgeçten geçmiş hâli. O yüzden Kürt sinemasına bu şekilde bakmak, empati duymak lazım. Bu, kaba bir sinemayı her koşulda destekleyelim demek de değildir. İyi olan örnekleri ayakta kalacaktır ve zaten bunu yapanlar da hızlıca öğrenecek ama şu bir gerçek ki Kürtlerin yaşadığı toplumsal gerçeklik, bunların düşüncelerini, eylemlerini belirliyor. Şu anda bize layık görülen yaşam biçimi hâlâ ne yazık ki bu.

Gezi’de korkunç protestolar oldu. Biz de katıldık burada olduğu için. Yani kaçınılmaz bir şekilde oradaydık. O süreçte 5-6 kişi hayatını yitirdi. Geçen haftaki olaylarda 30 kişi öldü. Kimsenin umurunda değil. Yani, empati düzeyinde Gezi’yi yaşayan bir kesim olarak bile bunu hissedemiyoruz. O zaman oradan öyle hikâyeler gelmeye devam edecek. Yapacak bir şey yok. Bizim önceliklerimiz şu anda farklı. Ben kişisel olarak hep bu eleştiriyi yaparım. Benim filmimi birisi sadece Kürtleri anlattığı için, Kürt sorununa değindiği için seyretmemeli. Bunun için de ekstradan anlatım dili, biçimi çok önemli benim için. İkisi birbirinden ayrılmaz parçalar. Bunun kanıtı da yurt dışında katıldığım onlarca festival ve aldığım ödüllerdir. Türkiye’de bundan dolayı ilgi görüyorum diyelim. Başka ülkede, dünyada başka yerde Kürt sorunu yok ki. Filistin’den de 10-20 tane film geliyor, Afrika’dan da, Asya’dan da, Güney Amerika’dan da. Orada sadece iyiler seçiliyor. O yüzden benim öyle bir kaygım yok ama özeleştirim var.

Farkında olmaya çalışıyorum ama Türkiye’de, batıda yaşayan arkadaşlarımızın Kürt filmlerine sadece bu yönde tespitte bulunmaları bence yeterince empati kuramamalarından kaynaklanıyor. Eğer böyle bir empati kursaydınız ya da kurabilseydik böyle işleri getirmezdik. Bu bir olgu çünkü. Yani, bir hata ya da bir eksiklik değil. Bana yıllarca belgesel yaparken “Sen aşk filmi çekmeyecek misin?” diye soruyorlardı. Gitmek’i çekmemin sebebi de o. Dedim ki, ben çekerim ama bizim yaşadığımız farklı bir aşk. Ya ben cezaevine girerim, ya o sınırın öbür tarafında kalır. Benim yaşadığım aşklar böyle. Sizin gibi başka ortamlarda değil yani. Ben de Issız Adam‘daki (2008) gibi aşık olmayı tercih ediyorum açıkçası ama bana layık görülen, biçilen sınırlar bu.

IMG_8665

Geçen hafta Şişli’de Yılmaz Güney haftası vardı ve siz konuşmacıydınız. Bir şekilde yaptığınıza bayrağı devralmak diyebiliriz. Yılmaz Güney’in Kürt sineması yapıyorum anlayışını bence siz şu dönemde devam ettiriyorsunuz. Bununla birlikte size muhalif sinemacı da diyebiliriz. Mesela, Hiçbir Karanlık Unutturamaz (2011) ya da F Tipi Film‘i (2012) çektiniz. Geziyle, Hrant Dink’in ölümüyle de ilgileniyorsunuz. Nasıl bir motivasyonunuz var? Bu filmler nasıl çıkıyor?

Ben kendimi sinemacı olarak nitelendirmiyorum. Ben, bu ülkede yaşayan, Kürt kökenli işçi sınıfından gelen, dört erkek kardeşi olan bir aileden geliyorum. Size o dönemde mahalledeki arkadaşlarımı anlatayım. İşçi sitesinde oturuyorduk ve arkadaşlarımın yarısı liseyi bitirebildi. Diğer yarısı üniversiteye girdi ve belki onların da yalnızca yüzde yirmi ya da otuzu bitirebildi. Kalan yarısı, orada, mahallede kalıp sporla ilgileniyorsa yırttı ve diğer kalan kısım ise mafyanın eline düştü. Ya uyuşturucu kullandı ya da geçinebilmek için hırsızlık yaptı çünkü orada onu görüyordu. Kimisi vuruldu ya da uyuşturucudan öldü. Şimdi orada yaşam çok sert. Ofisim Taksim civarında ve Gezi olayları gözümün önünde olduğu için belki ama daha önce de dediğim gibi benim gerçekliğim bu zaten.

Ben sinemacı doğmadım. Yaşadıklarımı sinema aracılığıyla anlatmaya çalışan birisiyim. Belki ilerde toplumsal koşullarımız değişip ben de feraha kavuşacağım. Kürt olduğum için ayrımcılığa uğramayacağım. Başka şeyler anlatmaya başlayacağım. O zaman da eminim devir de konular da değişecek ya da eskisi gibi içten filmler yapamayacağım. Ben hikâyelerim bittiğinde sinemayı bırakmak istiyorum çünkü sinemayı çok seviyorum. Seyretmek de çok hoşuma gidiyor. Yapmak çok zor zaten. Hikâyelerim bitince bırakacağım. O yüzden kendimi bu şekilde nitelendirince benim için çok böyle yabancı ya da uzak gelmiyor. Dediğim gibi üniversitedeki arkadaşlarımın birçoğu o dönemde cezaevinde çürüdüler. Birçoğu öldürüldü. Böyle bir kuşak ve ortamdan gelince zaten başka ne anlatacaksın? Ben şimdi kalkıp Boğaz’da yalıda geçen bir hikâye anlatsam herkes bana güler. İnsan en iyi bildiği şeyi, en rahat ve güzel anlatabilir. Biz de ne yazık ki bunları biliyoruz. Bunları yaşıyoruz.

Fil’m Hafızası olarak daha çok keşfedilmeyi hak eden ve gereken değeri görmediğini düşündüğümüz filmleri okuyucuya sunma gayesindeyiz. Sizin hatırınızda yer eden ve keşfedilmesi gerektiğini düşündüğünüz filmler var mıdır?

Eskiden öğrencilik yıllarında film toplardık çünkü o dönemde sinema pek yoktu. DVD falan da yoktu. VHS’den film seyrederdik ve sebebi de bir film üzerine fikir sahibi olabilmekti. Sonra DVD, internet çıktı ve her şey daha hızlı ulaşılabilir hâle geldi. Bundan sonra artık ulaşılamayacak bir şey de yok. O yüzden şu veya bu filmi mutlaka seyredin diyemeyeceğim bizim temel derdimiz orada duran filmi seyretmek için bir sebebimizin kalmaması oldu. Sebep-sonuç ilişkisini artık beceremiyoruz. O noktada da sizin gibi sitelerin ya da bazı dergilerin çok önemli olduğunu düşünüyorum çünkü ben bile biraz okurken, sinema yazarı doğru düzgün alıntıyı da yapmışsa merak edip o filmi izliyorum ya da tekrar izliyorum.

Bizim eğitim sistemimiz artı medya, soru ile cevap arasındaki ilişkiyi bozdu. Bilgi, soru varsa anlamlıdır. Sorun yoksa hiçbir şey ifade etmez ve orada öyle durur, boşu boşuna kafanı doldurur. Bizim boşu boşuna kafamızı doldurdular. Bize soru sormayı öğretmediler. Soru soran birisi bilgiye ve cevaba ulaşabilir. Bu cevap çeşitli olabilir. Şimdi gençlere bu eğitim sisteminde genel bir soru sorulduğunda gençler, “Şıklarım, seçeneklerim ne?” diye soruyor. Çünkü onlara böyle bir sistem dayatılmış. Onlar arasından bir tanesini seçiyorlar. Eskiden bazı hocalarımız vardı. Soruların doğru olup olmadığına göre not vermezdi. Senin o soruya yaklaşımına ve getirdiğin çözüme not verirdi. Şimdi olan ise üç yanlış bir doğruyu götürüyor.

O anlamda her dönem tekrar tekrar izlemek istediğim filmler değişiyor. Yılmaz Güney filmlerini biz yeterince sanatsal açıdan izleyemedik. Onları zaman zaman izler ve her defasında da mutlu olurum. 80’den önceki komediler bile bizim şu andaki sosyal gerçeklik içeren filmlerimizden daha gerçekçi. Biz bir şeyleri gerçekten yitirdik. İtalyan yeni gerçekçilik hala ilgimi çeker. Fransız yeni dalgası bence sinemada var olan her biçimi denemiş bir dönem. Şimdi bir filmi yeni bir biçim örneği olarak değerlendirebiliyoruz ama alakası yok. 60 ve 70’lerde bu tür filmlerin âlâsını yapmışlar. O yüzden esinlenmek için devamlı seyrettiğim dönemlerden birisidir bu dönem.

Bir de öğrenciyken çok anlam veremediğim klasik dönem ilgimi çekiyor. Hitchcock gibi. Benim çok önemsediğim yönetmenler vardı fakat o zaman hiç anlamazdım. Şimdi anlamaya başlıyorsun. Bir sahne yaratmak için o sahnenin en basit temel öğelerini nasıl yerleştireceğini görüyorsun. Bir de sinema, yüzyıl sonlarına doğru ilk kez demokratikleşti. Önceleri sadece belli seçkin kesimin yapabildiği bir sanattı çünkü çok pahalıydı. Şimdi ise bir video kamerayla bile istediğimizi yapabiliyoruz. O yüzden de hiç tahmin etmediğiniz festivallerde hiç beklemediğiniz acayip filmlerle karşılaşıyorsunuz. Bu da beni çok heyecanlandırıyor. Şu dönemde Latin Amerika sinemasını şiddetle tavsiye ederim. Ne bulursanız izleyin. Latin Amerika hayatı yaşadıkları itibariyle bizim yaşadıklarımıza çok benziyor. Bizden bir iki adım öndeler siyaset anlamında. Bu, bize de umut veriyor. Umutsuzluğa kapılmak için bir neden yok. Latin Amerika sineması çok iyi gelebilir. Bu arada Latin Amerika’da iki festivale de seçildik. Böylelikle oraya gitme şansımız da olacak. Karşılıklı etkileşim olacağına da çok eminim. Esinlendiğimiz şeyler benzer olunca, yerel kültür ve işçi sınıfı kültürünün varlığı da yakın hissetmemizi sağlıyor. Biz de Mezopotamya kültürü gibi bir kültürün ortasında yaşıyoruz. Bu da sanat yapmak adına bir zenginliktir.

Ebru Çavuşoğlu

Ebru Çavuşoğlu

8 Eylül 1983 yılında Amasya'da doğdu. İngiliz Dili Eğitimi okuyarak başladığı yükseköğrenim hayatında film üzerine çalışmalar yapabilmek öncelikli gayesi oldu. Bu nedenle eğitimini aldığı dili filmle birleştirebileceği bir alan olan Altyazı ve Dublaj çevirisinde yüksek lisans öğrenimini tamamladı. IKSV'nin düzenlediği çeşitli festivallerde ve çeşitli televizyon kanallarında çevirmen olarak görev yaptı ve halen de yapmakta. Filmlerin derinliğine yürekten inanarak her daim filmlere kafa yormaktan keyif aldı. Yaşam boyu öğrenen, öğreten ve seyyah olarak gezinen bir kişilik kendisi. Şu anda ise bir yükseköğretim kurumunda genç nesillere İngilizce dilini sevdirmekle meşgul ve mümkün olan her fırsatta filmi de tabii.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz
Önceki yazı

Bond 'Spectre' ile Geri Dönüyor!

Sonraki yazı

Sarmaşık Filmi Sundance Film Festivali’nde!