Eleştiri - İzlenimSinema Yazıları

30. Ankara Uluslararası Film Festivali: Cronofobıa (2018)

30. Ankara Uluslararası Film Festivali’nin programını incelerken, kısaca bahsedilen konusu ile beni kendisine çeken bir film oldu ‘’Cronofobia’’. İsviçre’nin İtalyan kısmında doğan yönetmen Francesco Rizzi’nin ilk sinema filminin festival programında yazan kısa ama etkileyici konusu şöyleydi;

‘’Film, sürekli hareket halinde ve kendinden kaçmakta olan bir adamla genç ve asi bir kadının; iki farklı yalnızlık çeşidinin bir psikolojik dramada karşı karşıya gelmesini anlatıyor.’’

Gizemli ve karanlık bir atmosferde başlayan filmin henüz başında, sürekli hareket eden adamla, genç ve asi kadın karakteri, tam da filmin konusunda anlatıldığı şekliyle görüyoruz. Yönetmen izleyiciye, kendisini iki kişinin yalnızlığının hikayesinin tam ortasında bulacağını hemen hissettiriyor ve geriye adım adım bu iki yalnız karakterin hikayesini izlemek kalıyor.

‘’Cronofobia’’da Vinicio Marchioni’nin canlandırdığı Michael Suter, profesyonel iş dünyasına hizmet veren bir nevi gizli denetçidir. Kendisine verilen görevler doğrultusunda, kimliğini değiştirerek işletmelere gidip çalışanları belli testlerle denetlemekte ve şirketine raporlamaktadır. Tabii ki bu denetimlerin bazı etkileri olmakta ve çalışanların işten atılması gibi durumlarla sonuçlanabilmektedir. Film boyunca anlıyoruz ki; Michael bu işi iyi bir şekilde yapmak için tüm özelliklere sahiptir. Yalnızdır, yalnızlığı onu iyi bir gözlemci yapmıştır. Hayatı boyunca hiçlik ve anlamsızlık duygusu ile yaşamış ve kendinden kaçmıştır. Bu kaçış onun başka kimliklere girmesini kolaylaştırıp işini soğukkanlılıkla yapmasını sağlamıştır. Sabine Timoteo’nin hayat verdiği filmin diğer ana karakteri Anna ise yaşadığı kaybın ardından psikolojik olarak zor günler geçirip yalnızlığı tercih etmiş ve geceleri de uyuyamamaktadır. İşte bu ikilinin hikayeleri Michael’ın Anna’yı evinin önünde gözetlemesi ve Anna’nın sürpriz bir olayın sonucunda aniden Michael’ın hayatına girmesi ile kesişir.

Yalnızlık Hikayeleri Mutlu Sonla Biter Mi?

Filmde Michael’ı izlerken küçüklüğünden itibaren varoluş anlamını bulamamış, dünyayla, zamanla ve insanlarla herhangi bir bağ kuramamış, yaşadığı hayata oldukça yabancılaşan ve bir evde yaşamak yerine minibüste ya da sürekli hareket halinde bir hayat süren bir karakter görüyoruz. Michael karakteri izleyiciye, yalnızlığın kapsamının sadece tek başına kalmakla sınırlı olmadığını, insanın kendisini yaşadığı dünyaya ait hissetmemesi sonucu da olabileceğini gösteriyor. Michael’ın Anna’nın ‘’Neden bir evde yaşamıyorsun?’’ sorusuna verdiği şu cevap da onun bu durumu ne kadar içselleştirdiğini gösteriyor: ‘’Bir yabancı gibi yaşamayı seviyorum’’.

Filmin diğer ana karakteri Anna ise Michael’dan farklı olarak yaşadığı büyük kaybın sonrasında yalnızlığı tercih ediyor. Acısını kendi içinde, diğer insanlardan uzakta yaşamaya çalışırken onun da giderek dünyadan ve zamandan koptuğunu, yabancılaştığını görebiliyoruz. Evinin dışında hayat akıp giderken, Anna evinin içinde, anılarından ve eşyalardan başka bir zaman ve dünya yaratmış, yaşadığı büyük acıyla ancak bu şekilde baş edebiliyor. Anna’nın evinin dışındaki demir parmaklıklı kapı da bir bakıma onun kendi çevresine ördüğü duvarı gösteriyor, çünkü Anna o kapıdan kimsenin girmesine izin vermiyor.

İzleyici, yönetmen Francesco Rizzi’nin gözünden bu iki yalnız karakterin hikayelerini izlerken, önce Anna’yı Michael’ın minibüsüne girerken görüyor, daha sonra da Michael’ı Anna’nın evinin demir parmaklıklarından atlarken görüyor. Burada artık anlıyoruz ki; bu iki yalnız karakterin çevrelerine ördükleri korunaklı duvarlar aşılmış ve alışık olmadıkları, bambaşka bir hikayenin kapıları açılmıştır.

‘’Cronofobia’’da yönetmen Francesco Rizzi’nin çok iyi bir gözlemci olduğunu görebiliyoruz. Günümüz Batı Avrupa’sının, modernite ile beraber bireyselleşmenin giderek yalnızlığa evrildiği atmosferini filme çok iyi aktarıyor yönetmen. Bunu hem filmin ana karakterleri Michael ve Anna’da hem de film boyunca karşımıza çıkan diğer karakterlerde görebiliyoruz. Rizzi, gözlemlerinin sonucunu ve bakış açısını filme etkili bir şekilde aktarırken, kullandığı sembollerle de izleyiciye vermek istediği mesajları net bir şekilde vermeyi başarmış. İlk filminde seçtiği konu, yarattığı karanlık ama gerçekçi atmosfer ve sürükleyici anlatımıyla şimdiden takip edilecek yönetmenler listesine aldığım Francesco Rizzi’nin gelecek filmlerini de şimdiden çok merak ettiğimi söyleyebilirim.

Mustafa Özyurt
Çocukken Rambo ve Bruce Lee kasetleriyle tanıştığı filmlerden hiç kopmadı. Ankara’da geçen üniversite yıllarında Kızılırmak Sineması ile bağımsız filmler ve Avrupa filmleriyle tanıştı. Nordik sinemasının hayranı ve Lars Von Trier, Aki Kaurismaki ve Nuri Bilge Ceylan filmlerinin sıkı bir takipçisidir. O filmi aramaya devam ediyor.

Yorum yaz