Fil'm Hafızası
  • ANASAYFA
  • HAKKIMIZDA
    • BİZ KİMİZ?
    • EKİBİMİZ
    • GÖNÜLLÜLÜK İLANLARI
  • FİLM ÖNERİLERİ
    • Aksiyon – Macera
    • Animasyon
    • Belgesel
    • Bilim Kurgu – Fantastik
    • Biyografi – Tarih
    • Drama
    • Erotik
    • Komedi
    • Korku – Gerilim
    • LGBTİ
    • Müzik – Müzikal
    • Romantik
    • Savaş
    • Suç – Gizem
    • Western
    Father Mother Sister Brother (2025)
    Komedi

    Father Mother Sister Brother (2025)

    Tülay Işık Kalafat
    2 hafta önce
    Mr. Nobody Against Putin (2025)
    Film Önerileri

    Mr. Nobody Against Putin (2025)

    Tuba Büdüş
    3 hafta önce
    Love Is Strange (2014) 
    Film Önerileri

    Love Is Strange (2014) 

    Merve Çolak
    2 ay önce
    The New Yorker at 100 (2025)
    Belgesel

    The New Yorker at 100 (2025)

    Selin Tanyeri
    2 ay önce
    The Wandering Earth (2019)
    Bilim Kurgu - Fantastik

    The Wandering Earth (2019)

    Nesrin Karadağ
    2 ay önce
    Confession (2022)
    Korku - Gerilim

    Confession (2022)

    Rabia Elif Özcan
    3 ay önce
  • SİNEMA YAZILARI
    • Ayvalık Film Festivali 2025
    • 32. Altın Koza
    • 44. İstanbul Film Festivali
    • 25. İzmir Kısa
    • Film Analizleri
    • Eleştiri – İzlenim
    • Liste
    • Özel Dosyalar
    • Röportajlar
    45. İstanbul Film Festivalinde İzlenmesi Gerekenler
    Özel Dosyalar

    45. İstanbul Film Festivalinde İzlenmesi Gerekenler

    Fil'm Hafızası
    1 saat önce
    Çocukluk Travmasının Sinemadaki İzleri
    Liste

    Çocukluk Travmasının Sinemadaki İzleri

    Merve Çolak
    1 gün önce
    Altın Lale’nin Peşinde: 44. İstanbul Film Festivali Yarışma Seçkisi
    Eleştiri - İzlenim

    Modern Bir İkarus Uyarlaması: Uçan Köfteci (2025)

    Tuba Büdüş
    3 hafta önce
  • HABERLER
    Nuri Bilge Ceylan’dan Yeni Bir Film Geliyor: İsmi Belli Oldu!
    Haberler

    Nuri Bilge Ceylan’dan Yeni Bir Film Geliyor: İsmi Belli Oldu!

    Can Turbay
    16 saat önce
    45. İstanbul Film Festivali 9-19 Nisan Tarihleri Arasında Gerçekleşecek
    Haberler

    45. İstanbul Film Festivali 9-19 Nisan Tarihleri Arasında Gerçekleşecek

    İrem Naz Güvel
    2 gün önce
    Altın Ayı Ödüllü Sarı Zarflar, Cuma Günü Sinemalarda
    Haberler

    Altın Ayı Ödüllü Sarı Zarflar, Cuma Günü Sinemalarda

    Ekin Taneri
    2 gün önce
  • KISA FİLMLER
    Etherna (2025)
    Kısa Filmler

    Etherna (2025)

    Yiğit Aksan
    2 hafta önce
    A Kind of Testament (2023)
    Kısa Filmler

    A Kind of Testament (2023)

    Büşra Yayla
    4 ay önce
    Adisyon (2025)
    Kısa Filmler

    Adisyon (2025)

    Günsu Akçatepe
    6 ay önce
  • SPOTIFY
    • Playlists
    • Podcasts
  • ETKİNLİKLER
    • Dinner Talks
    • Film Hafızası Akademi
    • Keşfetmenin Keyfi
  • GALERİLER
    • BiReplik
    • Bunları Biliyor Muydunuz?
    • Etkinlikler
    • Hafızadan Çıkmayanlar
  • İLETİŞİM
No Result
View All Result
  • ANASAYFA
  • HAKKIMIZDA
    • BİZ KİMİZ?
    • EKİBİMİZ
    • GÖNÜLLÜLÜK İLANLARI
  • FİLM ÖNERİLERİ
    • Aksiyon – Macera
    • Animasyon
    • Belgesel
    • Bilim Kurgu – Fantastik
    • Biyografi – Tarih
    • Drama
    • Erotik
    • Komedi
    • Korku – Gerilim
    • LGBTİ
    • Müzik – Müzikal
    • Romantik
    • Savaş
    • Suç – Gizem
    • Western
    Father Mother Sister Brother (2025)
    Komedi

    Father Mother Sister Brother (2025)

    Tülay Işık Kalafat
    2 hafta önce
    Mr. Nobody Against Putin (2025)
    Film Önerileri

    Mr. Nobody Against Putin (2025)

    Tuba Büdüş
    3 hafta önce
    Love Is Strange (2014) 
    Film Önerileri

    Love Is Strange (2014) 

    Merve Çolak
    2 ay önce
    The New Yorker at 100 (2025)
    Belgesel

    The New Yorker at 100 (2025)

    Selin Tanyeri
    2 ay önce
    The Wandering Earth (2019)
    Bilim Kurgu - Fantastik

    The Wandering Earth (2019)

    Nesrin Karadağ
    2 ay önce
    Confession (2022)
    Korku - Gerilim

    Confession (2022)

    Rabia Elif Özcan
    3 ay önce
  • SİNEMA YAZILARI
    • Ayvalık Film Festivali 2025
    • 32. Altın Koza
    • 44. İstanbul Film Festivali
    • 25. İzmir Kısa
    • Film Analizleri
    • Eleştiri – İzlenim
    • Liste
    • Özel Dosyalar
    • Röportajlar
    45. İstanbul Film Festivalinde İzlenmesi Gerekenler
    Özel Dosyalar

    45. İstanbul Film Festivalinde İzlenmesi Gerekenler

    Fil'm Hafızası
    1 saat önce
    Çocukluk Travmasının Sinemadaki İzleri
    Liste

    Çocukluk Travmasının Sinemadaki İzleri

    Merve Çolak
    1 gün önce
    Altın Lale’nin Peşinde: 44. İstanbul Film Festivali Yarışma Seçkisi
    Eleştiri - İzlenim

    Modern Bir İkarus Uyarlaması: Uçan Köfteci (2025)

    Tuba Büdüş
    3 hafta önce
  • HABERLER
    Nuri Bilge Ceylan’dan Yeni Bir Film Geliyor: İsmi Belli Oldu!
    Haberler

    Nuri Bilge Ceylan’dan Yeni Bir Film Geliyor: İsmi Belli Oldu!

    Can Turbay
    16 saat önce
    45. İstanbul Film Festivali 9-19 Nisan Tarihleri Arasında Gerçekleşecek
    Haberler

    45. İstanbul Film Festivali 9-19 Nisan Tarihleri Arasında Gerçekleşecek

    İrem Naz Güvel
    2 gün önce
    Altın Ayı Ödüllü Sarı Zarflar, Cuma Günü Sinemalarda
    Haberler

    Altın Ayı Ödüllü Sarı Zarflar, Cuma Günü Sinemalarda

    Ekin Taneri
    2 gün önce
  • KISA FİLMLER
    Etherna (2025)
    Kısa Filmler

    Etherna (2025)

    Yiğit Aksan
    2 hafta önce
    A Kind of Testament (2023)
    Kısa Filmler

    A Kind of Testament (2023)

    Büşra Yayla
    4 ay önce
    Adisyon (2025)
    Kısa Filmler

    Adisyon (2025)

    Günsu Akçatepe
    6 ay önce
  • SPOTIFY
    • Playlists
    • Podcasts
  • ETKİNLİKLER
    • Dinner Talks
    • Film Hafızası Akademi
    • Keşfetmenin Keyfi
  • GALERİLER
    • BiReplik
    • Bunları Biliyor Muydunuz?
    • Etkinlikler
    • Hafızadan Çıkmayanlar
  • İLETİŞİM
No Result
View All Result
Fil'm Hafızası
No Result
View All Result
Home Sinema Yazıları Özel Dosyalar

45. İstanbul Film Festivalinde İzlenmesi Gerekenler

Fil'm Hafızası Fil'm Hafızası
1 saat önce
Özel Dosyalar, Sinema Yazıları
Okuma Süresi: 31 min
0
0
45. İstanbul Film Festivalinde İzlenmesi Gerekenler
Facebook'ta PaylaşTwitter'da PaylaşWhatsapp'ta Paylaş

Bu yıl 45. kez izleyiciyle buluşacak olan İstanbul Film Festivali, güçlü filmleri ve özenle hazırlanmış seçkisiyle dikkat çekiyor. 9-19 Nisan tarihlerinde gerçekleşecek olan festival,  Atlas 1948, Kadıköy Sineması, Cinewam City’s, Sinematek/Sinema Evi, Beyoğlu Sineması, Paribu Cineverse Naitulus salonlarında festival takipçileriyle buluşmaya hazırlanıyor. İstanbul Film Festivali, film gösterimlerinin yanı sıra panel, söyleşi ve atölyelerle dolu bir programa da ev sahipliği yapıyor.

Öte yandan festival kapsamında sinemaseverleri heyecanlandıracak sürprizleri de es geçmemek gerek. Oslo üçlemesiyle ve daha birçok değerli filmle yakından tanıdığımız Anders Danielsen Lie’nin oynadığı Everybody Digs Bill Evans filmi de bu yıl festivalin bizlere bir armağanı. Berlin Film Festivali’nde En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazanan Everybody Digs Bill Evans ve daha nice filmi görmek için bu büyülü gerçekliği kaçırmamanızı öneriyoruz.

Calle Málaga (Yön. Maryam Touzani, 2025)

Annelik, dünyanın her yerinde kutsal bir kimlik olarak kabul edilegelmiştir. Anneliğin kutsallığı her ne kadar doğru olsa da bu olgu, günümüzde eleştirilemese bile artık sorgulanabilir bir kavram hâline gelmeye başlamıştır. Kadınların; bireysellik, özgürlük ve kimlik mücadeleleri yoğunlaştıkça bu durum daha da artmıştır. Fakat hem bu mücadeleyi yürütenler hem de anneliği sorgulayanlar, bulundukları toplumda ne yazık ki bazı dışlamalar ve baskılara maruz kalabilmektedir. O yüzden Faslı bir yönetmenin, “annelik” ve “güçlü, özgür kadın” kavramları hakkında düşündürteceği tahmin edilen bu filmi dikkate değer görülmektedir.

Calle Málaga (2025)’nın ana karakteri yetmiş dokuz yaşındaki İspanyol bir kadın Maria Angeles’dir. Fas’ta yaşayan Maria’nın sakin ve huzurlu yaşamı, kızının Madrid’den gelmesi ile bozulmaya başlar. Bu, yalnızca Maria’nın alışmış olduğu tek kişilik düzeninin sekteye uğrama meselesi değildir. Ortada daha büyük bir sorun vardır. Çünkü kızı, Maria’nın yaşadığı daireyi satmak istemektedir. Maria, bunun üzerine hem kızına hem de bir anne ve kadın olarak kendisinden pek çok beklentisi olan topluma ve düzene karşı kendince çözümler üretir. Bu yönüyle tebessüm vadedici ve umut verici Calle Málaga’nın, buna ek olarak bir aşk öyküsünü de barındırması onun aynı zamanda insanın içini ısıtan, samimi, duygu yüklü bir film olacağını düşündürtür. Pedro Almadovar’ın filmlerinden tanıdığımız başarılı oyuncu Carmen Maura’nın başrolde yer almasının, Calle Málaga’nın listelere eklenmesine katkı sağlayacağını da ifade edersek yanlış olmayacaktır.

Maryam Touzani, yönetmenliğini ve senaristliğini yaptığı Adam (2019) ve 2024 senesindeki Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nde de gösterilmiş olan, senaristliğini yaptığı Everybody Loves Touda (2024) filmlerinde olduğu gibi Calle Málaga’da hem yönetmen hem senarist olarak yine bir kadın hikâyesi anlatır. Film, aynı zamanda hafıza, kuşak çatışması, yaşlılık gibi alt temalar da barındırır. 2025’teki Venedik ve Denver Film Festivallerinde İzleyici Ödülü kazanan film, hem konusu hem Arap ve İspanyol tınıları barındıran müziği hem de sıcak, canlı renklerden oluşan görselleri ile ilgi çekmektedir. Ayrıca filmdeki ilgi çekici bir başka kısmın, filmin müziklerini yapan Freya Arde’nın Alman bir besteci olduğunu da eklemek gerekir. Ayrıca 98. Oscar Ödülleri’nde Fas’ın Oscar Adayı olarak gösterilen uluslararası yapım Calle Málaga, 45. İstanbul Film Festivali’nde “Devriâlem” bölümünde yer almaktadır.

Calle Málaga; 09 Nisan Perşembe 19:00 Cinewam City’s 7’de, 10 Nisan Cuma 13:30 Kadıköy Sineması’nda, 12 Nisan Pazar 11:00 Cinewam City’s 3’te gösterilecektir.

Tülay IŞIK KALAFAT

 

How to Divorce During the War (Yön. Andrius Blazevicius, 2026)

Günümüzde modern bir izlek sunan yas sineması tarih boyunca birçok kez toplumların sözcüsü olarak görev aldı. Çoğu zaman tarihin ve yakın geçmişin bir belgesi oldu. Özellikle son birkaç yılımızı yoğun şekilde etkisi altına alan savaşlar, soykırımlar ve insanlık suçları sinemanın öznesi hâline geldi. Ancak dünya ne kadar kötüye giderse gitsin insanlık, hayata tutunmanın yolunu bir şekilde buldu. Kimi zaman acısını dönüştürdü kimi zaman nefretini kustu; fakat her kertede ayakta kalmayı başardı.

Litvanyalı yönetmen Andrius Blazevicius’nun Rusya-Ukrayna savaşına yönelik bireysel tepkisini deneyimlediğimiz How to Divorce During the War, boşanma kararı alan bir çiftin ayrılık süreçlerinde patlak veren savaş dönemine odaklanır. Film, basit bir önermeyle savaşın farklı ülkelerdeki insanları ve ilişkileri nasıl etkilediğine dair düşünmemizi sağlar. Keza Blazevicius, savaş kavramına yüklediği anlamı topyekûn silahlı bir çatışmadan ziyade bireyin psikolojik, duygusal ve fiziki yansımaları şeklinde yorumlar. Mutlu görünen bir aile ve aniden ortaya çıkan boşanma kararı How to Divorce During the War boyunca savaş terimini bir metafor biçiminde kullanır. Bir ailenin mücadelesi, savaşı ve belki de çöküşü birebir Ukrayna’nın temsili olarak yansır. Filmin bu tercihi her ne kadar zoraki bir okuma üzerinden gerçekleştirilse de boşanma kararını veren taraf olarak Marija’nın hikâyesine odaklandığımızda senaryonun simgesel Ukrayna’sını kadın temsili üzerinden tolere edebiliyoruz. Marija’nın Vytas’dan ayrılmaya karar vermesi ve kızları Dovile’nin süreçten en az hasarla çıkması tıpkı savaş sonrası düzenlenen barış antlaşmaları şeklinde nahif bir anlatıyla kuruluyor. Ortada bir sebep yokmuş gibi tomurcuklanan boşanma süreci filmin bu boyutunda Marija’yı ilk etapta günah keçisine çeviriyor. Ancak savaşın başlamasıyla birlikte her iki ebeveyn de önceliğini kızlarının refahına yöneltiyor. Litvanya’nın gündeminde savaşa dahil olma planı olmasa da her yurttaş gibi olası bir dünya savaşından korkuluyor. Ülke geneline yayılan savaş histerisi mülteciler, sığınmacılar, gönüllülük ağı gibi oluşumlarla önlenmeye çalışılıyor. Savaşın sebep olduğu paranoya, yardımlaşma ve kolektif çalışmalarla hafifletilmeyi amaçlıyor. Günümüzde hâlâ birileri için endişelenen ve yardımsever kişilerin olduğunu görmek film bağlamında bir hayli umut verici. Öte yandan filmin insanlık dersi verme görevinin benim yorumlarım kadar altı çizili bir hâlde sunulmadığını da belirtmek isterim. Belki de Blazevicius, var oluşunun o muazzam ironisini ve dünyaya gelmiş olmanın saçmalığını savaşların anlamsızlığı görüşüyle tartışmak istiyor. Örneğin başarılı bir kariyere sahip olan Marija savaş haberinin ardından işinden istifa ederek kendini deyim yerindeyse insanlara adıyor. Ukrayna’dan gelen mültecilere evinin kapısını açıyor. Vytas ise Rusya’ya yönelik protestolarda aktif görev alıyor. Her iki yetişkin de her ne kadar yollarını ayırmayı hedefleseler de aktivizm ve insan hakları birlikteliklerini sürekli hâle getiren bir sürece evriliyor. Başlangıçta yeni bir hayata başlamaya çalışan bir ailenin ayrılık sürecine dahil olurken bir anda kolektif bir mücadelenin adımları atılıyor.

Duygularımızdan ziyade etik değerlerle yaşadığımız gerçeğine değinen How to Divorce During the War, savaşın getirdiği belirsizlik ve ruhani yıkım içerisindeki bir ailenin dağılma sürecine politik gerilim bakışıyla değinmeyi hedefliyor diyebiliriz. Savaş sürecinde patriyarkanın iki yüzlüğüne değinen yönetmen Andrius Blazevicius bir röportajında: “Başlangıçta Ukrayna’ya destek veren birçok insan olmasına rağmen savaşı kullanarak reklam yapanlar da oldu. Savaştan kariyer inşa eden veya savaşı kendi markalarına fayda sağlamak için kullanan insanlar var.” [1] sözlerini sarf ediyor. Sanırım bu cümle filmin asıl hedeflediği sivillerin korunması gerekliliğini fazlasıyla özetliyor. Film bu hususta çoğu siyasi okumanın dışında yenilik vadeden bir anlatıya sahip olması bakımından dikkat çekiyor.

Bu yıl İstanbul Film Festivali, Devriâlem bölümü kapsamında gösterilen How to Divorce During the War bana kalırsa yenilik isteyen ve farklı şeyler izlemek isteyen festival seyircisinin listeye eklemesi gereken filmlerden biri.

How to Divorce During the War, 09 Nisan Perşembe 21:30 Sinematek/Sinema Evi’nde, 16 Nisan Perşembe 11:00 Kadıköy Sineması’nda, 19 Nisan Pazar 19:00 Cinewam City’s 7’de gösterilecektir.

[1] Popp, Olivia (2026). SUNDANCE 2026 World Cinema Dramatic Competition Andrius Blaževičius – Director of How to Divorce During the War: https://cineuropa.org/en/interview/488086/

İrem YAVUZER

 

Ish (Yön. Imran Perretta, 2025)

Bir eser, farklı sanat anlayışların veya türlerin harmanlanmasıyla inşa edilince ortaya çıkan eklektik ürün, insanı tam da insan yapan nüansların önde gelenidir. Nitekim beyazperde bir ressam, müzisyen ve film yapımcısının maharetli ellerinde, yani Imran Perretta’nın objektifinde şekil alınca muazzam bir eserin ayak sesleri fısıldamaya başlar. Çalışmalarını genel anlamda çağdaş sanat, ses, performans ve hareketli görüntü etrafında sürdüren Londra çıkışlı görsel sanatçı Perretta, estetik anlam arayışı ile politik duyarlılığı birbiriyle bütün olarak ele almasıyla bilinir. Tate Britain, Somerset House, Secession, Spike Island gibi Avrupa’nın prestijli kurumlarında sergilenen işleri, Perretta’nın çağdaş sanatın pek çok farklı alanına hitap eden zengin bir bakış açısı olduğunu göstermiştir.

Genç sanatçının filmografisine baktığımızda da 2025 yapımı son filmi Ish’in, alelade ortaya çıkmamış bir eser olduğu hemen anlaşılır. Zira Perretta’nın kısa ve orta metrajlı işleri arasındaki Ma (2013), Desh (2016), Brother to Brother (2017), 15 days (2018) ve The Destructors (2019) sinema alanında aşamalı ve istikrarlı bir odaklanma dönemine işaret etmektedir. Bunlardan özellikle 15 days, Clais yakınlarındaki Jungle kampının dağıtılmasından sonra mültecilerin sürüklendiği belirsizlik ve askıda kalmışlık hâline odaklanırken The Destructors, Britanya’daki genç Müslüman erkeklerin erişkinliğe geçiş deneyimlerini, devlet gözetimi, sınıfsal çöküş ve İslamofobi bağlamında kurgulamıştır. Perretta sinemasının mihenk taşları niteliğindeki bu iki film, aynı zamanda sanatçının diğer eserlerindeki politik duruşu, üslubunun ne yönde olduğunu ve çalışmalarında yansıtmayı hedeflediği temel konuları da özetlemektedir.

Görece kısa metraj yapımlarının ardından ilk uzun metrajlı filmi olarak gelen Ish’in, tematik olarak önceki eserlerinin taşıdığı derinliği genişlettiğini görürüz. Edna Walsh ile birlikte yazdığı, bestesini de bizzat yaptığı film, on iki yaşındaki iki yakın arkadaş Ish ve Maram’ın polisle yaşadığı travmatik bir sorgulama deneyiminin üzerine, dostluklarının aldığı yeni boyutu ve bunu koruma çabalarını konu alır. Çocukluğa veda etmenin eşiğindeki bu iki genç; erkekliğe geçiş, ötekileştirilme, arkadaşlık ve kayıp gibi duygularla yüzleşirken Perretta, bu evrensel mücadeleyi polis şiddeti ve ırksal ayrım zeminine yerleştirmiştir. Klişeleşebilecek bir konuyu derinlikli ve mahrem duyguların ayrıntılarına yer vererek aktaran sanatçı, filmin çıkış noktasının kişisel olduğunu açıkça ifade etmiştir. Henüz on üç yaşındayken 11 Eylül sonrasında uğradığı ırkçı polis durdurmasının etkilerini yıllarca taşımış, kendisi de Ish’le birlikte bu travmatik deneyimle beyazperdede yüzleşmiştir. Dolayısıyla film, kaçınılmaz olarak otobiyografik bir beklenti oluşturur. Bizzat kendi duygularını estetik bir formda somutlaştırmaya çalışması da filme çoğu eleştirmenin hemfikir olduğu üzere şiirsel bir şehir anlatısı havası katmıştır.

BBC Film ve BFI destekli yapım, 2025’te Venedik Eleştirmenler Haftası’ndaki dünya prömiyeriyle beyazperdede sanat arayışında olanların muhakkak listesinde yer alması gereken, tam bir “sanat festivali” vadeder.

Ish; 14 Nisan Salı 11:00 Paribu Cineverse Nautilus’da, 16 Nisan Perşembe 13:30 Cinewam City’s 7’de, 17 Nisan Cuma 19:00 Cinewam City’s 3’te gösterilecektir.

Rabia Elif ÖZCAN

 

Nirvanna the Band the Show the Movie (Yön. Matt Johnson, 2025)

50. Toronto Film Festivali’nin N Kolay Galaları seçkisinde Halkın Seçimi Ödülü’ne layık görülen Nirvanna the Band the Show the Movie (2025), kendilerinin kurgusal versiyonlarını canlandıran Kanadalı ikili Matt Johnson ve Jay McCarrol’ın Nirvanna the Band the Show (2016) sitcom dizisinin manevi devam filmi olarak çekilmiştir. Film, Toronto’daki Rivoli sahnesine çıkma çabaları sürekli sekteye uğrayan iki arkadaşın, icat ettikleri zaman makinesiyle kendilerini beklenmedik biçimde 2008 yılında bulmalarıyla şekillenir. Filmin yapımcısı ve yönetmeni Johnson’ı BlackBerry (2023), Operation Avalanche (2016) ve The Dirties (2013) filmlerinden tanırken, başrolü ve senaryoyu paylaştığı McCarroll’u da Nirvanna sitcom ve filmleri için yaptığı bestelerle tanıyoruz. Düşük bütçeli gerilla çekim anlayışıyla sokakla iç içe ilerleyen, şakalar ve yoğun popüler kültür referanslarıyla ritmini kuran yapım, dünya prömiyerini Toronto’da gerçekleştirmiş olup festivalde de Kanada Büyükelçiliği desteğiyle gösterilmektedir.

Doğaçlama ve durumsal komedi stilleri ile Kanada’da sevilen ikilinin bu projeleri de festivalde aldığı ödülden sonra oldukça beğeni topladı ve yılın en sevilen filmlerinden biri hâline geldi. Bu durumda tabii ki web dizisi olarak başlayan ve sonradan sitcoma evrilen amatör dizinin yarattığı nostalji hissinin büyük bir payı var. Fakat bu hissin dışında bile filmin oldukça başarılı bir yapım olduğunu söyleyebiliriz. Çoğu zaman belli bir senaryoyu ve kuralları izlemek yerine sokaktaki etkileşimlerden beslenen anlatı yapısı, filmin içtenliğini ve kendine has mizahını şekillendiren en önemli etkenler olarak ortaya çıkıyor.

Bir “mockumentary” yani kurmaca bir belgesel olarak adlandırabileceğimiz Nirvanna, türün hakkını sonuna kadar veriyor. Film hem insanın yaratıcı gücü ve gayelerinin evrenselliğini sonuna kadar hissettiriyor hem de Kanada doğu yakasının kültürel referanslarıyla bezeli özel bir mizah kuruyor. Yine de dünyanın öteki tarafında, İstanbul Film Festivali’nde izlenmesi gereken bir film olduğunu düşünüyoruz ki her seyircinin içinde kendinden bir şey bulabileceği ve eğleneceği bir yapım olduğu aşikâr.

Nirvanna the Band the Show the Movie, 13 Nisan Pazartesi 19:00 Atlas 1948’de, 13 Nisan Pazartesi 19:00 Kadıköy Sineması’nda, 14 Nisan Salı 21:30 Cinewam City’s 7’de ve yine 14 Nisan Salı 21:30 Paribu Cineverse Nautilus’da gösterilecektir.

İpek ÖMERCİKLİ

 

Obsession (Yön. Curry Barker, 2025)

Birini karşılıksız seven ya da ona açılamayan herkesin aklından muhtemelen bir anlığına bile olsa “Keşke onu bana âşık edecek bir şey olsa.” düşüncesi geçmiştir. Kişi sevdiği ile ilgili hayaller kurar, beraber yapacakları şeyleri düşünür ve belki de onun sevgisinin kendisininkini aşacağını hayal eder. İşte Obsession (2025) tam olarak bu düşüncenin tehlikeli sınırlarında dolaşan bir filmdir. Romantik bir hayalin nasıl karanlık bir müdahaleye dönüşebileceğini anlatan bir hikâye.

Obsession (2025), kontrol kaybının daha çok sosyal ve dijital bağlamda, kişiler arası dinamiklerin çözülmesi üzerinden ele alındığı Milk and Serial (2024) filminden aşina olduğumuz Curry Barker’ın yönetmenliğini üstlendiği ve aynı zamanda yazıp kurguladığı bir yapımdır. Obsession (2025)’da ise aynı mesele daha bireysel bir düzleme çekilerek arzu ve irade ilişkisi üzerinden aktarılır. Oyuncu kadrosunda Michael Johnston, Inde Navarrette ve Cooper Tomlinson gibi isimler başrolde yer alır. Hikâye, sevdiği kişiyi kazanmak için doğaüstü bir dileğe başvuran karakterin, istediğini elde ettikten sonra bunun bedeliyle yüzleşmesini konu alır.

Film, ilk gösterimini Toronto Uluslararası Film Festivali kapsamında Midnight Madness seçkisinde yaparak özellikle tür sineması izleyicisinin dikkatini çekmiş ve burada Halkın Seçimi Ödülü’nde ikincilik elde etmiştir. Toronto Festivali sonrası yapım, Sitges Film Festival gibi korku ve fantastik sinema odaklı önemli platformlarda da gösterilmiş ve burada En İyi Film ve En İyi Yönetmen kategorilerinde adaylık elde ederek uluslararası tür sineması çevrelerinde görünürlüğünü artırmıştır. Bunun yanı sıra Fantasia Uluslararası Film Festivali seçkisinde yer alması, filmin bağımsız korku sineması açısından konumunu güçlendirmiştir.

Filmin seyirciye sordurduğu soru, filmin en çekici kısmı aslında. Eğer biri kendi isteğiyle değil de senin arzun nedeniyle seni seviyorsa, o sevgi kime aittir? Birinin kalbine doğal olmayan bir yoldan dokunabilmek söz konusu olduğu noktada mesele artık aşk değil irade olur. Birinin iradesine müdahale ettiğin anda sevdiğin kişi de aslında ortadan kaybolur. Bu düşünce, filmdeki rahatsız edici sahnelerle daha da somut hâle gelir. Özellikle iradesi kontrol edilen kişide bir şeylerin fazla uyumlu ilerlediği anlar, ilk bakışta romantik bir tatmin hissi yaratacakmış gibi dururken kısa sürede rahatsız edici bir yapaylığa dönüşür. Fragmana bakıldığında, Navarette’in oyunculuğunun tatmin edici olacağı izlenimini yaratılır.

Obsession (2025), yalnızca bir korku hikâyesi değildir. Hepimizin zihninden geçmiş o kısa ama yoğun “Keşke beni sevse.” düşüncesinin karanlık ihtimallerini açığa çıkaran bir hikâyedir. Belki de anlatının en rahatsız edici tarafı, bu düşüncenin bize sandığımızdan çok daha yakın olmasıdır.

Obsession, 10 Nisan Cuma 21:30 Atlas 1948, 12 Nisan Pazar 21:30 Kadıköy Sineması, 14 Nisan Salı 13:30 Paribu Cineverse Nautilus’ta gösterilecektir.

Zeynep İlay ERKEN

Pompei: Below the Clouds (Yön. Gianfranco Rosi, 2026)

Gianfranco Rosi, çağdaş belgesel sinemasının en özgün ve yenilikçi isimlerinden biri olarak öne çıkıyor. Klasik belgesel yapısına getirdiği özgün dokunuşlarla formu genişleten Rosi’nin sinemasıyla ilk tanışmam, Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı kazanan ve ardından Oscar’a aday olan Fire at Sea (2016) ile olmuştu. Fire at Sea’de Rosi, Lampedusa adasına gelen göçmenlerin trajedisini ada halkının gündelik yaşamına paralel bir şekilde aktararak, insan ve mekân üzerinden toplumsal meselelere güçlü bir bakış sunuyordu. Bu yaklaşım, onun sinemasının temel hattını da belirliyordu. Nitekim Rosi, Below Sea Level’da (2008) California çölünde yaşayan evsizlere, Sacro GRA’da (2013) Roma çevresindeki otoyol halkına, Notturno’da (2020) savaş sonrası Irak ve Suriye sınırlarında yaşayan insanlara ve In Viaggio: The Travels of Pope Francis’te (2022) Papa Franciscus’un seyahatlerine aynı gözlemsel mesafeyle yaklaştı. Bu filmografisi, onun insanların yaşamları ve çevreleri üzerinden toplumsal ve tarihsel gerçeklikleri derinlemesine inceleyen yaklaşımını ortaya koyarken, ödüllerle pekişen saygın konumunu da sağlamlaştırdı. Rosi’nin sinemasına duyduğum bu ilgi, Pompei: Below the Clouds (2026) için merakımı daha da artırdı. Ancak bu merak yalnızca yönetmenin sinemasıyla sınırlı değil. Filmin Pompei çevresinde geçmesi, benim kişisel deneyimimle de doğrudan ilişkili.

Pompei deneyimim, yıllar önce ilk yurt dışı gezimde yaşanmıştı. İtalya’ya gittiğimde Pompei’yi de ziyaret etmiştim. MS 79 yılında Vezüv Yanardağı’nın patlamasıyla yok olan Pompei kentinin kalıntıları, taşlaşmış bedenler ve çevresindeki yerleşim alanları beni derinden etkilemişti. Geçmişe meraklı, tarihi kalıntıların içine girdiğimde adeta o günleri düşlemeye başlayan biri olarak, zihnimde anında kendi filmimi kurmuş ve bundan fazlasıyla etkilenmiştim. Diğer yandan, bu kalıntıların hemen çeperinde hayatın akmaya devam ettiğini görmek çarpıcı bir tezat yaratıyordu: Bir tarafta o gün, o saniyede donup kalmış bir yaşam; diğer tarafta ise tüm felaketlere rağmen sürüp giden bir gündelik hayat. Orada yürürken geçmişin felaketini adım adım deneyimlemek ve bugünün dünyasıyla bağdaştırmak, bana unutulmaz bir perspektif sunmuştu. Deprem gibi doğal tehlikelerle yaşamaya alışık olduğumuz Türkiye bağlamında bu deneyim çok daha sarsıcı ve düşündürücü hâle geliyordu. Tam da bu yüzden, bu kişisel deneyimim, Pompei: Below the Clouds’un izleyiciye sunduğu perspektifle doğrudan kesişiyor: felaket tehdidi altında yaşamın sürekliliği ve insanın gündelik hayatla bu tehdidi nasıl birlikte taşıdığı.

Tam da bu deneyimin işaret ettiği yerden, Pompei: Below the Clouds Venedik Film Festivali’nde prömiyerini yapmış ve Jüri Özel Ödülü ile dikkat çekmiş bir yapım olarak öne çıkıyor. Film, tamamen siyah beyaz estetiği ve son derece sınırlı diyalog kullanımıyla, Rosi’nin karakteristik gözlemsel dilini sürdürerek gündelik hayatın akışı ile felaket tehdidi arasındaki gerilimi uzun planlar üzerinden kuruyor. Venedik’te filmi izleyen eleştirmenler, bu görüntülerin neredeyse hipnotik bir etki yarattığını; izleyiciyi bir yandan gündelik hayatın sıradan ritmine dâhil ederken, diğer yandan felaketin sürekliliğini arka planda hissettirdiğini vurguluyor. İnsanların rutinlerini sürdürürken aynı anda ölümcül bir tehdidin gölgesinde yaşamaları, film boyunca giderek yoğunlaşan bir gerilim duygusu kurarken izleyicide hem tarihsel hem de insani bir farkındalık yarattığı yönünde eleştirmenler arasında ortak bir görüş öne çıkıyor.

Bu film, Rosi’nin sinemasını takip eden ve özgün belgesel deneyimlerine ilgi duyan izleyiciler kadar, toplumsal meselelere duyarlı ve farklı coğrafyalarda yaşanan acılara dikkat kesilen seyirciler için de karşılık bulabilecek bir yapım gibi görünüyor. Kurgu merkezli ve karakter odaklı bir anlatı beklentisi olanlar için alışıldık bir izleme deneyimi vaat etmeyebileceğini de baştan not etmek gerekiyor. Buna karşılık, görsel dili ve insan–mekân ilişkisine odaklanan yaklaşımıyla öne çıktığı anlaşılan film, festival programında özellikle merak uyandıran yapımlar arasında alıyor. Eleştirmenlerin işaret ettiği çerçeveye bakılırsa, geçmişte yaşanmış bir felaket ile bugünün gündelik hayatı arasında kurduğu bağın, izleyicide düşünsel bir alan açma potansiyeli taşıdığı söylenebilir.

Pompei: Below the Clouds; 09 Nisan Perşembe 19:00 Atlas 1948’de, 10 Nisan Cuma 19:00 Kadıköy Sineması’nda, 12 Nisan Pazar 13:30 Cinewam City’s 7’de gösterilecektir.

Tuba BÜDÜŞ

 

Silent Friend (Yön. Ildikó Enyedi, 2025)

Silent Friend (2025), yönetmenliğini Ildikó Enyedi’nin yaptığı ve başrollerinde Enzo Brumm, Tony Leung Chiu Wai, Luna Wedler, Léa Seydoux, Sylvester Groth ve Martin Wuttke gibi isimlerin bulunduğu bir Avrupa ortak yapımı, drama filmidir. Film, 2025 yılındaki 82. Venedik Film Festivali kapsamında FIPRESCI Ödülü (2025), Green Drop Ödülü ve Interfilm Ödülü (2025) gibi ödülleri almaya hak kazanmıştır. Yönetmen, önceki filmlerinde olduğu gibi Silent Friend’de de klasik anlatılardan uzak durarak, izleyicilere sezgiler üzerinden ilerleyen bir anlatım şekli sunmuştur.

Enyedi’nin sinema anlayışı, görünmeyeni anlatma üzerine kuruludur. Bu yüzden filmde, hikâyeyi doğrudan anlatmak yerine, izleyiciyi karakterin iç dünyasına davet eder ve onu bu sayede empati yapmaya teşvik eder. Minimalist bir anlatımla ilerleyen filmin merkezinde genel olarak sınırlı diyaloglar ve sessizlik hâkimdir. Bu noktada karakterlerin duygu durumları izleyiciye, sahneler ve mekân kullanımı aracılığıyla aktarılır. Yönetmen bu filmde, farklı dönemlerde geçen üç farklı hikâyeyi ele almıştır. İnsan ile doğa arasındaki ilişkiyi metafiziksel açıdan sorgulayan Enyedi, izleyiciyi de bu sorgulamaların içine katmayı başarır.

Silent Friend, botanik bahçesinin ortasında yer alan bir ginkgo ağacını merkezine alır. Bu  ağaç, filmde anlatılan üç farklı hikâyeyi birbirine bağlayan bir özellik taşır. Filmde bu hikâyeler sırasıyla 1908, 1972 ve 2020 yıllarında geçmektedir. 1908’de fotoğraf aracılığı ile doğanın düzenini anlamaya çalışan bir üniversite öğrencisi yer alırken; 1972’de, bir bitkiyle bağ kurması üzerinden değişim yaşayan bir öğrenci yer alır. 2020’de ise insan bilincinin en saf hâlini araştıran bir nörobilimci ve onun incelemeleri yer alır. Birbirinden oldukça kopuk gibi görünen bu hikâyeler aslında ortak bir özellik taşır. Bu özellik, olayların aynı ağacın etrafında gerçekleşmesidir.

Filmin en güçlü metaforu, grinkgo ağacı ve onun taşıdığı anlamdır. Burada ağaç, sadece bir doğa unsuru olmaktan çıkar; zaman kavramının güçlü bir simgesi hâline gelir. Her karakter kendi döneminde farklı soruların cevaplarını arar ve ağaç bu noktada geçip giden insan yaşamına en yakın tanık olur. Bu bağlamda film, insanın doğa ile kurduğu ilişkiyi ve de bu ilişkinin tek taraflı olup olmadığını sorgular.

Sonuç olarak Silent Friend, insan, doğa ve zaman kavramlarını derin bir şekilde ele alarak işler. Görselliği ile de dikkat çekici olan film, doğayı anlatının bir parçası hâline getirerek, izleyiciyi de o atmosferin içine çeker ve böylelikle izleyiciye sorgulayıcı ama aynı zamanda huzurlu bir deneyim sunar.

Silent Friend; 09 Nisan Perşembe 21:30 Paribu Cineverse Nautilus’ta, 11 Nisan Cumartesi 21:30 Cinewam City’s 7’de, 12 Nisan Pazar 16:00 Atlas 1948’de, 12 Nisan Pazar 16:00 Kadıköy Sineması’nda gösterilecektir.

Merve ÇOLAK

 

The Christophers (Yön. Steven Soderbergh, 2025)

Steven Soderbergh’in yeni filmi The Christophers, “Sanatın değeri gerçekten eserin kendisinde mi saklıdır, yoksa ona anlam kazandıran hikâyelerde ve inançlarda mı oluşur?” sorusuna cevap arıyor. Amerikan bağımsız sinemasından doğup ana akım üretim yapıları içinde de varlığını sürdürebilmeyi başaran nadir yönetmenlerden biri olan Soderbergh, bu kez odağına aile ilişkilerini, miras meselelerini ve sanat dünyasının belirsiz etik alanlarını alıyor. İlk bakışta küçük ölçekli görünen hikâyesiyle film, yönetmenin sinemasal ilgilerini daha sade ama yoğun bir zeminde yeniden düşünme fırsatı sunacağa benziyor.

Film, üretkenliğini kaybetmiş yaşlı ve ünlü bir ressamın çevresinde şekillenen sıra dışı bir planla başlıyor. Ressamın yetişkin çocukları, yaklaşan miras sürecini güvence altına almak amacıyla etik açıdan tartışmalı bir yönteme başvurarak babalarının yarım bıraktığı tabloları gizlice tamamlatmak ve bu eserleri ölümünden sonra keşfedilmiş başyapıtlar gibi sanat piyasasına sürmek istiyorlar. Bu planın uygulanabilmesi için bir sanat sahtekârının devreye girmesiyle hikâye, yalnızca maddi bir çıkar meselesi olmaktan çıkıp aile içi ilişkilerin, güven duygusunun ve kimlik performanslarının giderek karmaşıklaştığı bir yöne evriliyor. Anlatı, sahtekârlık fikrini klasik bir suç öyküsünün ötesinde, değer üretiminin nasıl işlediğini sorgulayan dramatik bir araç olarak kullanıyor gibi görünüyor.

Soderbergh sineması, başından beri tek bir türe yerleşmeyen hareketli bir yapıya sahiptir. Sex, Lies and Videotape (1989) ile öne çıkan mahrem ilişki incelemeleri, Traffic (2000) gibi çok katmanlı anlatılar, Ocean’s (2001, 2004, 2007) serisinin hafif ve oyunbaz tonu ya da son dönem dijital çalışmalarındaki sade anlatım anlayışı, yönetmenin sürekli yön değiştiren ama belirli temaları koruyan yaklaşımını belgeler niteliktedir. The Christophers, bu farklı dönemlerin daha sakin bir dengede buluştuğu bir film izlenimi yaratıyor. Yönetmenin burada büyük dramatik patlamalar yerine karakterlerin küçük kararlarından doğan gerilimlere alan açtığı, anlatının ise olaylardan çok insanların birbirlerine karşı aldıkları pozisyonlar üzerinden ilerlediği anlaşılıyor.

Soderbergh’in erken dönem filmi Kafka (1991), gerçeklik ile kurgu arasındaki sınırları bulanıklaştıran atmosferiyle yönetmenin dünyasını anlamak açısından benim için hep önemli bir referans olmuş, ona olan merakıma kaynaklık etmiştir. O filmde hissedilen tekinsizlik duygusu ve bireyin sistemler karşısındaki kırılganlığı, yönetmenin farklı türlerde çalışsa bile tamamen terk etmediği bir izlektir. The Christophers’ın da benzer biçimde, sanat piyasası ve aile yapısı gibi dışarıdan düzenli görünen alanların içinde oluşan ahlaki belirsizlikleri görünür kılması bekleniyor. Böylece yapım, radikal bir yön değişiminden ziyade yönetmenin uzun süredir sürdürdüğü gözlemci yaklaşımın başka bir bağlama taşınması olarak okunabilir.

Filmin kara komediye yaklaşan tonu, sanat dünyasının değer üretme mekanizmalarına eleştirel ama ölçülü bir mesafeyle bakacağa benziyor. Bir tabloyu değerli kılan şey sanatçının emeği midir, imzası mı, yoksa ona inanmayı seçen kolektif hikâye mi? Filmin bu sorulara kesin bir yanıt vermek yerine, karakterlerin her birine anlaşılabilir gerekçeler tanıyarak ahlaki zemini bilinçli biçimde belirsiz bırakacağı umuluyor. Böylece izleyici, doğru ve yanlış arasında net bir sonuca ulaşmaktan ziyade değer kavramının kendisini sorgulamaya yönelebilir.

Soderbergh’in kariyerine genel olarak bakıldığında, yönetmenin sürekli yenilik arayışı ile belirli temalara geri dönüş arasında bir denge kurduğu görülür. Kimlik, performans, kontrol yanılsaması ve insanların kurdukları sistemler içindeki rolleri, farklı türlerde çekilmiş filmleri boyunca tekrar eden başlıklar hâline gelmiştir. The Christophers, mevcut bilgiler ışığında bu temaları daha küçük ölçekli ve karakter merkezli bir anlatı içinde yeniden ele alıyor gibi görünüyor. Bu yönüyle film, bir stil değişiminden ziyade yönetmenin sinemasında süreklilik hissi yaratan bir çalışma olarak değerlendirilebilir.

Soderbergh’in filmografisini takip edenler için The Christophers, yönetmenin erken dönemindeki insani gözlem gücü ile yıllar içinde geliştirdiği anlatı sadeliğinin nasıl birleşeceğini görme merakı uyandırıyor. Küçük ölçekli hikâyesinin içinde sanat, aile ve sahicilik üzerine geniş bir tartışma alanı açma potansiyeli taşıyan film, Soderbergh’in hâlâ yeni sorular sormaya devam eden bir sinemacı olduğunu düşündürüyor ve bu nedenle şimdiden festivalin merakla beklenen yapımlar arasında yerini alıyor.

The Christophers, 09 Nisan Perşembe 21:30 Cinewam City’s 7’de, 09 Nisan Perşembe 21:30 Kadıköy Sineması’nda, 10 Nisan Cuma 19:00 Atlas 1948’de, 11 Nisan Cumartesi 21:30 Paribu Cineverse Nautilus’ta gösterilecektir.

Nesrin KARADAĞ

The Wizard Of The Kremlin (Yön. Olivier Assayas, 2025)

Giuliano da Empoli’nin aynı adlı ödüllü romanından uyarlanan The Wizard of the Kremlin (2025), modern Rusya’nın nasıl bir “gerçeklik simülasyonuna” dönüştüğünü bir dâhinin gözünden anlatıyor. Hikâyenin merkezindeki Vadim Baranov, tiyatro dünyasından gelip Çar’ın en yakın danışmanı hâline gelen, kitleleri yönetmek için kaosu bir enstrüman gibi kullanan son derece karmaşık bir figür. Roman, yalnızca bir siyasi biyografi değil, aynı zamanda iktidarın karanlık koridorlarında yankılanan felsefi bir sorgulama sunuyordu. Şimdi bu güçlü anlatı, sinema perdesine taşınarak izleyiciyi Kremlin’in o aşılmaz duvarlarının ardındaki soğuk stratejilerle, insan psikolojisinin en savunmasız anlarını birleştiren tekinsiz bir atmosferin içine davet ediyor.

Film, günümüz dünyasında “gerçek” dediğimiz kavramın nasıl inşa edildiğini ve nasıl manipüle edilebildiğini en çıplak hâliyle göstermeyi hedefliyor. Siyasetin bir ideoloji savaşı olmaktan çıkıp, gelişmiş bir propaganda ve algı yönetimi sanatına dönüştüğü dijital çağda, The Wizard of the Kremlin izleyiciye aynanın arkasını gösterme iddiasında. Vladimir Putin (Jude Law) ve onun rejiminin yükselişini kurgusal ama bir o kadar da sarsıcı bir perspektifle ele alan yapım, yalnızca belirli bir dönemin hikâyesini anlatmakla kalmıyor, aynı zamanda bugün küresel ölçekte etkisini hissettiğimiz “yönetilen kaos” stratejisinin kökenlerine inmeye çalışıyor. Bu yönüyle film, politik bir anlatının ötesine geçerek çağımızın ruhuna dair karanlık bir portre çiziyor.

Filmin merkezindeki Baranov karakteri (Paul Dano), gücün hem yaratıcısı hem de esiri olan bir figür olarak öne çıkıyor. Tiyatrodan gelen geçmişi, onun gerçeklik ile kurgu arasındaki sınırları ustalıkla bulanıklaştırmasına olanak tanırken, iktidarın merkezine yerleşmesi, bu yeteneği tehlikeli bir silaha dönüştürüyor. Bu bağlamda film, yalnızca bir yükseliş hikâyesi anlatmıyor; aynı zamanda gücün insan ruhunda yarattığı deformasyonu, yalnızlığı ve yabancılaşmayı da derinlemesine inceliyor. Baranov’un dünyası, kontrol ile kaos arasında gidip gelen, sürekli yeniden inşa edilen bir gerçeklik üzerine kurulu.

Yönetmen Olivier Assayas’ın filmografisine baktığımızda, bireylerin küresel sistemler, teknoloji ve tarih ile olan karmaşık ilişkilerini ele alan bir anlatı kurduğunu görüyoruz. Özellikle Carlos (2010) ve Personal Shopper (2016) gibi filmlerinde, karakterlerin iç dünyası ile dış dünyanın politik ve kültürel dinamiklerini iç içe geçiren bir yaklaşım benimsiyor. Bu nedenle The Wizard of the Kremlin’de de Assayas’ın kuru bir politik kronoloji sunmak yerine, karakterlerin içsel çatışmalarını ve güçle kurdukları hastalıklı bağı estetik bir dille işlemesi bekleniyor. Onun kamerasından çıkacak bir Kremlin portresi, muhtemelen hem son derece stilize hem de rahatsız edici derecede gerçek bir atmosfer yaratacaktır.

Film, aynı zamanda edebiyattan sinemaya yapılan uyarlamanın nasıl bir dönüşüm geçirdiğini görmek açısından da önem taşıyor. Da Empoli’nin metnindeki yoğun düşünsel arka planın, sinemasal dile nasıl aktarıldığı, görsellik, ritim ve performans aracılığıyla nasıl yeniden kurulduğu merak konusu. Bu noktada yapım, yalnızca politik içeriğiyle değil, aynı zamanda anlatım biçimiyle de dikkat çeken bir eser olma potansiyeli taşıyor.

The Wizard of the Kremlin, yalnızca politik içeriğiyle değil, aynı zamanda güçlü sinemasal diliyle de öne çıkacak gibi görünüyor. Günümüz dünyasının giderek bulanıklaşan gerçeklik algısını merkezine alan bu hikâye, izleyiciyi hem entelektüel hem de duygusal anlamda sarsmayı hedefliyor. Bu yönüyle film, çağdaş sinemanın en güncel ve en tartışmalı meselelerinden birine cesur bir bakış sunuyor.

Sonuç olarak, The Wizard of the Kremlin yalnızca bir film değil, içinde bulunduğumuz “post-truth” çağın sinemasal bir yansıması niteliğinde. Gücün nasıl bir yalnızlığa dönüştüğünü ve kitlelerin bir illüzyon aracılığıyla nasıl yönlendirildiğini anlamak isteyenler için bu yapım, yılın en dikkat çekici işlerinden biri olmaya aday. Perde kapandığında izleyicinin aklında kalan sadece Rusya’nın hikâyesi değil, dünyamızdaki “büyücülerin” kim olduğu sorusu olacaktır.

The Wizard of the Kremlin; 10 Nisan Cuma 21:30 Kadıköy Sineması’nda, 11 Nisan Cumartesi 21:30 Atlas 1948’de, 12 Nisan Pazar 21:30 Cinewam City’s 7’de, 12 Nisan Pazar 21:30 Paribu Cineverse Nautilus’da gösterilecektir.

Yaşar GÜLVEREN

Trial of Hein (Yön. Kai Stänicke, 2026)

45. İstanbul Film Festivali’nin bu seneki seçkisinde yer alan dikkat çekici filmlerden Almanya yapımı Trial of Hein (2026), insanın kimliğini oluşturan unsurları bellek ve aidiyet temaları üzerinden inceleyen etkileyici bir dramdır. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü adayları arasında beğeni toplayan, yönetmen Kai Stänicke’nin ilk uzun metrajlı filmi olan yapımda özellikle tiyatrovari çekim teknikleri ve izleyiciyi olayların içine alan kamera kullanımı sayesinde hem entelektüel hem de yabancı olmanın deneyimlendiği mesafeli bir anlatı sunulur.

Olay örgüsü uzakta geçirdiği on dört senenin ardından Kuzey Denizi’nde ücra bir adadaki köyüne geri dönen Hein’in yaşadıkları çevresinde gelişir. Hein, memleketine geri döndüğünde kendisini tanıtmasına rağmen köy sakinleri hatta kendi ailesi dahi onu tanımayarak ona karşı kuşkuyla yaklaşırlar. Topluluk lideri Gertrud’un Hein’ın kimliğini doğrulamak için anıların karşılaştırılacağı bir köy mahkemesi kurulmasını önermesiyle birlikte yaşanan çelişkiler, toplulukta giderek artan bir gerilim ve düşmanlık yaratır.

Trial of Hein, izole bir ada topluluğu üzerinden ait veya yabancı olma kavramlarını incelikle irdeler. Zamanın belirsizliği ile yapımın sade üslubu birleşerek anlatıyı tarih dışı bir evrene yerleştirir. Balıkçılıkla geçinen bu kapalı topluluk, dışarıdan gelen bir figür aracılığıyla yabancı düşmanlığını deneyimlerken, aslında kendi içlerindeki kırılgan bağları da açığa çıkarır. Topluluk tutumları ve bunları etkileyen psikolojik faktörlerin adeta bir sosyal psikoloji deneyi tadında ele alındığı eserde, topluluğu oluşturan bireylerin her birinin öznel fikir ve tercihlerinin topluluk açısından ne kadar belirleyici olduğu tartışılır.

Görsel açıdan minimalist olan film, rüzgârlı sahiller ve yarı açık kulübelerle mekânsal bir soyutluk hissi oluşturur. Bu yaklaşım, gerek Friedrich Dürrenmatt’ın Yaşlı Kadının Ziyareti oyunundakine gerekse Lars von Trier’in Dogville’indekine (2003) benzer bir teatral atmosfer kurmaktadır. Açık planlı yapılar, görünürdeki şeffaflığın ardında bireylerin sakladığı sırları görünür kılar. Köy mahkemesinin amfitiyatro düzeni bu sahne hissini güçlendirirken Antik Çağ’da kent devletlerinin sosyal, kültürel ve siyasi hayatının merkezi olarak işlev gören bu yapılara bir göndermede bulunur. Bu bilinçli yapaylık, izleyicide yabancılığı hissettiren duygusal bir mesafe de yaratır. Trial of Hein, kimliğin nasıl bir kavram olduğunu simgesel bir anlatıyla sorgulayan etkileyici bir ilk yapım olarak öne çıkar.

Trial of Hein, 17 Nisan Cuma 13:30 Cinewam City’s 7’de, 18 Nisan Cumartesi 21:30 Paribu Cineverse Nautilus’da, 19 Nisan Pazar 21:30 Beyoğlu Sineması’nda gösterilecektir.

Selin TANYERİ KAYAHAN

Who is Still Alive (Yön. Nicolas Wadimoff, 2025)

Dünya değişir fakat insan gittiği her yere savaşı ve kaosu da beraberinde götürür. Kişiler değişir, ülkeler değişir fakat yıkım her yerde en korkunç şekilde var olmaya devam eder. Yıkımın etkileri ise herkeste çok farklı şekilde yaşanır. Nesiller boyu aktarılan travmalar yaratan bu yıkımlar, kişinin tüm yaşamına nüfuz eder. Savaşlar bitse de kişi asla önceki yaşamına, alışkanlıklarına, isteklerine, rutinlerine dönemez. Savaş bir açıdan inşa edilen bir yaşamın bilindiği şekliyle devam etme ihtimalini ortadan kaldırır. Bu açıdan bakıldığında savaş veya soykırım, işlenebilecek en büyük insanlık suçlarından biridir.

Yönetmenliğini Nicolas Wadimoff’un yaptığı belgesel film, Who is Still Alive (2025) Wadimoff’un diğer yapımlarında olduğu gibi yıkımın geriye kalanların hikâyelerine odaklanır. Anlatım, yıllardır savaşın ve soykırımın eksik olmadığı topraklar olan Gazze’ye çevirir gözleri. Wadimoff’un belgesel filmlerinde ilk Gazze anlatımı Who is Still Alive’da başlamaz. Aksine yönetmenin sinematografisinde Gazze büyük bir yer kaplar. 1990’lı yılların sonundaki ilk çıkışından bugüne, bireysel insan dramlarından kolektif hafızaya doğru evrilen bir sinematografi yelpazesine sahiptir. Kariyerinin mihenk taşı sayılan Clandestins (1997) ile mülteci meselesini klostrofobik bir gemi konteynerine sığdırarak bireysel hayatta kalma mücadelesine odaklanırken, zamanla kamerasını daha geniş siyasi coğrafyalara, özellikle Filistin’e çevirmiştir. Aisheen (Still Alive in Gaza) (2010) belgeseliyle savaşın yıkıntıları arasında umudu aramış, The Apollo of Gaza (2018) ile ise bir heykelin gizemi üzerinden bir halkın gasp edilen tarihini ve kültürel mirasını sorgulamıştır. Yönetmenin gelişimi, bir mağduriyet anlatısından daha çok, Opération Libertad (2012) filmindeki militan ruh gibi ilerler. Karakterlerinin direniş biçimlerini, ideolojik kırılmalarını ve hala hayatta olma hâlinin etik sorumluluğunu irdeleyen, belgesel gerçekliğiyle kurmaca estetiğini iç içe geçiren olgun bir tanıklık sinemasına dönüşür.

Wadimoff, Who is Still Alive hikâyesindeyse yaşamları dışında nerdeyse her şeylerini kaybetmiş olan ve cehennemden kaçmayı başarmış dokuz mültecinin hikâyesine odaklanır. Yarım kalmanın çoğu zaman tamamen kaybolmaktan daha ağır olduğunu deneyimlemiş olan bu insanlar, yıkımın bizzat etkileriyle savaşır. Her şeyi geride bırakarak yaşamlarına yeni bir başlangıçla devam etmeye çalışırlar. Onlar için bu deneyim tabiri caizse küllerinden yeniden doğmak olacaktır. Uluslararası arenada oldukça olumlu geri bildirimler alan yapım, kollektif travma anlatıları ve belgesel film alanında önemli bir yer tutacak gibi görünüyor.

Who is Still Alive, 10 Nisan Cuma 11.00 Sinematek/Sinema Evi’nde, 14 Nisan Salı 13.30 Cinewam City’s 7’de, 18 Nisan Cumartesi 19.00 Cinewam City’s 3’de gösterilecektir.

Ayşe YAPIŞIK

Rose (Yön. Markus Schleinzer, 2026)

Avusturyalı yönetmen Markus Schleinzer’in dünya prömiyerini 2026 Berlin Film Festivali (Berlinale) Ana Yarışma bölümünde yapan ve başrolündeki Sandra Hüller’e En İyi Kadın Oyuncu dalında Gümüş Ayı kazandıran yeni filmi Rose (2026), bu yıl İstanbul Film Festivali’nin en çok merak uyandıran yapımlarından biri. Hem Berlin’de festival prömiyerinin ardından gelen övgü dolu uluslararası eleştiriler hem de yönetmenin projeye dair paylaştığı derinlikli vizyon, karşımızda sıradan bir dönem dramasından çok daha fazlası olduğunu müjdeliyor.

Hikâye bizi 17. yüzyılın başlarına, Otuz Yıl Savaşları’nın yıktığı, tekinsiz ve izole bir Alman köyüne götürüyor. Köye gelen ve yüzündeki yara iziyle dikkat çeken mütevazı bir asker, terk edilmiş bir çiftliğin varisi olduğunu iddia ediyor. Zamanla çalışkanlığı ve Tanrı’ya bağlılığıyla köylülerin şüphelerini kırmayı başarıyor; hatta kasabaya musallat olan bir ayıyı tek kurşunda indirerek herkesin saygısını kazanıyor. Ancak saygı ve kabul görme üzerine inşa ettiği bu yeni hayat, tarihin en cesur yalanlarından birine dayanıyor: Bu yabancı asker, kadın olarak doğmanın getirdiği tüm toplumsal sınırları reddedip hayatını bir erkek olarak sürdüren Rose’un ta kendisi.

Film, İngiliz Eleştirmen Peter Bradshaw’un Guardian‘da yayımladığı kritiğinde altını çizdiği üzere, ataerkil hristiyanlığın temel mitlerini hicveden ve insanın bir tür olarak kendini nasıl yeniden inşa ettiğini gösteren kapkaranlık bir atmosfere sahip. Bu çarpıcı evrenin kalbinde ise şüphesiz Sandra Hüller’in devleşen performansı yer alıyor. Yönetmenin bir röportajında ortaya koyduğu, Hüller’in oyunculuğunun hiçbir kibir barındırmadığı ve filmin tüm politik yükünü omuzladığı iddiasını şimdiden haklı görebiliyoruz. Çünkü Sandra Hüller performanslarına daha önce tanık olmuştuk.

2026 İstanbul Film Festivali seçkisinde, Sandra Hüller’in ödüllü ve hipnotize edici oyunu, ilgi çeken siyah-beyaz sinematografisi ve yüzyılları aşıp bugünün riyakarlıklarına ayna tutan katmanlı senaryosuyla Rose, üzerine konuşulmaya değer bir film olacağa benziyor. İnsanın özgürlük arayışına atılmış bu soğukkanlı çentiği beyazperdede deneyimleme fırsatını kaçırmamanızı tavsiye ederim.

Rose, 17 Nisan Cuma 21:30’da Kadıköy Sineması’nda, 18 Nisan Cumartesi 21:30’da Atlas 1948’de ve 19 Nisan Pazar 11:00’de Paribu Cineverse Natilus’da gösterilecek.

Serkan KALENDER

 

 

Fil'm Hafızası

Etiketler: 45. İstanbul Film FestivaliAndrius BlazeviciusCalle Malagacarmen mauracurry barkerGianfranco RosiHow to Divorce During the WarIldiko EnyediImran PerrettaIshKai StänickeMalaga SokağıMaryam TouzaniMatt JohnsonNicolas WadimoffNirvanna The Band The Show The MovieOBSESSİONOlivier AssayasPompei: Below the CloudsSilent FriendSteven SoderberghThe ChristophersThe Wizard of the KremlinTrial of HeinWho is Still Alive
Fil'm Hafızası

Fil'm Hafızası

YazarınDiğer Yazıları

    98. Oscar Ödülleri: En İyi Uluslararası Uzun Metraj Film Adayları

    98. Oscar Ödülleri: En İyi Uluslararası Uzun Metraj Film Adayları

    2 Mart 2026
    Keşfetmenin Keyfi hosted by Nezaket Erden

    Keşfetmenin Keyfi hosted by Nezaket Erden

    31 Ocak 2026
    2025’te Aklımızda Kalan Filmler

    2025’te Aklımızda Kalan Filmler

    22 Aralık 2025

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Editörün Seçtikleri

98. Oscar Ödülleri: En İyi Uluslararası Uzun Metraj Film Adayları

98. Oscar Ödülleri: En İyi Uluslararası Uzun Metraj Film Adayları

Fil'm Hafızası
2 Mart 2026

Bir Retrospektif: Son On Yılın Yas Sineması

Bir Retrospektif: Son On Yılın Yas Sineması

Serkan Kalender
1 Mart 2026

The Teachers’ Lounge (2023): Bir Sistem Alegorisi

The Teachers’ Lounge (2023): Bir Sistem Alegorisi

Nesrin Karadağ
28 Şubat 2026

O Da Bir Şey Mi (2025): Ben Elitim!

O Da Bir Şey Mi (2025): Ben Elitim!

Tülay Işık Kalafat
21 Şubat 2026

Tekinsiz Evlilik Portresi: Die, My Love (2025)

Tekinsiz Evlilik Portresi: Die, My Love (2025)

Ayşe Yapışık
4 Şubat 2026

  • Hakkımızda
  • Gizlilik Politikası
  • KVKK
  • Çerez Politikası
  • İletişim

Fil'm Hafızası © 2023

No Result
View All Result
  • Fil’m Hafızası – Keşfetmenin Keyfi
  • Hakkımızda
    • Hakkımızda
    • Ekibimiz
    • Gönüllülük İlanları
  • Film Önerileri
    • Aksiyon – Macera
    • Animasyon
    • Belgesel
    • Bilim Kurgu – Fantastik
    • Biyografi – Tarih
    • Drama
    • Erotik
    • Komedi
    • Korku – Gerilim
    • LGBTİ
    • Müzik – Müzikal
    • Romantik
    • Savaş
    • Suç – Gizem
    • Western
  • Sinema Yazıları
    • Ayvalık Film Festivali 2025
    • 32. Altın Koza
    • 44. İstanbul Film Festivali
    • 25. İzmir Kısa
    • Film Analizleri
    • Eleştiri – İzlenim
    • Liste
    • Özel Dosyalar
    • Röportajlar
  • Haberler
  • Kısa Filmler
  • Spotify
    • Podcasts
    • Playlists
  • Etkinlikler
    • Dinner Talks
    • Film Hafızası Akademi
    • Keşfetmenin Keyfi
  • Galeri
    • BiReplik
    • Bunları Biliyor Muydunuz?
    • Etkinlikler
    • Hafızadan Çıkmayanlar
  • İletişim

Fil'm Hafızası © 2023

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Create New Account!

Fill the forms below to register

All fields are required. Log In

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In