Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nde FIPRESCI jürisinin değerlendireceği “Her Biri Ayrı Renk” seçkisinin gösterimleri üçüncü gününde de devam etti. Dünyanın farklı coğrafyalarından kadın yönetmenleri ve kadın hikâyelerini bir araya getiren seçkinin bugünkü programında, Maryam Touzani’nin Fas-İspanya ortak yapımı Málaga Sokağı (Calle Málaga, 2025) ile Anna Fitch ve Banker White imzalı Yo, Aşk Asi Bir Kuştur (Yo, Love Is a Rebellious Bird, 2026) yer aldı. Biri seksenli yaşlarındaki bir kadının hayattan ve arzularından vazgeçmeme mücadelesini Tanca sokakları eşliğinde anlatırken, diğeri kuşaklararası bir dostluk üzerinden yas, hafıza ve hatırlama üzerine son derece kişisel bir yolculuğa çıkıyor. “Her Biri Ayrı Renk” seçkisi, festivalin üçüncü gününde de yaşlılık, kadınlık deneyimi, özgürlük, dostluk ve hayatla kurulan bağlara dair birbirinden oldukça farklı ama bir o kadar da güçlü iki filmi seyirciyle buluşturdu.
Malaga Sokağı (Yön. Maryam Touzani, 2025)
Yaşlı kadınlar uzun yıllar boyunca sinemanın merkezinde kendilerine pek yer bulamadılar. Hikâyeler genç âşıkların, yetişkinlik krizlerinin ya da erkek kahramanların etrafında şekillenirken, belirli bir yaştan sonra kadınların arzuları ve hayattan beklentileri çoğu zaman görünmez kılındı. Son yıllarda ise bu durum değişmeye başladı. Sebastián Lelio’nun Gloria’sı (2013), Maryam Moghadam ve Behtash Sanaeeha’nın Benim Aşk Pastam‘ı (My Favourite Cake, 2024) ve benzeri filmler, yaşlı kadınların da aşkın, arzunun ve yeni başlangıçların öznesi olabileceğini hatırlattı. Málaga Sokağı da bu filmlerle aynı soruyu soruyor: Toplum bir kadının hayatının bittiğine karar verdiğinde, o kadın istenilen kalıplara hapsedilebilir mi?
Pedro Almodóvar sinemasının unutulmaz yüzlerinden Carmen Maura’nın hayat verdiği Maria Ángeles, eşini kaybetmiş, seksenli yaşlarına yaklaşmış bir kadın. Kızı ekonomik zorluklarla mücadele etmektedir ve yıllar önce babasının üzerine yaptığı ama annesinin kırk yıldan beri içinde yaşadığı evi satmak istemektedir. Maria Ángeles’in eşyaları yavaş yavaş elden çıkarılır, huzurevi seçenekleri konuşulur ve sanki hayatının son dönemine ilişkin kararlar onun adına verilmeye başlanır. Maria, ilk başta bütün bunları sessizce kabul edecekmiş gibi görünür. Ancak çok geçmeden anlaşılır ki Maria Ángeles’in henüz pes etmeye niyeti yoktur. Karşımızda yaşlılığın zorluklarıyla mücadele eden bir karakterden çok, yaşamaya devam etmek isteyen bir kadın bulunuyor. Maria Ángeles’in derdi geçmişe tutunmak ya da gençliğini geri kazanmak değil. Hâlâ kendi evinde yaşamak, kendi kararlarını vermek, kendi hayatını sürdürmek istiyor. Bu nedenle hikâye ilerledikçe huzurevinden ayrılıyor, eşyalarını geri toplamaya çalışıyor, para kazanmanın yollarını arıyor ve hayatı yeniden kendi kurallarıyla şekillendirmeye girişiyor.
Bütün bunlar son derece sağlam yazılmış bir karakter sayesinde karşılık buluyor. Maria Ángeles tek bir özelliğe indirgenmiyor. İnatçı, komik, kırılgan, arzularının peşinden giden, kafasına koyduğunu yapan renkli bir kişilik olarak var oluyor. Carmen Maura da bu katmanların her birini olağanüstü bir doğallıkla taşıyor. Film boyunca izleyiciyi ayakta tutan en önemli detay bu performans oluyor. Senaryonun başarısı yalnızca başkarakterle sınırlı değil. Film, yaşadığı evi ve sokağı da hikâyenin bir parçası hâline getiriyor. Antikalarla dolu ev, yılların birikimini taşıyan eşyalar, mahalle esnafı, antikacı ve sokaktaki gündelik hayat hikâyenin dokusuna büyük bir doğallıkla yerleşiyor. Ev ile sokak arasındaki ilişki o kadar güçlü kuruluyor ki bir süre sonra Maria Ángeles’i bu çevreden bağımsız düşünmek mümkün olmuyor. Karakterin hafızası ile yaşadığı mekân iç içe geçiyor. Bu nedenle evin satılması yalnızca maddi bir mesele olarak kalmıyor; bir hayatın, bir hafızanın ve bir yaşam biçiminin tasfiye edilmesi anlamına geliyor.
Filmin hoş sürprizlerinden biri de Tanca’yı ele alış biçimi. Dünya sinemasında Tanca çoğu zaman egzotik bir fon, gizemli bir sınır şehri ya da oryantalist bir merak nesnesi olarak karşımıza çıktı. Málaga Sokağı ise şehre çok daha içeriden bakıyor. Sokaklar, dükkânlar, komşular ve gündelik ilişkiler aracılığıyla Tanca yaşayan bir mahalleye dönüşüyor. Müslümanlarla İspanyollar arasındaki dostluklar ve gündelik temaslar da bu dünyanın doğal parçaları olarak yerini alıyor. Film şehri seyirlik bir dekor olarak kullanmak yerine onun içerisinde yaşayan insanların hayatına odaklanıyor.
Málaga Sokağı‘nı benzer örneklerden ayıran asıl unsur ise cesareti. Yaşlı kadınların arzularından söz eden filmler son yıllarda artmış olsa da çoğu zaman belirli sınırların dışına çıkılmadığı görülüyor. Burada ise kamera yaşlı bedenleri görünmez kılmıyor. Kırışıklıkları, yaşlılık lekelerini ve yılların bıraktığı bütün izleri olduğu gibi kadraja taşıyor. Maria Ángeles’in bedenine utanılacak ya da saklanacak bir şeymiş gibi yaklaşılmıyor. Tam tersine aşkın, arzunun ve cinselliğin gençliğe ait ayrıcalıklar olmadığını güçlü bir açıklıkla savunuyor. Film boyunca kahkahalarla karşılanan bazı sahnelerin aynı zamanda son derece politik bir anlam taşımasının nedeni de bu.
Málaga Sokağı büyük bir başyapıt olma iddiası taşımıyor. Buna rağmen duygusunu, mizahını ve karakterlerini son derece sağlam bir zemine oturtuyor. İyi yazılmış karakterleri, kusursuz oyunculukları, yaşanmışlık hissi veren mekânları ve yaşlı kadınları, onların arzularını hayatın merkezine yerleştiren cesur yaklaşımıyla festivalin en sıcak, en neşeli ve en umut veren filmlerinden biri olarak hafızada yer ediyor.
Yo, Aşk Asi Bir Kuştur (Yön. Anna Fitch ve Banker White, 2026)
Yo, Aşk Asi Bir Kuştur ile ilk karşılaşmam 76. Berlin Film Festivali’nde oldu. Wim Wenders’in jüri başkanlığını üstlendiği yarışma seçkisinde yer alan film, festivalden Gümüş Ayı – Olağanüstü Sanatsal Katkı Ödülü ile ayrılmıştı. Ardından 45. İstanbul Film Festivali’nde Burak Çevik’in küratörlüğünü yaptığı Heyula seçkisinde yeniden karşıma çıktı. Her iki seferde de filmi izleme fırsatını kaçırdım. Bu nedenle 29. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin Her Biri Ayrı Renk programında yer aldığını gördüğümde, bu kez kaçırmamaya kararlıydım. Açıkçası filmden beklentim yüksekti. İzledikten sonra ise rahatlıkla söyleyebilirim ki beklentimin de üzerine çıktı.
Filmin çıkış noktası oldukça sade. Yirmili yaşlarının başındaki Anna ile yetmişli yaşlarındaki Yo, bir ikinci el eşya pazarında tesadüfen tanışıyor. Aralarındaki yaş farkına rağmen kısa sürede yakın bir dostluk kuruyorlar. Ancak Yo’nun ilerleyen yıllarda sağlık durumunun kötüleşmesi ve ardından hayatını kaybetmesiyle birlikte film başka bir yöne evriliyor. Buradan sonra anlatılan şey bir dostluk hikâyesinden çok, kaybedilen bir insanın dünyada nasıl tutulabileceğine dair son derece kişisel bir arayışa dönüşüyor.
Yo filmin merkezinde olmasına rağmen klasik anlamda bir belgesel karakteri değil. Kamera karşısında hayat hikâyesini anlatan bir tanık gibi davranmıyor. Aksine, son derece sivri zekâlı, mizah duygusu güçlü ve kendi fikirlerinden taviz vermeyen bir kadın olarak beliriyor. Hayatının son dönemlerinde olmasına rağmen söyledikleriyle sürekli şaşırtıyor. Hastalık bedenini yavaş yavaş tüketirken zihni bütün canlılığını koruyor. Anna’nın sorularına verdiği cevaplarda hem yılların deneyimi hem de keskin bir ironi hissediliyor. Film boyunca en çok etki bırakan şeylerden biri de bu oluyor. Yo’nun yaşam enerjisi ile bedeninin kırılganlığı arasındaki çelişki.
Kamera zaman zaman son derece mahrem alanlara da giriyor. Yo’nun banyoda olduğu, gündelik ihtiyaçlarını karşıladığı ya da artık iyice güçten düştüğü anlar gizlenmiyor. Buna rağmen film hiçbir noktada sömürücü bir yere savrulmuyor. Bunun temel nedeni de Yo’nun kendi bedenine yaklaşımında yatıyor. Yaşlanmış bedenini saklama, güzelleştirme ya da görünmez kılma ihtiyacı duymuyor. Ölümü yaklaşmış bir insanın bedeniyle kurduğu bu barışık ilişki, filmin en sarsıcı katmanlarından birini oluşturuyor. Bazı sahnelerde gülümseten aynı insan, birkaç dakika sonra yaşlılığın kaçınılmazlığı üzerine düşünmeye zorluyor.
Filmi özel kılan şey ise Yo’nun ölümünden sonra başlıyor. Anna, arkadaşını kaybettikten sonra yasını bir filme dönüştürmekle yetinmiyor. Yo’nun yaşadığı evi üçte bir ölçeğinde yeniden inşa ediyor. Bu maket yalnızca dışarıdan bakılan bir dekor olarak tasarlanmıyor. Eşyaların yeri değiştirilebiliyor, odalar yeniden düzenlenebiliyor. Bir noktadan sonra bu yapı maketten çok başka bir yaşam alanına dönüşüyor. Sanki Anna, kaybettiği arkadaşını başka bir ölçekte yeniden hayata döndürmeye çalışıyor. Anna bir yandan yas tutarken bir yandan yaratıyor. Yo’nun kuklasını yapıyor, evini yeniden kuruyor, eşyalarını yerleştiriyor ve onu zamana karşı korumaya çalışıyor. Yıllar geçiyor, Anna’nın kızı büyüyor, hayat değişiyor; fakat Yo aynı evin içerisinde yaşamaya devam ediyor. Film ilerledikçe bunun bir anma ritüelinden fazlasına dönüştüğü hissediliyor. Anna, sevdiği bir insanı hafızasında korumuyor yalnızca; onun yaşamaya devam edebileceği alternatif bir dünya kuruyor. Bu yaratım süreci zaman zaman şaşırtıcı derecede tanrısal bir boyut da kazanıyor. Maketin içine giren, nesnelerin yerini değiştiren, karakterleri hareket ettiren ve o dünyanın kurallarını belirleyen kişi Anna oluyor. Yo’nun yaşamı başka bir ölçekte yeniden şekilleniyor. Anna’nın böcek bilimci olması da filmin görsel dünyasına beklenmedik bir katkı sağlıyor. Böcekler kimi zaman anlatılan hikâyeleri canlandıran oyunculara dönüşüyor, kimi zaman aile ilişkilerini ya da insan davranışlarını temsil ediyor. Bu bölümler filmin deneysel tarafını güçlendirirken, Yo’nun evinde kurulan mikro evren duygusunu da derinleştiriyor.
Yo, Aşk Asi Bir Kuştur büyük prodüksiyonlu ya da gösterişli bir film değil. Hatta ilk bakışta fazlasıyla kişisel ve küçük görünen bir hikâye anlatıyor. Buna rağmen ortaya çıkan şey son derece nadir rastlanan bir deneyim. Yas, dostluk, yaşlılık, hafıza ve yaratım üzerine kurduğu ilişki o kadar özgün ki film belirli bir kategoriye yerleştirilemiyor. Yo gibi bir insanı kayıt altına almak zaten başlı başına kıymetli bir iş. Onu bir maketin, bir kuklanın ve sinemanın imkânlarıyla zamanın dışında tutmaya çalışmak ise çok daha özel bir çaba. Bu nedenle Yo, Aşk Asi Bir Kuştur sinemasal büyüklüğünden bağımsız olarak değerlendirilmesi gereken, uzun süre hafızadan çıkmayan, son derece kişisel ve eşsiz bir film olarak öne çıkıyor.























