Rose Glass’ın ilk uzun metraj filmi olan Saint Maud (2019) akıllara gelen klasik korku filmlerinden çok daha fazlasıdır. Burada korku teması, spesifik olarak doğaüstü gibi belli unsurlar üzerinden değil, bireyin yalnızlığı, travması ve inanç problemi üzerinden oluşmaktadır. Film, daha önce bir hastanın ölümüne tanıklık eden ve bu olayın ardından hayatını ve zihniyetini manevi anlamda değiştiren hemşire Maud’un, yeni bir hastanın özel bakıcısı olarak çalışmaya başlamasını konu almaktadır. Filmin konusu ilk bakışta, bir hastaya manevi anlamda destek olmaya çalışan dindar bir hemşirenin hikâyesi gibi görünse de ilerleyen sahnelerde, dindarlığı dini saplantılara dönüşen ve gerçeklik algısı bozulan bir kadının hikâyesinin anlatıldığı görülmektedir. Yönetmen, filmin merkezinde din ve travmayı birlikte ele alarak, insan psikolojisini merak uyandıran bir bakış açısıyla detaylı bir şekilde işlemektedir. Bu bağlamda bir insanın yaşadığı travma ve dini inancı aynı zamanlarda ortaya çıktığında, insan psikolojisinin nasıl bozulabileceği sorusunun cevabı filmde çok açık bulunabilmektedir. Yönetmen bu filmde gerilimi, Maud’un yaşadığı dinsel deneyimlerin ilahi gerçeklik mi yoksa psikotik mi olduğu sorusuna net bir cevap vermeyerek oluşturmaktadır.
Travma, her insanın hayatında belirli birtakım olumsuz etkiler bırakmaktadır. Travmanın insan üzerindeki etkileri ise kişiye göre farklılık göstermektedir. Bu farklılıklar, yaş gibi fiziksel özellikler sebebi ile oluşabileceği gibi kişinin dini inançları sebebi ile de oluşabilir. Filmde Maud’un Tanrı ile olan güçlü ilişkisi ve ona olan teslimiyeti tam olarak bu noktadan anlatılmaktadır. Burada dinsel eylemler travma sebebi ile ortaya çıkmış ve bununla nasıl baş edeceğini bilmeyen Maud’un içsel çatışmalarını bastıran bir savunma mekanizması hâline gelmiştir.
Freud, Travma ve Kimlik
Sigmund Freud’a göre insan zihni sadece bilinçten oluşmamaktadır. Ona göre bastırılmış duygular, arzular ve travmalardan oluşan bilinçdışı bir alan da bulunmaktadır. Travma ise bireyin ruhsal olarak baş etmekte zorlandığı olaylar sonucunda ortaya çıkmaktadır. Başa çıkılamayan bu travmatik deneyimler çoğu zaman bastırılarak bilinçdışına gönderilmektedir. Ancak bu alanda bulunan travmatik deneyimler tamamen ortadan kalkmamakta ve farklı davranış ya da birtakım psikiyatrik belirtilerle bireyin hayatında yeniden ortaya çıkabilmektedir. Bu yüzden bilinçdışına itilmiş olaylar ve bastırılan dürtüler, insanın şimdiki düşünce yapısında ve davranışlarında farkında olmadan önemli rol oynamaktadır. Bu sebeple Freud, bireyin davranışlarının ve eylemlerinin salt bilinçli olarak alınmış kararlar doğrultusunda oluşmadığını ifade etmektedir. Filmde Maud’un sıklıkla yaşamış olduğu dinsel deneyimler ve bu bağlamda kendisini cezalandırması, Freud’un bilinçdışı kavramı çerçevesinde değerlendirildiğinde bunun dinle ilgili değil daha çok bastırılmış içsel çatışmaların sembolik bir dışavurumu olduğu görülmektedir.
Filmde Maud’un geçmiş hayatına dair detaylı bilgiler verilmemektedir. Kısmi olarak gösterilen sahnelerden birinde ise izleyici onun kimlik değiştiren biri olduğunu öğrenmektedir. Yönetmen bu noktada filmi noksan bilgilerle devam ettirir. Nitekim Freud’un bastırma kavramı açısından bakıldığında yönetmenin bu anlatım biçimi kendi içinde oldukça güçlü bir anlam taşımaktadır. Çünkü travmatik olaylar da zihinde kendisini tamamen net bir olay akışıyla göstermemekte, tıpkı filmdeki gibi kopuk görüntüler ve ani gelen dürtüler ile kendisini göstermektedir. Filmdeki kopuk görüntüler de izleyiciye Maud’un parçalanmış belleği hakkında ipuçları vermektedir.
Film ilerledikçe Maud’un eski isminin “Katie” olduğu ve yaşadığı olaydan sonra hayatı gibi ismini de tamamen değiştirerek yeni bir kimlik yarattığı anlaşılmaktadır. Bu değişim aynı zamanda Maud’un geçmiş benliğini de geride bırakma girişimidir. Freud’a göre bastırma mekanizması yalnızca belirli anıları bilinçdışına göndermekle sınırlı değildir. Birey, travmanın yarattığı suçlulukla baş edebilmek için zaman zaman tüm kimliğini yeniden yaratmaya çalışabilmektedir. Maud’un dine yönelmesi de bu bağlamda değerlendirilebilir. Yaşadığı travmayı doğrudan yüzleşerek çözümlemek yerine ruhsal benliğini bütünüyle dini kuralların belirlediği yeni bir hayata çeviren Maud, böylelikle geçmiş hayatında hata olarak gördüklerini telafi etme çabası içine girmiştir.
İd, Ego ve Süperego Arasında Sıkışan Benlik
Freud, insan kişiliğini açıklarken ruhsal yapıyı id, ego ve süperego olmak üzere üç temel sistem üzerinden ele almaktadır. Bu üç yapı birbirinden bağımsız değildir; aksine sürekli çatışma hâlindedir. İd, haz ilkesine göre çalışan, dürtülerin ve ilkel arzuların bulunduğu bilinçdışı alandır. Ego, dış gerçekliği dikkate alarak bu dürtüler ile gerçek dünya arasında denge kurmaya çalışan yapıdır. Süperego ise aile, toplum ve ahlaki değerlerin içselleştirilmesiyle oluşan vicdan mekanizmasıdır. Sağlıklı bir ruhsal yapıda ego, id ile süperego arasında denge kurabilmektedir. Ancak bu denge bozulduğunda birey ya dürtülerinin ya da katı ahlaki baskıların etkisi altında kalmaktadır.
Filmde Maud’un ruhsal yapısı incelendiğinde, egonun giderek işlevini kaybettiği ve süperegonun baskıcı yapısının kişiliğin tamamına hâkim olduğu görülmektedir. Film boyunca Maud, kendi isteklerinden çok Tanrı’nın kendisinden beklediğine inandığı görevleri yerine getirmeye çalışmaktadır. O artık kendi adına karar veren bir özne değil, kutsal bir otoritenin emirlerini uygulayan bir aracı hâline gelmiştir. Freud’a göre süperego yalnızca ahlaki kurallar koyan bir yapı değildir; aynı zamanda bireyi sürekli yargılayan, suçlayan ve cezalandıran içsel bir otoritedir. Süperego güçlendikçe bireyin en küçük hatası bile büyük bir suç gibi algılanmaya başlanmaktadır. Maud’un film boyunca kendisini sürekli günahkâr olarak görmesi bu durumun en belirgin göstergelerinden biridir. Gündelik hayatta yaptığı en sıradan davranışlar bile onun zihninde Tanrı’ya karşı işlenmiş suçlar hâline dönüşmektedir. Özellikle Amanda ile geçirdiği zamanlarda yaşadığı en küçük düşünsel sapmalar bile yoğun bir pişmanlık duygusunu beraberinde getirmektedir. Freud, bu tür yoğun suçluluk duygularının çoğu zaman gerçek bir suçtan değil, süperegonun aşırı sertleşmesinden kaynaklandığını ifade etmektedir. Bu durumda birey yalnızca yaptığı davranışlardan değil, aklından geçen düşüncelerden dolayı bile kendisini cezalandırmaya başlamaktadır.
Maud’un bedenine uyguladığı acı verici ritüeller de bu çerçevede değerlendirilebilir. Film boyunca ayakkabısının içine çiviler yerleştirmesi, dizlerini kanatacak kadar uzun süre dua etmesi ve fiziksel acıyı isteyerek sürdürmesi yalnızca dini bağlılığın göstergesi değildir. Freud açısından bu davranışlar, suçluluk duygusunun bedensel cezaya dönüştürülmesidir. Süperego, egoyu sürekli suçlamakta, ego ise bu baskıyı hafifletebilmek için cezayı kendi bedeni üzerinde uygulamaktadır. Böylece fiziksel acı, ruhsal suçluluğun telafisi hâline gelmektedir.
Freud, bireyin her zaman haz aramadığını, bazı durumlarda acıyı da bilinçdışı biçimde tekrar ettiğini ileri sürmektedir. Özellikle yoğun suçluluk yaşayan bireyler için acı çekmek, vicdanı rahatlatan bir işlev görebilmektedir. Maud’un kendisini yaralaması da tam olarak bu noktada anlam kazanmaktadır. Acı çekmek onun için yalnızca bir ibadet değil, aynı zamanda kendisini arındırmanın ve yeniden değerli hissedebilmenin tek yolu hâline gelmektedir. Bu nedenle bedensel acı, filmde dini bir fedakârlığın ötesinde psikolojik bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır.
Amanda karakterinin bir noktadan sonra Maud’un davranışlarını sorgulaması ve onu evinden uzaklaştırması, karakterin kurduğu ruhsal dengenin bozulmasına neden olur. Çünkü Maud’un kimliği artık kurtarıcı rolü üzerine kurulmuştur. Bu rol elinden alındığında yalnızca işini değil, kendisini var eden anlamı da kaybetmektedir. Bu noktadan sonra film, suçluluk duygusunun yerini giderek daha yıkıcı bir dürtüye bırakmaktadır. Maud artık yalnızca geçmişini telafi etmeye çalışan bir birey değil, kendi varoluşunu ancak mutlak bir fedakârlık ve kendini yok etme düşüncesiyle anlamlandırmaya başlamaktadır.
Birey ve Ölüm Dürtüsü
Freud, yaşamın yalnızca haz ilkesine göre işlemediğini, insanın bilinçdışında yaşamı sürdürmeye yönelik dürtülerin yanında, yıkıcı bir dürtünün de bulunduğunu ileri sürmektedir. Freud’un Thanatos ya da ölüm dürtüsü olarak adlandırdığı bu kavram, bireyin kendisine ya da çevresine yönelen yıkıcı eğilimlerini açıklamak için kullanılmaktadır. Ölüm dürtüsü her zaman doğrudan intihar isteği biçiminde ortaya çıkmaz, bazen kişinin kendisini tehlikeye atması, acıyı bilinçli olarak sürdürmesi, bedensel ihtiyaçlarını ihmal etmesi ya da yaşamı değersizleştirmesi şeklinde de kendini gösterebilmektedir. Bu yönüyle Thanatos, filmin psikolojik çözümlemesinde önemli bir yere sahiptir.
Film ilerledikçe Maud’un dini inancı, ruhsal bir dayanaktan çok yaşamın önüne geçen mutlak bir amaca dönüşmektedir. Başlangıçta dua ederek huzur bulmaya çalışan karakter, zamanla tüm varlığını ilahi bir görevi yerine getirmek üzerine kurmaktadır. Günlük yaşamı, sosyal ilişkileri ve mesleki kimliği giderek silinirken geriye yalnızca Tanrı’nın kendisinden istediğine inandığı görevi yerine getirme arzusu kalmaktadır. Bu durum, Freud’un ölüm dürtüsünün dolaylı biçimlerinden biri olarak değerlendirilebilir. Çünkü Maud artık yaşamı sürdürmek için değil, kendisini feda ederek anlam kazanmak için hareket etmektedir.
Freud’a göre bilinçdışında çözümlenemeyen suçluluk duygusu, öznenin yaşam enerjisini giderek tüketebilmekte ve benliği kendisine yönelen yıkıcı dürtülerle baş başa bırakabilmektedir. Film boyunca Maud’un giderek daha az yemek yemesi, kendisini toplumdan soyutlaması, bedensel ihtiyaçlarını ikinci plana atması ve yalnızlığı kutsallaştırması, bu içe yönelen yıkıcılığın farklı görünümleridir. Dışarıdan bakıldığında bunlar güçlü bir inancın göstergesi gibi görünse de psikanalitik açıdan değerlendirildiğinde öznenin yaşamla kurduğu bağın zayıflamaya başladığını göstermektedir.
Bu süreçte Maud’un Tanrı ile kurduğunu düşündüğü iletişim dikkat çekmektedir. Film, bu deneyimleri kesin olarak doğaüstü ya da psikolojik şeklinde tanımlamaz. İzleyici, yaşanan olayları sürekli Maud’un öznel bakış açısından izlediği için onun gördüğü ile nesnel gerçeklik arasındaki sınır giderek belirsizleşmektedir. Freud, psikotik deneyimlerde bireyin dış gerçeklik ile kurduğu ilişkinin zayıfladığını ve bilinçdışındaki arzuların gerçekliğin yerini almaya başladığını ifade etmektedir. Bu açıdan bakıldığında Maud’un ilahi sesler duyduğunu düşünmesi, bedeninde Tanrı’nın varlığını hissettiğine inanması ya da yaşadığı fiziksel duyumları kutsal işaretler olarak yorumlaması, bilinçdışının gerçeklik üzerindeki etkisini göstermektedir.
Özellikle Amanda’nın ölümünden sonra Maud’un ruhsal çözülüşü daha görünür hâle gelmektedir. Onun için Amanda’nın ölümü yalnızca bir hastanın kaybı değildir. Aynı zamanda kendi kurtarıcılık misyonunun başarısızlığa uğraması anlamına gelmektedir. Böylece geçmişte engelleyemediği ölüm ile şimdi yaşadığı kayıp bilinçdışında birleşmekte ve çözülmeyen travma yeniden etkinleşmektedir. Freud’un “tekrarlama zorlantısı” kavramı burada önem kazanmaktadır. Çünkü Maud, geçmişte olduğu gibi bir kez daha kurtaramadığı bir insanla yüzleşmek zorunda kalmaktadır. Bu tekrar, travmanın iyileşmesini değil, daha da derinleşmesini sağlamaktadır.
Amanda’nın ölümünün ardından Maud’un kendisini tamamen ilahi bir görevin taşıyıcısı olarak görmeye başlaması, benliğinin gerçeklikten giderek uzaklaştığını göstermektedir. Artık çevresindeki insanların düşünceleri ya da toplumsal gerçeklik onun için önemini yitirmiştir. Kendisini yalnızca Tanrı’nın iradesine teslim etmiş bir özne olarak görmektedir. Freud’un kuramında bu durum, benliğin gerçeklik ilkesinden uzaklaşarak bilinçdışındaki arzuların egemenliği altına girmesi şeklinde açıklanabilir. Başka bir ifadeyle Maud, kendi iç dünyasında kurduğu anlam sistemini nesnel gerçekliğin yerine koymaya başlamaktadır.
Bu noktadan itibaren film, Maud’un ruhsal yolculuğunu geri dönüşü olmayan bir noktaya taşımaktadır. Onun gözünde kurtuluş artık yaşamın içinde değil, yaşamın sona ermesinden sonra ulaşılabilecek mutlak bir kutsallık olarak şekillenmektedir. Freud’un ölüm dürtüsü kavramı da tam olarak bu dönüşümü açıklamaktadır. Çünkü özne, yaşamı korumaya yönelik dürtülerden uzaklaşarak kendisini yok etmeyi, ruhsal çatışmalarını sona erdirecek nihâi çözüm olarak görmeye başlamaktadır. 
Benliğin Dağılması
Saint Maud’un son bölümünde Maud’un yaşadığı dinsel deneyimler artık yalnızca kişisel inanç düzeyinde kalmaz, bütünüyle dış dünyayı belirleyen mutlak gerçeklere dönüşür. Amanda’nın ruhunun şeytan tarafından ele geçirildiğine inanması ve onu kurtarmanın tek yolunun onu öldürmek olduğunu düşünmesi, gerçeklik ilkesinin büyük ölçüde çöktüğünü göstermektedir. Freud açısından bakıldığında Maud’un bu eylemi bilinçli bir kötülükten değil, bozulmuş gerçeklik algısından kaynaklanmaktadır. Çünkü onun zihninde artık dinsel imgeler ile dış dünya arasında herhangi bir ayrım kalmamıştır. İç dünyasında kurduğu anlam, nesnel gerçekliğin yerini almıştır.
Filmin final sahnesi, Rose Glass’ın bütün anlatısını tek bir görüntü içerisinde özetlemektedir. Maud, kendisini ilahi bir varlığa dönüşmüş, melek kanatlarıyla kutsanmış biri olarak görmektedir. İzleyici birkaç saniye boyunca onun gördüğü bu dünyaya ortak olur. Ancak filmin son karesinde bu sanrının yerini yakıcı gerçeklik alır ve Maud’un bedeninin sıradan bir insan bedeni gibi acı içerisinde yandığı görülür. Yönetmenin yalnızca birkaç saniyelik bu geçişi, Freud’un gerçeklik ile sanrı arasındaki ayrımını çarpıcı biçimde görünür kılmaktadır. Çünkü izleyici de kısa süreliğine Maud’un öznel gerçekliğine inanır, ardından nesnel gerçeklikle yüzleşir. Böylece film, psikotik deneyimin yalnızca karakter tarafından değil, izleyici tarafından da kısa süreliğine deneyimlenmesini sağlamaktadır.
Saint Maud, psikolojik gerilimi dinsel imgelerle birleştiren ve travma, suçluluk, bastırma ve kimlik inşası gibi kavramları psikanalitik açıdan tartışmaya açan çok katmanlı bir anlatıdır. Yönetmen, filmin son karesinde izleyiciyi tek bir an içerisinde sanrıdan gerçeğe geçirerek, ruhsal çözülmenin ne kadar kırılgan bir zeminde ilerlediğini göstermektedir. Bu yönüyle film, Freud’un insan zihnine ilişkin ortaya koyduğu temel düşünceleri sinemasal anlatıya başarıyla taşıyan, dini, psikopatolojiyi ve travmayı birbirinden bağımsız olgular olarak değil, aynı ruhsal yapının iç içe geçmiş parçaları olarak ele alan güçlü bir psikolojik çözümleme sunmaktadır.
KAYNAKÇA
Sevinç, K. (2019). Freudyen Psikolojide Bilinçaltı ve Bilinçdışı Kavramları Arasındaki Benzerlikler ve Farklılıklar.
Özmen, E. (2023). Ölüm Dürtüsünün Dolambaçları: Haz ve Zevk.
Yıldırım, O., Kumcağız, H. (2022). Psikodinamik Yaklaşıma Göre İnsan Davranışının İncelenmesi.
Yalçın, Ç., Öztürk, E. (2018). Travma Sonrası Zamanın Donması ve Travmanın Nesiller Arası Aktarımı.

























