Dünya prömiyerini Berlinale’nin Forum bölümünde yapan Banu Sıvacı imzalı Günyüzü ile ilk kez Tallinn Black Nights Film Festivali’nde gösterilen Ali Vatansever’in Bir Arada Yalnız filmi, kayıp karşısında yaşamayı sürdürmeye çalışan insanlara bakıyor. Sıvacı, yıllardır saklanan bir ölümün izini süren kadını izlerken Vatansever, yaklaşan ölümle baş etmeye çalışan bir aileye yöneliyor. İki filmde de karakterlerin arayışı, çevrelerindeki sessizlikleri ve tutunma biçimlerini görünür kılıyor. 33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali finalistlerinden olan her iki filmi yakından inceleyeceğiz.
Günyüzü (Yön. Banu Sıvacı, 2026)
Banu Sıvacı, Güvercin’in (2018) ardından ikinci uzun metrajı Günyüzü’nde yeniden taşraya bakıyor ancak bu kez hikâyesinin merkezine yıllar önce doğduğu yerden ayrılmış, şehirde kendine başka bir hayat kurmuş bir kadını yerleştiriyor. Müzisyen Suna’nın yeğeninin düğünü için köyüne dönmesiyle başlayan film, geçmişte bırakıldığı düşünülen bir kaybın hâlâ ne kadar canlı olduğunu yavaş yavaş açığa çıkarıyor. Suna’nın kaybettiği kız kardeşinin başına ne geldiğini öğrenme ısrarı, aile içinde ve köyde uzun zamandır korunan sessizliği bozarken kişisel bir hesaplaşmayı kolektif bir suskunluk meselesine dönüştürüyor.
Türkiye sinemasının oldukça aşina olduğumuz taşraya dönüş hikâyelerinden biriyle karşı karşıyayız aslında. Günyüzü’nün bu tanıdık hattı farklılaştırdığı yerlerden biri, dönüşü güçlü bir kadın karakterin deneyimi üzerinden kurması. Suna köye ait olduğu kadar artık oraya yabancı da. Yıllar içinde kendisine başka bir yaşam ve kimlik inşa etmiş olmasına rağmen geçmişiyle arasındaki bağ kopmuş değil. Köyde kalmaya devam edenler unutmayı ya da en azından susmayı seçerken Suna’nın hatırlamakta ve soru sormakta ısrar etmesi, filmin temel gerilimini yaratıyor. Böylece geçmiş, geride bırakılmış bir zaman olmaktan çıkıp bugünün ilişkilerini belirlemeyi sürdüren bir şeye dönüşüyor.
Selva Erdener’in Suna’ya kattığı kendine özgü varlık filmin bu tarafını güçlendiriyor. Bir oyuncudan ziyade opera sanatçısı olarak tanıdığımız Erdener’in müzikle kurduğu ilişkinin karakterin yaşamına da taşınması, performansa farklı bir doğallık kazandırıyor. Suna’nın dışarıdan güçlü görünen hâliyle geçmiş karşısındaki kırılganlığı arasındaki mesafeyi abartıya kaçmadan taşıyor. Süleyman Kabaali’nin canlandırdığı Ayhan ise daha yoğun ve içe dönük performansıyla bu dünyayı tamamlıyor.
Sıvacı’nın ilk filminden itibaren belirginleşen asıl gücü ise yine görüntülerde ve mekânla kurduğu ilişkide ortaya çıkıyor. Doğa, hayvanlar ve insan bedenleri anlatının çevresini süsleyen unsurlar olarak kalmıyor, filmin ruh hâlinin bir parçasına dönüşüyor. Yönetmen karakterlerin geçmişini uzun açıklamalarla anlatmak yerine mekânlara, bakışlara ve sessizliklere alan açıyor. Bu nedenle Günyüzü zaman zaman dramatik olay örgüsünü geri çekerek atmosferin belirlediği dingin bir ritme teslim oluyor. Filmin sabır isteyen tarafı da etkileyici olduğu yer de büyük ölçüde burada.
Şehirde kendi hayatını kurmuş Suna’nın köye dönüşü, sınıfsal ve kültürel hareketliliğin insanın geçmişiyle ilişkisini kendiliğinden ortadan kaldırmadığını gösteriyor. Suna başka bir dünyaya geçmiş olsa da geride bıraktığı hikâyenin dışına çıkamıyor. Sıvacı da bu çatışmadan büyük yüzleşmeler üretmek yerine hafıza, aidiyet ve unutma arasındaki gerilime bakıyor. Günyüzü, geçmişin üzerini örtmenin onu ortadan kaldırmadığını, bazen yıllar sonra geri dönen tek bir kişinin bütün bir topluluğun suskunluğunu bozabileceğini sakin ama ısrarlı bir anlatıyla hatırlatıyor.
Bir Arada Yalnız (Yön. Ali Vatansever, 2025)
Ölümün yaklaştığını bilmek, onu kabullenmeye yetmiyor. Ali Vatansever, Bir Arada Yalnız’da ölümcül hastalığın gölgesindeki üç kişilik bir aileyi izlerken tam da bu kabullenememe hâlinin peşine düşüyor. Abdi, Reyhan ve oğulları İzzet aynı evin içinde aynı gerçekle karşı karşıyalar fakat her biri dayanabilmek için kendine başka bir çıkış yolu yaratıyor. Din, alternatif şifa yöntemleri ve sanal gerçeklik ilk bakışta birbirinden oldukça uzak alanlar gibi görünse de filmde aynı ihtiyacın farklı karşılıklarına dönüşüyor: Katlanılması mümkün olmayan bir gerçekliğin yerine, hiç değilse bir süreliğine yaşanabilecek başka bir gerçeklik koymak.
Bir zamanlar futbolcu olan İzzet, kanserin son evresinde ve tıbbın yapabileceği bir şey kalmadığı için evine gönderilmiş. Odanın ortasına kurulan hasta yatağı, yaklaşan ölümü, ailenin gündelik hayatının tam merkezine yerleştiriyor. Reyhan bitkilere, kürlere ve alternatif tedavilere sarılırken bu arayışlarını sosyal medyada paylaşmaya başlıyor. Abdi ise uzun süredir mesafeli olduğu dine dönüyor, medreseye gidiyor, cevaplar arıyor. İkisinin de inandıkları şeylerden bütünüyle emin olmadıklarını hissetmek filmin en acı taraflarından biri. Çare bulduklarına inandıkları için değil, çaresizliği olduğu gibi kabul edemedikleri için devam ediyorlar. Vatansever böylece yasın henüz ölüm gerçekleşmeden başladığı, umutla inkârın birbirine karıştığı oldukça kırılgan bir aile hâli kuruyor.
İzzet’in kaçış alanı ise sanal dünya. VR gözlüğünü taktığında hasta yatağından, bedeninden ve ölümün giderek daralttığı fiziksel dünyadan uzaklaşabiliyor. Burada tanıştığı genç kadına duyduğu ilgi de İzzet’in dışarıdan görünen dinginliğinin altında hâlâ güçlü bir yaşama arzusunun bulunduğunu açığa çıkarıyor. Dokunmak, âşık olmak, başka bir bedene yaklaşmak istiyor. Bu nedenle filmin sanal gerçeklik kullanımı teknolojik bir gösteriden çok daha fazlasına karşılık geliyor. Abdi’nin inancı ve Reyhan’ın şifa arayışları gibi İzzet’in VR dünyası da gerçekliğin karşısına dikilen alternatif bir anlam alanı. Üç karakterin birbirinden farklı kaçışları aynı çaresizlikte buluşuyor. Hastalıkla birlikte ailenin alıştığı hayatın güvenceleri birer birer anlamını kaybederken modern dünyanın sunduğu farklı tutunma biçimleri aynı evin içine doluşuyor. Sosyal medya, teknoloji, alternatif şifa pratikleri ve geleneksel inanç yan yana geliyor. Film bunlardan herhangi birini doğru çıkış yolu olarak işaretlemekten kaçınıyor. Hepsi ölüm karşısında kontrolünü kaybeden insanların yeniden bir şeylere hükmedebildiklerini hissetme çabasının parçası hâline geliyor.
Vatansever bu sıkışmışlığı mekân üzerinden de sürekli diri tutuyor. Ailenin yaşadığı toplu konutun yirminci katındaki ev karanlık ve havasız. Dışarı çıktığımızda ise beklenen ferahlama gelmiyor. Balkonun ötesinde birbirinin benzeri yapıların oluşturduğu başka bir kuşatılmışlık var. Erdem Helvacıoğlu’nun müziği bu atmosferin duygusal yükünü artırırken Fatih Al, Esra Kızıldoğan ve Onur Gözeten üç farklı baş etme biçimini aynı çaresizlik duygusunda buluşturuyor. Filmin yoğunluğu zaman zaman yorucu bir noktaya ulaşsa da Vatansever’in zaten seyircisini rahatlatmak gibi bir niyeti olmadığı açık.
Tam tersine, filmin en etkileyici anları karakterlerin bu ağırlıktan kısa süreliğine kaçabildikleri yerlerde ortaya çıkıyor. Reyhan’ın birden evi toparlamaya, yemek hazırlamaya ve insanları çağırmaya başlaması, Abdi’nin oğlunu yanına alıp yola çıkması ya da İzzet’in sanal dünyada başka bir bedene ve hayata yaklaşması aynı dürtünün farklı ifadeleri. Finalde ölümün dansla karşılandığı an ise filmin başından beri birbirinden ayrı yönlere savrulan bu arayışları aynı düzlemde buluşturuyor. Bir Arada Yalnız, ölümün kendisinden çok, ölümün kesinliği karşısında yaşamaya devam edebilmek için ürettiğimiz inançlara, yanılsamalara ve küçük kaçışlara bakıyor. Belki de filmin en sert tarafı, insanın bazen inandığı için tutunmadığını, tutunabilmek için inanmaya ihtiyaç duyduğunu hissettirmesinde yatıyor.
























