Yönetmenliğini Don Mckellar’ın yaptığı Last Night (1998), dünyanın son gününde ölecekleri gün ile karşı karşıya gelen insanların, geriye kalan altı saatlerinde yaşama dair bakış açılarını/ duygularını, bireysel ve toplumsal yönden işlemektedir. Ölüm ve hayatın anlamına yönelik salt bir bakış açısı göstermek yerine birden fazla perspektif sunarak izleyiciye çoklu bir pencere açan Last Night, bu yönü ile postmodern bir yaklaşım sergilemektedir. Birden fazla perspektif demek birden fazla hayat demektir. Dolayısıyla film, bir olay örgüsü üzerinden işlenmek yerine birçok olay örgüsü sunarak izleyiciyi sorgulatan ve de meraklandıran bir tema ile ilerlemektedir. Aynı zamanda izleyiciyi karakterlerin iç dünyasına da yakından tanıklık ettirerek kolay bir anlatım sunarken, soğuk renkli görüntüsüyle de ölüm olgusunu zihinden çıkarmaya izin vermemektedir. Filmde bu görsellikle yaratılan atmosfer, sadece estetik bir görüntü olmaktan ziyade, ölümün ne kadar kaçınılmaz olduğunu hatırlatan varoluşsal bir zemin oluşturma amacı taşımaktadır.
Film, dünyanın son günü olmasının nedenine değil, insanların yaşamlarının son günlerindeki duygu, düşünce ve eylemlerine odaklanmaktadır. Ölüm olgusu kaçınılmaz bir gerçek olduğundan, insanlar herhangi bir sorgulamaya girmek yerine, iç dünyalarına ve arzularına yönelmektedirler. Karakterlerin, dünyanın son gününde ne hissettikleri ve ne yapmak istedikleri birbirinden farklılık göstermektedir. Bu, rölativist yaklaşımla yorumlanabilmektedir. Ölüm mutlaktır fakat doğru mutlak değildir, görelidir ve kişiden kişiye değişkenlik göstermektedir. İnsanların sahip olduğu değerler, hakikatler ve ilkeler de görelidir. Bu sebeple karakterlerin, dünyanın son gününe tepkileri, rölatif bakış açısıyla ortaya çıkmış ve o günü nasıl yaşayacaklarının temasını oluşturmuştur. Nitekim her yaşam farklı bir deneyimdir. Bu sebeple eylemlerin farklılığı da kaçınılmaz olmaktadır. Fakat bu noktada karakterlerin eylemleri fark etmeksizin tek bir noktaya değinilmektedir, o da ölüm olgusudur. Bütün eylemler, ölüm olgusu ile ilişkilendirilmektedir. Yaşamın son gününde insanlar hayatın anlamı arayışı içindeyken, ölüm ile insanın eylemi arasında kuvvetli bir neden-sonuç ilişkisi kurulmaktadır. Aradaki bu ilişki, insanın kendi varlığını ancak bir sonun gelmesi gerçeği ya da düşüncesi üzerinden sorgulamaya başlayıp kavrayabildiğini göstermektedir. Nitekim Heidegger’in ölüm felsefesine baktığımızda da ölüm ile yüz yüze gelen insanın yaşamın anlamını merak etmesi ve dolayısıyla bu anlam arayışına istemsizce girmesi de kaçınılmaz olmaktadır. Filmde, insanın eylemi gibi ilişkiler, ahlak, sosyal normlar ve arzular gibi kavramlar da yine ölüm kavramı üzerinden işenmiştir.
Martin Heidegger’in ölüm felsefesine baktığımızda, ölüm ile yüz yüze gelen insanın hayatın anlamını merak etmesi ve bu anlam arayışına istemsizce girmesi kaçınılmaz bir durum olmaktadır. Heidegger’e göre insan, “ölüme-doğru-varlık”tır (Sein-zum-Tode) ve bu durum insanın varoluşunun en temel belirleyicisidir. Ölüm bu noktada sadece biyolojik bir son değil, aynı zamanda insanın kendi varlığını anlamlandırmasını sağlayan ontolojik bir sınır olarak görülebilmektedir. Bu bağlamda filmdeki her karakter, ölümün gerçekliği karşısında kendi varoluşunu yeniden tanımlamaya çalışmaktadır. İnsanın eylemi ile ölüm olgusu birbiriyle kuvvetli bir şekilde eşleştirilip işlenirken normlar, arzular ve seçimler de bu varoluşsal yüzleşme üzerinden yeniden şekillenmektedir. Bu noktada ölüm filmde, bir yok oluştan ziyade, farkındalık alanı olarak ortaya çıkmaktadır.
Film Patrick’in kendi evinde yalnız başına yerde yatmasıyla başlamaktadır. Burada Patrick, öleceği günü yalnız kalarak, kendi başına geçirmek isteyen bir insan gibi görünmektedir. Fakat aslında daha önce eşini kaybetmiş biri olarak o anıların ve yaşanmışlıkların içinde hâlâ eşiyle berabermiş gibi hissetmek istediği için son saatini evinde yalnız geçirmek istediği anlaşılmaktadır. Patrick’in bu tercihi, onun geçmiş ile kurduğu bağın henüz tamamlanmadığını ve varoluşunu ise bu eksiklik üzerinden sürdürdüğünü göstermektedir. Heidegger açısıdan bakıldığında bu durum, bireyin kendi zamansallığı içinde geçmiş, şimdi ve gelecek arasında kurduğu ilişkinin bir yansımasıdır. Bu noktada Patrick, geçmişin izlerini taşıyarak ölümle yüzleşmektedir. Patrick’in annesi ve babası ise onun aksine, hayatın bu son gününü gayet soğukkanlı bir şekilde geleneksel aile yemeği yiyerek geçirmek istemektedir. Bu aile yemeği daveti son kez yemek yemek üzere verilirken, yemekte büyükanneye sağlığına dikkat etmesi adına ayrı bir yemek verilmesi, davetin taşıdığı amaç ve ölüme olan inanç açısından büyük bir tezatlık oluşturmaktadır. Burada inanç ile inançsızlığın bir arada olması açıkça göze çarpmaktadır. Bu durum aynı zamanda bireyin ölüm gerçeğini tam anlamıyla içselleştirememesiyle de ilişkilendirilebilmektedir. Heidegger’in “herkes” kavramı açısından bakıldığında bu tür davranışlar, bireyin özgün varoluşundan kaçıp gündelik alışkanlıklara sığınması olarak değerlendirilmeye açıktır. Filmdeki bu yemek sahnesinde de olduğu gibi ölümün kesinliği karşısında bile gündelik pratiklerin sürdürülmeye devam edilmesi, varoluşsal yüzleşmeden kaçınmanın bir göstergesidir.
Heidegger’e göre ölümle yüzleşen bir insan, başkalarının beklentilerinden sıyrılarak kendi özüne daha çok yaklaşmaktadır. Bu bağlamda filmde bazı karakterlerin arzularına yönelerek son saatlerini kendi istekleri doğrultusunda yaşaması, onların asıl varoluş amaçlarına yaklaşma çabası olarak yorumlanabilmektedir. Aynı zamanda bu durum ölüm bilincinin birey üzerindeki etkisini de açıkça göstermektedir. Ancak bu öze dönüş her zaman bilinçli değildir çünkü bazı karakterler bu özgürlüğü anlamlı bir şekilde kullanırken bazıları ise yönsüzlük içinde kaybolmaktadır. Bu da ölümün her bireyde aynı etkiyi yaratmadığını göstermektedir. Örneğin Sandra karakteri ölüm karşısında adeta bir paradoks içindedir. Ölümü soğukkanlılıkla bekleyemeyecek kadar korkak olan Sandra, ölüm için sayılan geri sayım dolmadan kocası ile birbirini vurmaya karar verecek kadar da radikal bir noktaya gelmektedir. Yaşantısına, kendisinin son vermesi, hayattan alınan intikam gibi görülmektedir. Aslında ölüm korkusunun yaşattığı bir nevi şokun etkisinde olan Sandra, sadece korkusunu daha erken sonlandırmaya çalışmaktadır. Bu durum, insanın ölüm karşısındaki kaygısının onu nasıl uç noktalara sürükleyebileceğini göstermektedir. Bu nokta Heidegger’in kaygı kavramı ile ilişkilendirilebilir. Ona göre kaygı, insanı uyandıran ve asıl varoluşa çağıran bir şeydir. Varoluşsal kaygı yaşayan bir insan kendi varlığının farkına vararak onu kontrol etme arayışına girmektedir. Bu bağlamda Sandra’nın bu davranışı, ölümün kaçınılmazlığı karşısında, hiçliğinin farkına varmış biri olarak bu durumu kontrol altına almaya çalışan birinin çabasını göstermektedir. Bu çaba, onun ölüm karşısındaki çaresizliğini görünür kılmaktadır.
Her insanın olaylara karşı bakış açısı nasıl farklılık gösterebiliyorsa ölüme karşı olan bakış açısı da değişkenlik göstermektedir. Dolayısıyla ölümle başa çıkma çabaları da mutlak bir şekilde değişkenlik içermektedir. Yine farklı bir bakış açısına sahip olan karakterlerden biri olan Craig’in yaşamının son saatlerini cinsel dürtülerini dinleyerek, yeni haz ve fanteziler deneyimlemeye harcadığı görülmektedir. Dünyanın sonunun gelmesine ramak kala ölümün gerçekliği ile yüzleşemeyen Craig, bu büyük boşluğu haz üzerinden bastırmaya çalışmaktadır. Ancak yaşadığı ilişkilere bakıldığında bu boşluğu “haz” ile bile dolduramamaktadır. İnsanlara karşı samimiyetten uzak olması onun aidiyet kurmakta zorlanan bir karakter olduğunu göstermektedir. Bu yüzden kendisini sürekli yeni arayışların içinde bulmaktadır. Ölüm ile yüzleşen insanın hayatını sorgulamaya başlaması gibi Craig de bir sonun yaklaşmasıyla beraber bastırdığı bütün cinsel arzularını daha da açığa çıkarmaktadır. Fakat bu haz arayışının, onun boşluğunu tamamlayan bir parça değil de yine ölüm kaygısının ortaya çıkardığı bir kaçış çabası olduğu görülmektedir. Bu noktada insanın, ölümü anlamlandırmaya çalışmak yerine bu düşünceyi bastıracak daha güçlü duygu ve eylem arayışına girdiği görülmektedir.
Geri sayım bütün toplumun duyacağı şekilde sokaklarda yankılanmaktadır. Bu geri sayım bazı kesimlerde ahlaki ve vicdani açıdan insanı sarmalayıp iyiliğe yöneltirken bazı kesimlerde ise kötülüğe yöneltici bir durum ortaya çıkarmaktadır. Ölümün yaklaşmasıyla birlikte toplumsal düzenin zayıflaması, bireyin kendi varoluşuyla baş başa kalmasına neden olmaktadır. Nitekim Heidegger’e göre de ölüm bireysel bir deneyimdir ve hiç kimse bir başkasının yerine bu deneyimi yaşayamaz. Bu nedenle kalabalık içinde yaşanan bu deneyim, aslında derin bir yalnızlık duygusu içermektedir. Filmde bu yalnızlık hissi karakterlerin eylemleri ve tercihleri üzerinden oldukça güçlü bir şekilde yansıtılmaktadır. Toplumsal düzenin ortadan kalktığı bir toplumda insanların yaşadığı ölüm korkusu ve içsel boşluk gibi duygular, bireyi sapmaya uğratabilmektedir. Bu noktada Durkheim’in anomi kuramına baktığımızda anomi; toplumdaki sosyal bağların kopması ve kaos oluşması anlamına gelmektedir. Ona göre sapma ve suç olgusu birlikte ele alınmaktadır. Filmin işleyişinde de görüldüğü üzere toplumsal sapma ile ahlaki değerler ortadan kalkarken suç olgusu ortaya çıkmaktadır. Çünkü ölüm, bazıları için yıkım anlamına gelirken, bazıları için ise arınma anlamına gelmektedir. Sapmaya uğraşmış bu toplumda da ölüm, bir nevi özgürlüktür. Fakat bu özgürlük bazı insanlar için ölmeden başlamıştır. Özgürlük düşüncesi insanları harekete geçirmiş ve böylelikle sosyal normlar tamamen ortadan kalkmıştır. Öleceğini bilen birçok insan acımasızlaşmaktadır. Kendini özgür hisseden insanlarla beraber düzen tamamen ortadan kalkmış, kuralsızlık ortaya çıkmıştır. Kendilerine her şeyi hak görmeye başlayan insanlar hırsızlığa ve cinayete teşebbüs ederek, kötü olan her şeyi deneyimlemeye çalışmaktadır. Etik denen şey önemsizleşmiştir. Çünkü bu özgürlük insanlara cesaret vermiş ve yaşanan kaosu da beraberinde getirmiştir. Last Night, bu noktada bireyin kimliğini, inancını ve ahlakını derinden sorgulayarak, eylemlerini açıkça göstermektedir.
İnsanın anlam arayışı her zaman için mantık çerçevesi içinde sonuçlanmayabilmektedir. Buna filmden bir örnek olarak, sokakta kaos oluşmasına neden olan insanlardan birinin, kendi evinde yemek yiyen bir adamı öldürmesi verilebilmektedir. Bu karakter, hayatın anlamını ararken kaybolmuş ve ortaya çıkan bu boşluğu da normların ortadan kalktığı bir toplumda, ahlak sınırlarının tamamen dışında bir güç gösterisi yaparak doldurmaya çalışmaktadır. Ölümün gerçek ve güçlü bir kavram olduğunun farkında olan bir insanın, ölüm karşısında zayıflık hissetmesi normaldir ancak ortaya çıkan bu zayıflığı şiddetle doldurmaya çalışması da normalden oldukça uzaktır. Buna karşılık olarak yemek yiyen adamın gündelik bir eylem içinde ölmesi ise yaşamın sıradanlığı ile ölümün kaçınılmazlığını aynı sahnede birleştirerek oldukça çarpıcı bir tezat oluşturmaktadır.
Film çoklu bir perspektif sunduğundan dolayı bunun tam tersi de gösterilmektedir. Kimi insanın son dakikalarını yaşaması, içinde hırs ve öfke uyandırırken kimi insanın içinde de naiflik ve dürüstlük uyandırmaktadır. Bu noktada doğalgaz şirketinde çalışan iki iş arkadaşın birbirlerine iyi davranması ve buna şaşırmaları dünyanın sonu geldiğinde birtakım hırsların bırakıldığı ve de daha dürüst ve samimi biri olunabildiğini kanıtlamaktadır.
Filmde zaman kavramı büyük bir öneme sahiptir. Dünyanın sona ermesine ne kadar zaman kaldığını sokakta adeta bir maraton koşucusu edasıyla koşan bir kadın yüksek sesle söyleyerek duyurmaktadır. Zaman ile ölümün bu sahnede birleştirilerek anlatılması, zamanın ne kadar hızlı geçtiğinin bir göstergesi olarak oldukça manidar görünmektedir. Ayrıca dünyanın son günündeki son saatleri koşarak geçirmek de yine kaygıyla bağlantılı olarak bir nevi ölümün kendisine gelmesini beklemek yerine ölüme ulaşmaya çalışma çabası olarak yorumlanabilmektedir. Heidegger’e göre insan varlığı zamansaldır ve bu zamansallık da ölümle sınırlıdır. Bu bağlamda insanın zamanın farkına varabilmesi bir bakıma ölümün de farkına varabilmesi demektir. Böylelikle aslında bu koşu sahnesinin fiziksel bir eylemden ziyade varoluşun sona ermeye başlamasının sembolik bir ifadesi olduğu söylenebilmektedir.
Hem Patrick’in yalnızlığı hem de onun duygusal boşluğu ile başlayan Last Night, Patrick’in Sandra ile öpüştüğü son sahneyle beraber Patrick’in yalnızlığı ve film sonlanmaktadır. Heidegger açısından bakıldığında bu durum, insanın ölüm karşısında bile anlam yaratma kapasitesine sahip olduğunu göstermektedir. Nitekim bu son ile de izleyiciye, ölüm anında bile, insanın son anlarına yeni anlamlar yükleme çabası, küçük bir temas üzerinden incelikle gösterilmektedir.
KAYNAKÇA
Yıldız, A. (2018). Ahlaki Rölativizm Eleştirisi.
Karakaya, T. (2003). Martın Heıdegger Felsefesinde Ölüm Problemi.
Özcan, U. (2022). Sosyolojide Toplumsal Değer ve Norm Kavramlarına Yeniden Bir Bakış.
Salur, B. (2021). Heıdegger’de Otantiklik- Zamansallık İlişkisi.























