Antik mitlerde Bellerophon’un Pegasus’a binip tanrıların katına yükselme arzusu, insanın sınırlarını aşma tutkusunun en çarpıcı alegorilerinden biridir. Ancak bu yükseliş arzusu, aynı zamanda kaçınılmaz bir düşüşü de içinde taşır. Hybris —yani ölçüsüz kibir— insanı tanrılarla aynı hizaya koymaya çalıştığı anda trajedi başlamasıdır. Sinema, bu kadim anlatıyı modern dünyaya taşıyarak farklı mesleklerden, farklı arzulara sahip karakterler üzerinden aynı soruyu sorar: İnsan ne zaman fazla yükselir?
Bu listedeki filmler, kendi Pegasus’unu yaratmaya çalışan karakterlerin hikâyelerini ele alır. Kimi bilimle, kimi sanatla, kimi güç ve para ile yükselir. Ama her biri, zirveye ulaştığı anda aslında düşüşün başladığını fark eder. Çünkü yükseklik burada bir başarı değil, bir yanılsamadır ve o yanılsama çöktüğünde geriye yalnızca yıkım, yalnızlık ve kaçınılmaz bir yüzleşme kalır.
The Killing of a Sacred Deer (Yön. Yorgos Lanthimos, 2017)
Lanthimos’un soğuk, steril ve neredeyse mekanik dünyasında, modern bir cerrah figürü antik trajedinin tam ortasına yerleştirilir. Kusursuz görünen bir hayatın içindeki küçük bir çatlak, Barry Keoghan’ın canlandırdığı karakterle kurulan tekinsiz ilişkiyle büyümeye başlar. Cerrahın kontrol ve rasyonaliteye dayalı dünyası, açıklanamayan bir lanetin içine çekildikçe, aslında onun başından beri kendini “tanrısal” bir konumda gördüğünü fark ederiz.
Film ilerledikçe mesele yalnızca bir suç ve ceza ilişkisi olmaktan çıkar; bir tür ritüelistik hesaplaşmaya dönüşür. Cerrahın bir kurban seçmek zorunda kalması, onu yalnızca etik bir çıkmaza değil, mitolojik bir yazgıya sürükler. Euripides’in dünyasındaki gibi, bireysel hata kolektif bir lanete dönüşür. Lanthimos burada modern insanın “ben kontrol ederim” yanılgısını paramparça ederek, Bellerophon’un düşüşünü bir ameliyathane soğukluğunda yeniden kurar.
Fitzcarraldo (Yön. Werner Herzog, 1982)
Brian Sweeney Fitzgerald’ın hayali, Amazon’un ortasında bir opera binası kurmaktır; yani medeniyeti doğanın en vahşi noktasına taşımak. Ancak bu hayalin gerçekleşmesi için giriştiği çaba—bir gemiyi dağın üzerinden taşımak—insanın doğaya karşı açtığı absürt ve devasa bir meydan okumaya dönüşür. Herzog, bu süreci yalnızca anlatmaz, neredeyse belgesel gerçekliğiyle izleyicinin bedenine yükler.
Fitzcarraldo’nun hikâyesi, azim ile kibir arasındaki o ince çizgide yürür. Başlangıçta romantik bir hayal gibi görünen şey, zamanla doğaya karşı bir tahakküm arzusuna evrilir. Bu noktada karakter, yalnızca bir hayalin peşinden koşmaz; adeta tanrısal bir düzeni zorlamaya başlar. Bellerophon’un göğe yükselirken taşıdığı o büyüleyici cesaret, burada tehlikeli bir saplantıya dönüşür. Film, başarının kendisini değil, o başarı uğruna ödenen görünmez bedelleri hissettirir.
There Will Be Blood (Yön. Paul Thomas Anderson, 2007)
Daniel Plainview’un hikâyesi, klasik bir Amerikan rüyası anlatısı gibi başlar: çalışkanlık, hırs ve zekâyla zirveye ulaşan bir adam. Ancak bu yükselişin altında sürekli büyüyen bir boşluk vardır. Plainview’un insanlarla kurduğu her ilişki, aslında bir araçtan ibarettir; güven, sevgi ve bağlılık gibi kavramlar onun dünyasında giderek anlamını yitirir.
Filmin ilerleyişi, bu yükselişin aslında bir içsel çöküşle paralel ilerlediğini gösterir. Plainview ne kadar güçlenirse, o kadar yalnızlaşır; ne kadar zenginleşirse, o kadar insanlıktan uzaklaşır. Finalde ulaştığı malikâne, bir zaferin değil, bir sürgünün mekânıdır. Bellerophon’un Olimpos’a ulaşamayıp dünyaya mahkûm edilmesi gibi, Plainview da kendi yarattığı zirvede hapsolur. Bu yüzden film düşüşün her zaman aşağıya doğru olmadığını; bazen en yukarıda başladığını hatırlatır.
Icarus (Yön. Bryan Fogel, 2017)
Başlangıçta kişisel bir deney olarak yola çıkan hikâye, kısa sürede uluslararası bir skandala dönüşür. Spor dünyasında performansı artırma arzusu, bireysel sınırları aşmanın ötesine geçerek sistematik bir manipülasyon mekanizmasına evrilir. Bu noktada film, yalnızca bir doping meselesini değil, modern dünyanın başarı takıntısını sorgulamaya başlar.
Adını Icarus’tan alan belgesel, güneşe fazla yaklaşmanın bedelini çok katmanlı bir şekilde anlatır. Buradaki düşüş yalnızca sporculara ait değildir; devletler, kurumlar ve ideolojiler de bu çöküşün parçası hâline gelir. Gerçek ile kurgu arasındaki sınırın silikleştiği bu anlatı, modern çağda hybris’in ne kadar geniş bir alana yayılabileceğini gösterir. Yükselme arzusu burada bireysel değil, kolektif bir trajediye dönüşür.
Aguirre, the Wrath of God (Yön. Werner Herzog, 1972)
Aguirre’nin hikâyesi, daha ilk anından itibaren bir kopuş anlatısıdır. Medeniyetten uzaklaşan bir grup conquistador’un (fatih) içinde, kendini tanrısal bir figür olarak konumlandıran Aguirre, kendi krallığını kurma fikrine saplantılı bir şekilde bağlanır. Ancak bu fikir, gerçeklikle olan bağını hızla koparır.
Amazon’un kayıtsız ve yutucu doğası karşısında Aguirre’nin kibri giderek grotesk bir hâl alır. Etrafındaki herkes yok olurken, o hâlâ kendi büyüklüğüne inanmayı sürdürür. Finalde sal üzerinde tek başına kaldığı an, sinemanın en çarpıcı yalnızlık imgelerinden biridir. Bu yalnızlık, yalnızca fiziksel değil, ontolojik bir çöküştür. Bellerophon’un düşüşünden sonra dünyada sürüklenişi gibi, Aguirre de kendi boşluğunda sonsuza kadar yankılanan bir hayale dönüşür.
Citizen Kane (Yön. Orson Welles, 1941)
Charles Foster Kane’in hikâyesi, gücün ve medyanın birleştiği bir modern mit yaratır. Genç yaşta elde ettiği servetle dünyayı şekillendirebileceğine inanan Kane, gazeteciliği bir araçtan çok bir güç mekanizmasına dönüştürür. Ancak bu güç, onun insanî yönünü giderek aşındırır.
Hayatının sonuna geldiğimizde, Xanadu’daki yalnızlığı tüm bu yükselişin boşluğunu açığa çıkarır. “Rosebud” kelimesi, kaybedilen masumiyetin ve geri dönülemeyen bir geçmişin simgesidir. Kane’in trajedisi, ani bir yıkım değil; yavaş, sessiz ve kaçınılmaz bir çözülmedir. Bu yüzden onun düşüşü, en görünmez ama en derin olanıdır. Zirveye ulaştığında bile aslında çoktan kaybetmiş bir adamın hikâyesidir bu.
Black Swan (Yön. Darren Aronofsky, 2010)
Nina’nın hikâyesi, sanatta mükemmelliğe ulaşma arzusunun bedensel ve zihinsel bir parçalanmaya nasıl dönüştüğünü anlatır. “Siyah Kuğu” rolü, onun için yalnızca bir performans değil, kimliğini dönüştüren bir eşiktir. Bu dönüşüm süreci, kontrol ve disiplin üzerine kurulu dünyasını altüst eder.
Film ilerledikçe Nina’nın iç dünyası gerçeklikten kopmaya başlar. Mükemmelliğe ulaşma arzusu, onu kendi sınırlarını yok etmeye iter. Zirveye ulaştığı o an—sahnedeki kusursuz performans—aynı zamanda onun sonudur. Bellerophon’un yükselişinin düşüşü tetiklemesi gibi, Nina’nın başarısı da yıkımını beraberinde getirir. Sanat burada bir arınma değil, kendini tüketme biçimi hâline gelir.
The Wolf of Wall Street (Yön. Martin Scorsese, 2013)
Jordan Belfort’un hikâyesi, modern kapitalizmin en baş döndürücü yükseliş anlatılarından biridir. Para, güç ve haz üzerine kurulu bir dünya, başlangıçta sınırsız bir özgürlük alanı gibi görünür. Belfort’un yarattığı bu düzen, neredeyse kuralsız bir Olimpos’tur.
Ancak bu yükseliş, kontrolsüzlükle iç içe ilerler. Uyuşturucu, manipülasyon ve etik sınırların tamamen ortadan kalkması kaçınılmaz çöküşün habercisidir. Scorsese’nin enerjik anlatımı, bu süreci büyüleyici bir hızla aktarırken, aynı zamanda kibrin nasıl bir sarhoşluk yarattığını da gösterir. Sistemin düşüşü, yalnızca bireysel bir ceza değil; sistemin kendi iç çelişkilerinin bir sonucudur. Bu yüzden hikâye, modern bir Bellerophon anlatısı olarak, sahte zirvelerin ne kadar kırılgan olduğunu gözler önüne serer.





























