Her ne kadar Margaret Atwood’un en çok okunan ve popüler kültürde en büyük etkiyi yaratan romanı The Handmaid’s Tale (1985) olsa da yazarın Booker ödülü kazanan romanı aslında devam kitabı olan The Testaments’tır (2019). The Handmaid’s Tale’in önce Hulu tarafından diziye uyarlanması ve özellikle ilk sezonlarının büyük bir etki yaratmasıyla birlikte, Gilead evreni yalnızca distopik bir kurgu olmanın ötesine geçti. Bilhassa Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde dizinin kırmızı pelerinli damızlık kostümleri ve “Nolite Te Bastardes Carborundorum”* mottosu protestoların sembollerinden birine dönüştü, roman ve dizi güncel politik atmosferin tam ortasına yerleşti. Dizinin arkasında ise başta Bruce Miller olmak üzere oldukça güçlü bir yaratıcı ekip vardı. Bu ekibin kurduğu görsel ve ideolojik dünya bu kadar büyük bir başarı elde edince, henüz The Handmaid’s Tale (2017 – 2025) final yapmadan önce Atwood’un Booker ödüllü devam romanı The Testaments’ın da aynı ekip tarafından diziye uyarlanacağı duyuruldu. Geçtiğimiz ay itibarıyla dizi, Disney+ üzerinden izleyiciyle buluştu.
Açıkçası The Handmaid’s Tale’i okuyan ya da izleyen kitlenin büyük bölümünün The Testaments’a (2026) da merak duyduğu söylenebilir. Fakat şu an için The Handmaid’s Tale kadar büyük bir kültürel etki yarattığını söylemek zor. Yine de bu iki eser aynı evrenin farklı tarihsel uğraklarına odaklanmaları bakımından birbirini tamamlamaktadır. The Handmaid’s Tale daha çok Gilead Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarına, yani devrimin henüz yeni gerçekleştiği ve rejimin kendi yapısını kurmaya çalıştığı döneme yoğunlaşırken; The Testaments ise artık sistemin kurumsallaştığı, ritüellerin normalleştiği ve yeni kuşakların doğrudan bu ideolojinin içine doğduğu daha ileri bir dönemi anlatır. Bu kronolojik geçişi de aslında doğrudan June’un (Offred) kızı Agnes’in hikâyesi üzerinden takip eder. The Handmaid’s Tale’in temel kırılma noktalarından biri, Agnes’in Gilead tarafından June’un elinden alınmasıdır. The Testaments ise o küçük kız çocuğunun artık doğurgan kabul edilip evlendirilme yaşına geldiği döneme denk düşer. Aradan yaklaşık on-on beş yıl geçtiği düşünülebilir, fakat anlatı ne Agnes’in June’un kızı olduğu ne de aradan geçen zaman detayını net olarak vermez.
Bu yeni dönemde dikkat çeken en önemli değişimlerden biri de damızlık sisteminin geri plana çekilmeye başlamasıdır. The Handmaid’s Tale’in merkezinde Red Center’da eğitilip komutan ailelerine dağıtılan Damızlıklar vardır. The Testaments’ta ise odak doğrudan komutanların kız çocuklarına kayar. Bu kız çocukları daha küçük yaşlardan itibaren “iyi bir eş” olmak üzere yetiştirilir. Eğitimleri akademik ya da entelektüel bir gelişime değil; itaat etmeye, sessizliğe, zarafete, ev içi emeğe ve beden disiplinine dayanır. Nasıl oturulacağı, nasıl konuşulacağı, nasıl giyinileceği, nasıl dikiş dikileceği öğretilir. Komutan kızlarının regl olmaları ise biyolojik bir dönüşümden çok politik bir eşik gibi ele alınır. Regl olduklarında artık “evliliğe hazır” kabul edilir ve eş seçim süreçleri başlatılır. Dolayısıyla kadın bedeni burada biyolojik değil, doğrudan ideolojik bir aygıta dönüşür.
Bu yazı da tam olarak bu noktalar üzerinden ilerler. Özellikle Gayle Rubin’in 1975 yılında yayımlanan “The Traffic in Women: Notes on the Political Economy of Sex” başlıklı makalesinin bazı bölümleri üzerinden The Testaments dizisi okunabilir. Rubin’in makalesi feminist teori açısından oldukça önemli bir kırılma noktasıdır. Çünkü kadınların ezilmesini ekonomik sömürünün yanında; akrabalık ilişkileri, kadın değiş tokuşu, zorunlu heteroseksüellik, cinsel iş bölümü ve toplumsal cinsiyet rejimi üzerinden açıklamaya çalışır. Özellikle “kadınların değiş tokuşu” fikri, The Testaments evrenini okumak için oldukça verimli bir alan açar. Çünkü Gilead’da komutan kızlarının evlilikleri, erkekler arası siyasi ve sınıfsal ittifakların kurulma biçimi olarak işler. Kadın burada özne değil, erkek iktidarı arasındaki dolaşımın nesnesi hâline gelir. Rubin’in akrabalık kuramının, zorunlu heteroseksüellik ve kadın bedeninin dolaşıma sokulması üzerine geliştirdiği tartışmalar, The Testaments’ın neredeyse bütün yapısına doğrudan temas eder. Makalenin özellikle kadın değiş tokuşu, heteroseksüel düzenin kurulması ve toplumların gelenekler üzerinden inşa edilmesi üzerine kurduğu bölümler, diziyi anlamlandırmak açısından önemli bir teorik çerçeve sunar.
Akrabalık, İktidar ve Kadınların Dolaşıma Sokulması
“Ensest yasağı yalnızca anne, kız kardeş ya da kız çocukla evlenmeyi yasaklayan bir kural değildir; aynı zamanda bu kadınların başka erkeklere verilmesini zorunlu kılan toplumsal bir mekanizmadır. Böylece kadınlar farklı erkek grupları arasında dolaşıma sokulur ve akrabalık sistemi bu değiş tokuş üzerinden kurulur.” [1]
Rubin’in makalesindeki en önemli meselelerden biri akrabalık sistemi üzerine kurduğu tartışmadır. Rubin, Lévi-Strauss’tan hareketle akrabalık ilişkilerinin aslında doğal ya da duygusal bağlardan çok, kadınların dolaşıma sokulması üzerinden kurulduğunu söyler. Özellikle ilkel toplumlar üzerinden kurduğu okuma boyunca kadınların erkekler arasında bir değiş tokuş nesnesi hâline getirildiğini anlatır. Burada mesele yalnızca kadınların “evlendirilmesi” değildir; kadınların erkekler arası siyasi, ekonomik ve toplumsal ittifakların kurulabilmesi için dolaşıma sokulmasıdır. Rubin’in “kadınların değiş tokuşu” dediği şey tam olarak budur.
Bu noktada ensest yasağı da kritik bir yerde durur. Rubin’e göre ensest yasağının temel işlevi yalnızca ahlaki bir sınır koymaktan ötedir. Ensest yasağı, aileyi dışarıya açan toplumsal bir mekanizma olarak işler. Erkekler kendi ailelerindeki kadınlarla evlenemedikleri için başka ailelerle ya da başka kabilelerle ilişki kurmak zorunda kalır. Böylece kadınlar farklı gruplar arasında dolaşıma sokulur ve akrabalık sistemi bu dolaşım üzerinden kurulur. Bu durum aynı zamanda mülkiyetin, servetin ve siyasi gücün genişlemesini de sağlar. Çünkü kapalı aile yapısı içerisinde kalan bir birliktelik yeni ittifaklar üretmezken, kadınların farklı aileler arasında değiş tokuş edilmesi yeni ekonomik ve politik bağlar yaratır. Rubin’in özellikle vurguladığı şeylerden biri de kadınların bu sistem içerisinde özne değil, erkekler arası ilişkinin nesnesi hâline gelmesidir. Kadın burada kendi arzusu ya da seçimiyle hareket eden biri olmaktan çok, erkek egemen sistemin dolaşıma soktuğu bir “değer” gibi çalışır. Bu yüzden akrabalık sistemi yalnızca aile kuran bir yapı değil, aynı zamanda erkek egemenliğini yeniden üreten bir mekanizma hâline gelir.
“Akrabalık ve evlilik her zaman bütünsel sosyal sistemlerin parçalarıdır ve her zaman ekonomik ve politik düzenlemelerle bağlantılıdır.” [2]
The Testaments tam da bu noktada Rubin’in anlattığı sisteme oldukça yaklaşan bir yapı kurar. Dizide odak, doğrudan komutan aileleri ve onların kız çocuklarıdır. Bu kız çocukları daha küçük yaşlardan itibaren evlilik için yetiştirilir. Regl olduklarında ise artık doğurgan kabul edilir ve dolaşıma sokulma süreçleri başlar. Kızlar, önce merkezdeki çanı çalarak regl olduklarını ilan ederler, ardından ailelerle görüşülür ve belirli dönemlerde düzenlenen büyük ritüeller aracılığıyla evlilik süreci başlar. Bu törenler, neredeyse aristokratik bir eş seçme töreni gibi işler.
Komutan kızlarının, yalnızca komutanlarla evlenebilmeleri dikkatlerden kaçmamalıdır. Dolayısıyla evlilik bireysel bir ilişki değil, doğrudan rejimin kendi içerisindeki güç dağılımını koruma biçimine dönüşür. Kimin hangi komutanla evleneceği, kızların babasının rejim içerisindeki konumuyla doğrudan bağlantılıdır. Daha güçlü komutanların kızları daha yüksek rütbeli komutanlarla eşleştirilir. Agnes örneğinde görüldüğü üzere bu erkeklerin yaşının hiçbir önemi yoktur; hatta yaşlı olmak çoğu zaman daha yüksek statü anlamına gelir. Böylece kadın bedeni yalnızca biyolojik yeniden üretim için değil, rejimin kendi siyasi sürekliliğini koruması için de dolaşıma sokulur. Rubin’in anlattığı kadın değiş tokuşu sistemi, Gilead’da neredeyse doğrudan görünür hâle gelir. Rejim kendi sürekliliğini komutan kızlarını kontrollü biçimde evlendirerek korur. Kadın burada birey olmaktan çok, siyasi ittifakların kurulmasını sağlayan bir araca dönüşür. Bu yüzden regl olmak da biyolojik bir dönüşümden çok kız çocuklarının artık evliliğe ve doğurmaya uygun kabul edildiği politik bir eşik hâline gelir.
Zorunlu Heteroseksüellik ve Toplumsal Cinsiyetin İnşası
“Özgün doğası gereği, psikanaliz bir kadının ne olduğunu tanımlamaya çalışmaz; aksine, onun nasıl ortaya çıktığını, biseksüel eğilimli bir çocuktan nasıl bir kadının geliştiğini araştırmaya girişir. [3]
Rubin’in makalesinin önemli bölümlerinden biri de Freud ve psikanaliz üzerine kurduğu tartışmadır. Rubin, birçok feminist teorisyenin aksine Freud’u tamamen reddetmez. Hatta bazı noktalarda Freud’un oldukça önemli bir şeyi görünür hâle getirdiğini düşünür. Çünkü Freud kadınlık ve erkekliği biyolojik ya da doğal kategoriler olarak değil, belirli süreçler sonucunda kurulan kimlikler olarak ele alır. Rubin’in ilgisini çeken nokta da tam olarak budur. Kadınlık ya da erkeklik doğuştan gelen sabit özler değil; toplum tarafından çocuklara öğretilen ve dayatılan rollerdir.
Freud’un Oedipus Kompleksi üzerinden kurduğu modelde erkek çocuk başlangıçta anneye yönelir ve babayı rakip olarak görür. Ancak zamanla babanın otoritesini kabul eder, hadım edilme korkusu geliştirir ve arzusunu anne dışındaki kadınlara yönlendirmeyi öğrenir. Böylece heteroseksüel erkek kimliği toplumsal olarak kurulmuş olur. Kız çocuk için tarif edilen model ise ters yönde işler. Kız çocuk başlangıçta anneyle özdeşleşir; ancak zamanla baba otoritesi karşısında konumunu yeniden kurmak zorunda kalır. Freudcu modele göre kız çocuk, fallik iktidarın dışında bırakıldığını fark ederek anneyle özdeşleşmeye ve kadınlık rolünü benimsemeye yönelir. Rubin açısından önemli olan nokta, bütün bu süreçlerin doğal ya da biyolojik değil, toplumsal olarak kurulmuş olmasıdır. Psikanaliz bu anlamda yalnızca bireysel arzuyu açıklayan bir alan değildir; aynı zamanda toplumun kadınlık ve erkeklik rollerini nasıl ürettiğini gösteren bir mekanizma olarak işler. Çocuk başlangıçta yalnızca çocuktur; ancak toplumsal yapı onu kadın ya da erkek kimliği içinde konumlandırır. Hangi arzuların meşru kabul edileceği, bedenlerin nasıl davranması gerektiği ve kimin kimi arzulayacağı çocukluk döneminden itibaren öğretilir.
“Akrabalık, biyolojik cinselliğin toplumsal düzeyde kültürelleştirilmesidir; psikanaliz ise bireylerin kültürelleşme sürecinde biyolojik cinselliklerinin dönüşümünü tanımlar.” [4]
The Testaments tam da bu mekanizmanın aşırılaştırılmış bir sürümünü gösterir. Dizide komutanların kız çocukları çok küçük yaşlardan itibaren yalnızca “kadın olmak” için yetiştirilirler. Ancak burada kadınlık; özgür bir kimlik değil, tamamen rejimin ihtiyaçlarına göre tanımlanan bir rol hâline gelir. Kız çocuklarının tek bir hedefi vardır: Kısır olmamak. Bütün çocuklukları regl olacakları güne hazırlanarak geçmektedir. Regl olmak, hem ailesinin hem devletinin onayını kazanmaktır.
Rubin’in zorunlu heteroseksüellik tartışması da tam bu noktada The Testaments evreninde görünür hâle gelir. Gilead’da heteroseksüellik doğal bir yönelim gibi değil, sistem tarafından öğretilen tek mümkün ilişki biçimi olarak kurulur. Kız çocukları erkeklerle evlenecekleri bilgisiyle büyütülür. Bunun dışında başka bir arzunun mümkün olabileceğine dair hiçbir bilgiye sahip değillerdir. Lezbiyenlik, eşcinsellik ya da queer kimlikler; isimlendirilmesi bile mümkün olmayan şeylerdir. Bu yüzden Agnes’in arkadaşı Becka’nın ona karşı hissettiği duygular oldukça önemlidir. Becka erkeklere karşı hiçbir şey hissetmezken Agnes’e karşı yoğun bir yakınlık ve arzu hisseder; ancak bunun ne olduğunu isimlendiremez. Çünkü yaşadığı dünyanın içerisinde bu duyguyu açıklayabilecek hiçbir dil yoktur. Böylece dizi, ideolojik baskının arzuyu tamamen ortadan kaldıramadığını da gösterir.
Bu noktada Gilead yalnızca kimin kimi arzulayacağını belirlemez; arzunun nasıl yaşanacağını da tanımlar. Genç kızlara arzudan hiç söz edilmez aksine sürekli üremeden söz edilir. Heteroseksüel ilişki, rejimin devamlılığını sağlayacak biyolojik bir görev olarak ele alınır. Bu nedenle kadın bedeni, çocuk taşıyacak bir araç gibi konumlandırılır. Aslında The Handmaid’s Tale evreninde damızlıkların konumuyla The Testaments’taki komutan kızlarının konumu çok benzerdir. Bazı toplumlarda uygulanan kadın genital mutilasyonuna benzer biçimde burada da amaç, kadın cinselliğini denetim altına almak ve arzuyu erkek egemen düzenin ihtiyaçlarına göre biçimlendirmektir.
Ritüellerin Estetiği ve İktidarın Normalleşmesi
“Etnografik literatürde kaydedilen evlilik törenleri; kadınların, çocukların, kabukların, sözcüklerin, sığır adlarının, balıkların, ataların, balina dişlerinin, domuzların, tatlı patateslerin, büyülerin, dansların ve hasırların el değiştirdiği; bağların sürekli yeniden kurulduğu düzenli ve kesintisiz bir geçit töreni olarak görünür.” [5]
Rubin, farklı toplumlarda erkekliğin ve kadınlığın çeşitli yasaklar, ritüeller ve cinsel kodlar aracılığıyla üretildiğini anlatır. Erkek çocukların erkekliğe hazırlanması ya da kadın bedeninin doğurganlık üzerinden tanımlanması gibi örnekler, toplumsal cinsiyetin kültürel olarak kurulan bir sistem olduğunu gösterir. Rubin’in temel argümanı da budur: kadınlık ve erkeklik doğuştan gelen özler değil, toplum tarafından sürekli yeniden üretilen rollerdir.
Gilead’da da kız çocuklarının regl olmasının ardından başlayan balolar, eş seçme törenleri ve yetişkinliğe geçiş ritüelleri ise çocuk yaşta evlendirilme pratiğinin üzerini örten ihtişamlı merasimlere dönüşür. Dizinin bu süreçleri masalsı bir estetik içinde göstermesi dikkat çekicidir. Çünkü rejim baskıyı estetik aracılığıyla normalleştirir. Ritüeller rejimin kendi sürekliliğini yeniden üretme biçimidir. Komutan kızları bu törenlerin içine doğar, büyür ve sonunda kendi bedenlerinin dolaşıma sokulmasını doğal hayatın bir parçası gibi kanıksar.
Baloların, dansların ve törensel hazırlıkların masalsı estetiği; çocuk yaşta evlendirilme gerçeğini görünmez hâle getirir. The Testaments’ın en rahatsız edici tarafı da burada ortaya çıkar. Gilead baskıyı yalnızca zor yoluyla kurmaz; onu estetikleştirerek arzulanan bir yaşam biçimi gibi sunar. The Testaments, Rubin’in tarif ettiği kadın değiş tokuşu ve zorunlu heteroseksüellik rejimini modern bir distopya içinde yeniden kurar.
The Handmaid’s Tale isimli diziye dair detaylı bir analizin ilk bölümüne buradan ulaşabilirsiniz.
The Handmaid’s Tale isimli diziye dair detaylı bir analizin ikinci bölümüne buradan ulaşabilirsiniz.
Dipnot:
* “Nolite Te Bastardes Carborundorum” ifadesi teknik olarak doğru bir Latince cümle değildir. Yapay ve sözde-Latince bir form olarak üretilen bu ifade, Gilead evreninde kadınların baskı düzenine karşı geliştirdiği sembolik bir direniş söylemi olarak işlev görür.
Kaynakça:
[1], [2], [3], [4], [5] Gayle Rubin. (1975). The traffic in women: Notes on the “political economy” of sex. In R. Reiter (Ed.), Toward an anthropology of women (pp. 157–210). Monthly Review Press.
























