5. Kaş Film Festivali Çarşamba akşamı açılış töreni ile başladı. Ertesi gün, birçok farklı gösterimin ardından akşam Antik Tiyatro’da farklı bölümlerden oluşturulan bir seçki oldukça kalabalık bir seyirci grubuyla buluştu. Festivalin üçüncü gününde de Atatürk Kültür Merkezi’nde Ulusal Kısa Film Yarışması’ndaki filmlerden oluşan seçkinin gösterimleri gerçekleşti. Gösterimlerin ardından filmlerin yönetmenleriyle bir söyleşi gerçekleştirildi. Yönetmenlerin filmlerinin çıkış noktalarını, yaratım süreçlerini ve anlatılarının arka planını paylaştığı söyleşi, seyircilere, filmlere farklı açılardan yaklaşma imkânı sundu. Deniz Koloş’un Ölüm Bizi Ayırana Dek, Cemal İşnas’ın Hevraz, Derya Keleş’in Yerçekimi, Saim Güveloğlu’nun İnziva ve Veysel Ayvazoğlu’nun Bu Bir Kültür Ürünüdür filmleri, biçim ve tema açısından birbirlerinden oldukça farklı yönlere uzansalar da günümüz kısa sinemasının çeşitlenen anlatı olanaklarına ve genç sinemacıların farklı meselelerle kurduğu ilişkilere dair dikkat çekici bir kesit sundu.
Ölüm Bizi Ayırana Dek (Yön. Deniz Koloş, 2025)
Ölüm Bizi Ayırana Dek, son bir yıl içerisinde dolaştığı festivallerde aldığı ödüllerin nedenini daha ilk dakikalarda hissettiren filmlerden biri. Antalya Altın Portakal’da En İyi Kısa Film ödülünü kazanan, ardından İzmir Kısa Film Festivali’nde En İyi Film, En İyi Senaryo ve En İyi Oyuncu ödülleriyle yolculuğunu sürdüren film, güçlü senaryosu, oyunculukları ve biçimsel tercihleriyle son dönemin en dikkat çekici kısa filmleri arasında yer alıyor. Film, hemşire olan Songül’ün bir gününe eşlik ediyor. Boşanma aşamasında olan Songül, eşiyle yüzleşmemek için eve dönmeyi ertelerken, zaman geçirmek için kayıp torununu arayan yaşlı bir adama yardım ediyor. Ancak filmin asıl meselesi bu zoraki birlikteliğin kendisinden çok, Songül’ün zihninde taşıdığı görünmez yüklerle ilgili.
Ölüm Bizi Ayırana Dek’i benzer hikâyelerden ayıran en önemli tercih, Songül’ün iç sesini görünür kılması. Sinemada iç sesi çoğunlukla işitsel bir unsur olarak duymaya alışığız. Deniz Koloş ise bu sesi yalnızca duyurmuyor; ona fiziksel bir varlık kazandırıyor. Üstelik hem Songül’e hem de onun iç sesine aynı oyuncu hayat veriyor. Böylece filmde neredeyse üçüncü bir karakter ortaya çıkıyor. Songül’ün sürekli yargılanmasına, suçluluk duymasına ve kendisini değersiz hissetmesine neden olan bu ses, dışarıdan gelen baskıların zamanla nasıl içselleştirildiğini görünür kılıyor. Bu tercih aynı zamanda filmin feminist damarını da belirliyor. Çünkü film boyunca fiziksel olarak güçlü bir erkek tahakkümü izlemiyoruz. Songül çalışan, araba kullanan, kendi hayatını sürdüren bir kadındır. Buna rağmen kendisini sürekli suçlayan, yetersiz bulan ve cezalandıran bir mekanizmayla yaşıyor. Film, ataerkil baskının yalnızca dışarıdan gelen bir kontrol sistemi olmadığını; zamanla kişinin zihnine yerleşebildiğini ve bireyin kendi kendisini de yaralayabilecek bir noktaya ulaşabildiğini gösteriyor.
Gülçin Kültür Şahin’in performansı da filmin omurgasını kuran temel unsur hâline geliyor. Aynı anda hem Songül’ü hem de onun yargılayıcı iç sesini canlandırırken iki farklı varoluş hâli arasında son derece net bir ayrım yaratıyor. Filmin duygusal ağırlığı büyük ölçüde bu çift katmanlı performans üzerinden inşa ediliyor. Öte yandan filmde görünmeyen ama sürekli hissedilen başka bir kadın hikâyesi daha var. Kayıp genç kadın karakteri hiçbir zaman doğrudan görmüyoruz. Onun başına gelenleri ayrıntılarıyla öğrenmiyoruz. Ancak Türkiye’de yaşayan seyirciler için bir genç kadının kaybolmasının ne anlama gelebileceğini açıklamaya gerek kalmıyor. Film de tam olarak bu toplumsal hafızaya yaslanıyor. Şiddeti göstermiyor; yokluğuyla hissettiriyor. Böylece trajediyi sömüren bir anlatı kurmak yerine, seyircinin zihninde dolaşan korkulara alan açıyor.
Ölüm Bizi Ayırana Dek, kadınların maruz kaldığı şiddeti yalnızca görünür olaylar üzerinden anlatmıyor. Kaybolan kadınların yokluğuna, ayrılıkların ardından taşınan suçluluk duygusuna ve insanın zihnine yerleşen yıkıcı seslere bakıyor. Songül ile yaşlı adamın karşılaşması da bu nedenle yalnızca iki karakterin yollarının kesişmesinden çok farklı kayıpların birbirine dokunduğu bir yas alanına dönüşüyor. Koloş’un ilk kısa filmi, anlatısını güçlü bir biçimsel fikirle destekleyen, oyunculuğu ve senaryosu arasında sağlam bir denge kuran, duygusal etkisini gösterişli dramatik çıkışlardan çok karakterlerinin kırılganlığından alan bir çalışma. Son dönemde ülke sinemamızın kısa filmlerinde karşılaştığımız en olgun ve en bütünlüklü işlerden biri olarak öne çıkıyor.
Hevraz (Yön. Cemal İşnas, 2025)
Bazı filmler tek bir insanın hikâyesini anlatırken, yaşadığı coğrafyanın ruh hâlini de görünür kılmayı başarır. Hevraz, böyle bir yerden hareket ediyor. Ülkeyi terk etmek zorunda kalan bir adamın yaşadığı sıkışmışlığı takip ederken, ifade özgürlüğünden aidiyet duygusuna, aile bağlarından gelecek kaygısına kadar uzanan geniş bir tablo kuruyor. Üstelik bunu büyük sözlere başvurmadan, karakterinin iç dünyasına yaklaşarak yapıyor. Filmin merkezinde, geçmişte barış bildirisine imza verdiğini ve bu nedenle hayatının geri dönülmez biçimde değiştiğini anladığımız Kemal var. Almanya’ya gitmek zorunda olduğunu biliyor. Onu bekleyen bir hayat, sürekli haber aldığı bir sevgili ve hazırlanmış bir kaçış planı var. Buna karşılık geride bırakmak istemediği yaşlı babası, doğup büyüdüğü topraklar ve koparmakta zorlandığı bağları bulunuyor. Film boyunca Kemal’i bir karar vermeye çalışan biri olarak değil, hangi kararı verirse versin bir şeyleri kaybedeceğini bilen biri olarak izliyoruz.
Bu duygunun seyirciye geçmesinde Aram Dildar’ın performansının büyük payı var. Dildar, karakterin içindeki çatışmayı yüksek sesli çıkışlardan ziyade bakışlarıyla, suskunluklarıyla ve beden diliyle kuruyor. Kemal’in babasına gerçeği söyleyemeyişindeki suçluluk hissi, gitmesi gerektiğini hatırlatan telefon görüşmelerindeki huzursuzluğu ve giderek büyüyen çaresizliği performansın her anında hissediliyor. Karakterin yaşadığı gerilim görünür hâle geldikçe, seyirci de onun zihninin içine biraz daha yaklaşabiliyor. Filmin en etkileyici taraflarından biri de bu zihinsel alanı kurma biçimi. Babasının gassal olması, ölüm düşüncesini daha en baştan hikâyenin içine yerleştiriyor. Buna Kemal’in giderek yoğunlaşan kâbusları eklendikçe filmin atmosferi de değişmeye başlıyor. Başlangıçta daha net ilerleyen anlatı, ilerleyen bölümlerde karanlıklaşıyor; gerçeklik, korkular ve ihtimaller birbirine karışıyor. Özellikle son bölümlerde seyirci de karakter kadar emin olamadığı bir alana sürükleniyor. Bir dram filminin böylesine tekinsiz ve rahatsız edici bir ruh hâli yaratabilmesi kolay değil. Kemal İşnas, bu atmosferi kurarken gerilim sinemasının bazı duygusal imkânlarından da yararlanıyor.
Bu noktada görüntü yönetiminin katkısını ayrıca vurgulamak gerekiyor. Filmin geçtiği sınır coğrafyası, hikâyenin duygusal yapısıyla güçlü bir ilişki kuruyor. Mekânlar, geceler, dar iç mekânlar ve kâbus sekanslarının görsel dili, Kemal’in ruh hâlini tamamlayan bir yapı oluşturuyor. Film ilerledikçe görüntüler de karakterin zihni kadar bulanık, huzursuz ve karanlık bir hâl alıyor. Bu sayede seyirci Kemal’in yaşadıklarını izlemiyor; adeta onun sıkışmışlığını hissediyor. Bununla birlikte filmin her tercihi aynı ölçüde güçlü çalışmıyor. Telefonun ucundaki sevgiliyle yapılan konuşmalar zaman zaman tekrar hissi yaratıyor. Benzer biçimde, genç kadın ve babasının hikâyeye eklemlenişi de filmin daha tartışmaya açık tercihleri arasında yer alıyor. Bu yan hikâyenin anlatıya dahil edilme niyetini anlamak mümkün. Özellikle genç kadının Kemal’le paylaştığı ve karakterin zihnindeki karanlığı daha da görünür kılan cümle, filmin önemli kırılma anlarından birini oluşturuyor. Ancak bu noktaya ulaşmak için kurulan yan hikâye, filmin geri kalanındaki organik ve yalın anlatımla aynı uyumu her zaman yakalayamıyor. Bu nedenle genç kadın karakterin varlığı, filmin temel çatışmasını derinleştiren bir unsur olmasına rağmen, anlatının en güçlü halkalarından biri hâline gelemiyor.
Yine de Hevraz’ın gücü, bütün bu küçük pürüzlerin ötesine geçebiliyor. Film, bir insanın hayatını belirleyen politik koşulların bireysel bedellerini görünür kılarken herhangi bir propaganda dili kurmuyor. Kimseyi ikna etmeye çalışmıyor, hazır cevaplar sunmuyor. Bunun yerine, bir çıkış yolu arayan ama attığı her adımda başka bir duvara çarpan bir karakterin ruh hâline odaklanıyor. Bu nedenle Kemal’in hikâyesi kişisel olmaktan çıkıp daha geniş bir anlam kazanıyor. Sınır bölgesinde geçen anlatı da bu duyguyu güçlendiriyor. Kemal fiziksel olarak bir sınırı geçmeye hazırlanırken, aynı zamanda vicdanı, ailesi, geçmişi ve geleceği arasında da bir eşikte duruyor. Filmin sonunda geriye kesin cevaplardan çok sorular kalıyor.
İnziva (Yön. Saim Güveloğlu, 2025)
İnziva ilk bakışta yalnızlık ve ayrılık sonrası toparlanmaya çalışan bir kadının hikâyesi gibi görünse de kısa sürede bundan daha fazlasına dönüşüyor. Film, eşinden ayrılmış, terk edilmenin yarattığı kırgınlıkla baş etmeye çalışan bir kadını merkezine alırken, bu kırılgan ruh halinin dünyayı algılayış biçimini nasıl değiştirdiğini de gözlemliyor. Başkalarının kendisi hakkında konuştuğunu, ona güldüğünü, onu küçümsediğini düşünen kadın, doğanın içinde çıktığı inziva yolculuğunda huzur bulmaya çalışırken kendi zihninin yarattığı çıkmazlarla karşı karşıya kalıyor.
Filmin en güçlü yanı, karakterini yalnızca komik bir figür ya da psikolojik sorunlarının toplamı olarak görmemesi oluyor. Saim Güveloğlu, kahramanının hezeyanlarına mesafe koymak yerine onun dünyasına yaklaşmayı tercih ediyor. Bu nedenle film boyunca izlediğimiz birçok durum komik olsa da kahkahaların altında belirgin bir hüzün hissi dolaşıyor. Seyirci bir yandan karakterin içine düştüğü absürt durumlara gülerken, diğer yandan onu bu noktaya getiren yalnızlığı ve kırılganlığı hissedebiliyor.
Film, psikolojik yıpranmışlığı bir komedi unsuruna dönüştürmeden mizah üretebiliyor. Karakterin yaşadığı paranoya, yalnızca bireysel bir sorun olarak da ele alınmıyor. Sürekli başkalarının ne düşündüğünü hesaplayan, söylenen sözlerin altında başka anlamlar arayan, herkesin kendisi hakkında konuştuğunu hisseden ruh hali günümüz toplumuna da tanıdık geliyor. Bu nedenle filmdeki kadının yaşadığı duygular bireysel olduğu kadar kolektif bir sıkışmışlığın da izlerini taşıyor. Film aynı zamanda son yıllarda giderek yaygınlaşan “kaçış” fikrine de eleştirel yaklaşıyor. Doğaya dönmek, birkaç günlüğüne şehirden uzaklaşmak, yoga yapmak ya da sessizliğe çekilmek çoğu zaman bir iyileşme reçetesi olarak sunuluyor. İnziva ise bu kolay çözümlere kuşkuyla bakıyor. Karakterin yaşadığı kırılmanın birkaç günlük bir kaçışla ortadan kalkmayacağını biliyor. Yaraların iyileşmesi zaman istiyor ve film bunu romantikleştirmeden kabul ediyor.
Bu nedenle filmin finali de özellikle anlam kazanıyor. Güveloğlu, karakterini büyük bir dönüşümle ödüllendirmiyor. Onun bütün sorunlarından kurtulduğunu iddia etmiyor. Bunun yerine, başka bir kadınla kurduğu kısa ama samimi temasın önemini hatırlatıyor. Belki de iyileşme, kişisel gelişim sloganlarında ya da pahalı inziva paketlerinde aranmamalı. Gizem, biri tarafından gerçekten duyulmakta ve anlaşılmakta saklıdır. Görüntü yönetiminden kurguya, mekân kullanımından oyunculuklara kadar birçok açıdan son derece kontrollü ilerleyen İnziva, mizah ile hüznü aynı potada eritmeyi başarırken seyircisine de rahatsız edici bir ayna tutuyor. Çünkü film boyunca izlediğimiz yaralanmış bir kadının hikâyesinden çok başkalarının ne düşündüğüne fazlasıyla takılan, sürekli kendini savunmak zorunda hisseden ve zaman zaman kendi kurduğu hikâyelerin içinde kaybolan insanlara dair tanıdık bir hâl.
Yerçekimi (Yön. Dalya Keleş, 2026)
Dalya Keleş’in Berlin Film Festivali’nde prömiyer yapan ilk kısa filmi Yerçekimi, çocukluk döneminde aidiyet duygusu ile toplumsal beklentiler arasındaki gerilimi merkezine alıyor. Film, yaşıtlarıyla aynı kalıplara sığmakta zorlanan Deniz’in gündelik hayatını takip ediyor. Futbol oynamayı seven, en yakın arkadaşını erkek çocuklar arasında bulan ve çevresinden beklenen davranış biçimleriyle arasında doğal bir mesafe bulunan Deniz, bir yandan kendi dünyasını korumaya çalışırken bir yandan da ait olma ihtiyacı hissediyor.
Filmin dikkat çekici yanlarından biri, Deniz’in kendisini bir tür “öteki” olarak algılaması oluyor. Bu nedenle uzaya ve uzaylılara duyduğu ilgi çocukça bir meraktan ibaret kalmıyor. İngilizcede “alien” kelimesinin aynı zamanda yabancı anlamına gelmesi de düşünüldüğünde, Deniz’in uzaylılarla kurduğu bağ anlam kazanıyor. Kendisini çevresindeki dünyaya tam olarak ait hissedemeyen karakter, iletişim kurabileceği varlıkları gökyüzünde arıyor. Bu açıdan bakıldığında filmin uzay fikriyle kurduğu ilişki ilginç bir okuma alanı açıyor. Benzer biçimde yerçekimi metaforu da filmin temel fikirlerinden birini oluşturuyor. Deniz ile Umut’un boş havuzda kurdukları uzay hayalleri, Deniz’in yatakta zıpladığı anlar ya da filmdeki futbol sahneleri, karakterin üzerinde hissettiği görünmez ağırlıkla ilişkilendirilebiliyor. Toplumsal beklentiler, ait olma arzusu ve çevresine uyum sağlama baskısı, Deniz’i sürekli aşağıya çeken bir kuvvete dönüşüyor. Finalde topun gökyüzüne doğru yükselmesi de bu nedenle belirli bir özgürleşme hissi yaratıyor.
Bununla birlikte filmin en büyük sorunu da tam bu noktada ortaya çıkıyor. Yerçekimi ve uzay metaforları fikir düzeyinde ilgi çekici görünse de anlatının içerisine her zaman organik biçimde yerleşemiyor. Film boyunca kurulan bazı sembolik ilişkiler, karakterin yaşadığı duygusal dönüşümü derinleştirmekten çok onu açıklamaya çalışan fikirler gibi kalabiliyor. Bu nedenle filmin temel metaforları seyirciye açılan güçlü bir kapı olmaktan ziyade, zaman zaman anlatının üzerine sonradan eklenmiş katmanlar hissi yaratabiliyor. Benzer bir durum yönetmenlik ve dramaturji tarafında da hissediliyor. Keleş’in kendi deneyimlerinden beslenen samimi bir hikâye anlatmak istediği görülüyor. Ancak filmin gözlemci yaklaşımı, Deniz’in yaşadığı sıkışmışlığı her zaman aynı ölçüde görünür kılamıyor. Karakterin iç dünyasına dair fikirleri anlıyor, ne anlatılmak istendiğini kavranıyor olmasına rağmen bu fikirlerin sinemasal karşılıkları her zaman aynı güçte kurulamayabiliyor.
Filmin gerçeklik duygusunu zedeleyen bazı ayrıntılar da mevcut. Özellikle okul çevresinde geçen sahnelerde çocukların okuldan kolayca uzaklaşabilmeleri ya da dönemin belirsizleştiği bazı tercihler inandırıcılığı zorlayabiliyor. Günümüz çocuklarının dünyasında Facebook referanslarının kullanılması gibi detaylar da filmin zaman algısını muğlâklaştırıyor. Hikâye günümüzde geçiyorsa bu tercihler yabancılaştırıcı bir etki yaratıyor; geçmişte geçiyorsa da filmin geri kalanında bunu destekleyen daha belirgin işaretlere ihtiyaç duyuluyor. Yerçekimi, çocukluk dönemindeki aidiyet arayışına odaklanan bir ilk film. Deniz’in yaşadığı dışlanmışlık hissi, çevresine benzememe kaygısı ve kendine ait bir alan bulma çabası film boyunca hissedilebiliyor. Keleş’in ortaya attığı sorular, ulaştığı cevaplardan daha güçlü görünse de film çocukluk deneyimine dair düşündürmeye devam ediyor. Belki de en çok burada anlam kazanıyor: Kesin tanımlar üretmesinde değil, kendini ait hissedemeyen bir çocuğun dünyasına yaklaşmaya çalışmasında.
Bu noktada film, çocukluk dönemindeki aidiyet arayışını ve toplumsal cinsiyet normlarıyla kurulan gerilimi merkeze alan diğer yapımları da hatırlatıyor. Özellikle Céline Sciamma imzalı Tomboy (2011), benzer bir yaş grubundaki bir çocuğun çevresindeki beklentilerle kurduğu ilişkiyi çok daha katmanlı ve derinlikli bir biçimde ele alıyordu. Yerçekimi ise aynı meseleye daha kişisel ve daha sembolik bir yerden yaklaşmayı tercih ediyor. Ancak filmin yerçekimi ve uzay metaforları etrafında kurduğu yapı, her zaman karakterin yaşadığı dönüşüm kadar güçlü işlemeyince, açtığı tartışmanın potansiyeline bütünüyle ulaşamadığı hissi oluşabiliyor.
Bu Bir Kültür Ürünüdür (Yön. Veysel Ayvazoğlu, 2026)
Kısa film dünyasında sık karşılaşmadığımız türlerden biri mockumentary. Belgesel estetiğini ödünç alarak kurmaca bir hikâye anlatan bu form, doğru kullanıldığında hem mizah hem de eleştiri üretmek için oldukça verimli bir alan açıyor. Veysel Ayvazoğlu’nun Bu Bir Kültür Ürünüdür filmi de tam olarak böyle bir yerden hareket ediyor. Genç bir yönetmenin yaratım sürecini takip eden sahte bir belgesel gibi başlayan film, kısa süre içinde yönünü kültür üretiminin kendisine çeviriyor ve günümüz sanat ortamına dair çeşitli sorular sormaya başlıyor.
Film, festivallerde görünür olmanın, sanatçı kimliği inşa etmenin ve kültürel üretimi dolaşıma sokmanın görünmez kurallarını hedef alıyor. Hangi hikâyelerin daha fazla ilgi gördüğü, hangi temaların daha kolay dolaşıma girdiği, sanatçının ne ölçüde kendisini de bir ürüne dönüştürmek zorunda kaldığı gibi meseleleri ironik bir dille tartışmaya açıyor. Bu açıdan bakıldığında, son yıllarda Türkiye kısa sinemasında çok sık karşımıza çıkmayan bir alana yönelmesi başlı başına değerli. Çünkü film, taşrayı, aileyi ya da toplumsal travmaları değil; doğrudan kültür-sanat çevresini, festival ekosistemini ve yaratıcı sınıfı odağına alıyor.
Film bu noktada eleştirisini dışarıdan kurmuyor. Yönetmenin de söyleşilerinde vurguladığı gibi, parçası olduğu dünyanın içinden konuşuyor. Bu nedenle ortaya çıkan taşlama, belirli kişileri hedef alan bir hicivden çok, kültürel üretimin bugün geldiği noktaya yönelik bir öz sorgulamaya dönüşüyor. Belki de filmin en ilginç tarafı burada ortaya çıkıyor. Son yıllarda genç sinemacıların, içinde bulundukları yapıları ve bu yapıların ürettiği davranış kalıplarını giderek daha fazla sorgulamaya başladığını görüyoruz. Bu Bir Kültür Ürünüdür de bu eğilimin bir parçası gibi duruyor. Kimsenin kolay kolay dile getirmediği bazı ezberleri görünür kılıyor, sektörün kendi içinde normalleştirdiği kimi refleksleri açığa çıkarıyor ve bunu yaparken kendisini de eleştirinin dışında tutmuyor. Bir anlamda oyunun kurallarını ifşa ederken, o oyunun oyuncularından biri olduğunu da kabul ediyor.
Oyuncuların performansları ve ekip arasındaki uyum da filmin enerjisini besleyen unsurlar arasında. Filmin arkasındaki ekibin üretim sürecinden keyif aldığı hissediliyor. Bununla birlikte filmin ironi düzeyi zaman zaman oldukça yükseliyor. Eleştirdiği kodları görünür kılmak isterken onları sürekli tekrar etmesi, bazı bölümlerde eleştirisini keskinleştirmek yerine seyirciyle arasına mesafe koyabiliyor. Bu tercih kimi seyirciler için filmin mizahını güçlendirebilirken, kimi seyirciler için de anlatının etkisini azaltabiliyor. Benim açımdan film, kahkahalarla güldüren bir deneyimden çok, üzerine düşünmeye çağıran bir deneyime dönüştü. Bu nedenle filmin açtığı tartışmaları, bu tartışmaları nasıl yürüttüğünden daha güçlü bulduğumu söyleyebilirim.
Bu Bir Kültür Ürünüdür, ortaya attığı sorular nedeniyle önemli bir çalışma. Sanatın, sanatçının ve kültürel üretimin giderek daha fazla görünürlük ekonomisinin parçası hâline geldiği bir dönemde, bu mekanizmaları tartışmaya açması filmi değerli kılıyor. Söylediklerinin tamamına ya da seçtiği yöntemin her zaman aynı ölçüde başarılı olduğuna katılmak gerekmiyor. Ancak genç sinemacıların kendi üretim alanlarına bu kadar içeriden, bu kadar oyunbaz ve aynı zamanda bu kadar kuşkucu bir gözle bakması dikkat çekici. Belki de filmin asıl önemi burada yatıyor: Kesin cevaplar vermesinde değil, uzun süredir sorgulanmadan kabul edilen bazı kuralları yeniden tartışmaya açmasında.



























