RöportajSinema Yazıları

Bir Vuslat Saraçoğlu Röportajı

Neden Tarkovski Olamıyorum filmiyle adını duyuran, Borç filmiyle yönetmen koltuğuna geçip başarılı sanat filmleriyle adından söz ettirmeye başlayan, bu başarısını bir de ödülle taçlandıran oyuncu, yapımcı ve yönetmen Vuslat Saraçoğlu ile her şeyden biraz konuştuğumuz keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. İyi okumalar dileriz!

Yönetmenliğin yanında yazmayı da çok sevdiğini, çeşitli dergi ve gazetelerde yazılarının yayımlandığını biliyoruz. Seni biraz geçmişe götürelim ve ilk yönetmenlik deneyimin olan kısa filmin Kakafoni’yi soralım. Gazete ve dergi yazılarından, senaryo yazmaya geçiş süreciyle; Kakafoni filminin meydana geliş hikayesini bize anlatır mısın?

Kakafoni’nin yazım hikayesi 2008’lere dayanıyor. O tarihlerde avukatlık yapan abim Mert’ten Cmk nöbetlerinden birinde yaşadığı bir deneyimi dinlemiştim. Aynı dönemde Boğaziçi Üniversitesi’nde yüksek lisans yapıyor bir yandan da Mithat Alam Film Merkezi’ndeki senaryo atölyelerine katılıyordum. Abimin aktardığı deneyimin güçlü bir kısa film hikayesi olma özelliği taşıdığını düşündüm. Özellikle ahlakın göreliliği gibi çetrefil bir konuyu sinemanın araçlarıyla özet bir şekilde tartışma fikri bana cazip göründü. Sonrasında hikayeyi senaryoya dönüştürme çabalarım başladı. Tabii ki o çaba, senaryo yazımı konusunda daha fazla araştırma yapmamı, bu konuya daha çok eğilmeme sebep oldu. Senaryo süreci tamamlandıktan sonra 2011 yılında Kakafoni filme çekildi.

Ve evet, aynı süreçte gazete ve dergilerde yazılarım da yayınlanıyordu ama o yazılardan kısa film yapmaya geçiş gibi bir durumum olmadı. Ürettiğim şeyleri planlayarak yapmıyorum. Hikayeler, projeler bir şekilde gündemime girmiş ve bana kendilerini dayatmış oluyorlar.

Murat Düzgünoğlu’nun çektiği Neden Tarkovski Olamıyorum filminde rol aldın. Tarkovski gibi bir ustanın isminin geçtiği filmde rol almak nasıl bir histi? Eğer o döneme geri dönebilseydik, onun hangi filminde rol almak isterdin?

Neden Tarkovski Olamıyorum” filmini içten ve özel buluyorum. Bu sebeple güzel bir histi. İsminde “Tarkovski”nin geçmesi üzerimde belirgin bir baskı oluşturmadı. Tarkovkski’nin yaşadığı dönemlere geri dönebilseydik, en çok Ayna’da oynamayı isterdim.

Sinema yalnızca kamera ve yönetmen arasında geçen bir süreç değil; ışıkçısından sesçisine, senaristinden yapımcısına kadar onlarca farklı alanı bir araya getiren ve birbirleriyle iç içe bir çalışma yürütmelerini sağlayan kapsamlı bir sanat dalı. Söz konusu bu etkileşim olduğunda, kamera önünde bizzat oyuncu olarak yer almak, senaryo yazarlığını nasıl etkiledi?

Oyunculuğun (iyi oyunculuğun) çok zor bir şey olduğunu düşünüyorum. Bir kere bunun zor bir şey olduğunu kabul edince oyuncular kendini o işi yapabileceklerine dair nasıl rahat ve güvende hissederler diye kafa yormaya başlıyorsunuz. Bu kaygı da bende senaryo aşamasında başlamış oluyor. Oyuncunun karakterle ilgili zihninde boşluk kalır mı, hangi diyaloğu kendine daha çok yakıştırır acaba gibi. Tabii bizim senaryo, oyuncu seçiminden sonra da ciddi değişiklikler geçirdi, karakterleri biraz da oyuncularla birlikte dönüştürdük. Pek çok diyaloğu tekrar yazdık, özellikle başrol oyuncularının oynadıkları karakterlere önemli katkıları oldu. Benim oyunculuk yapmış olmam, yönetmenlik deneyimimde kendime “Ben ne açıklıkla yazılmış bir senaryo isterdim”, “Karakterler bana nasıl anlatılırsa rahat ederdim” ya da “Bir oyuncu karakterine ısınmaya çalışırken süreci sekteye uğratmamak adına nelerden kaçınmalıyım, nasıl bir tarz tutturmalıyım” gibi sorular sormamı sağladı.

Müslüm Gürses, sesi ve şarkılarıyla her kitleden insanların duygularına hitap eden, onlara ilham olan ve kendilerini ifade etmelerine fırsat tanıyan bir ustaydı. Müslüm Babanın Evlatları belgeselini çekerken birçok seveniyle sohbet ettin. Bu sohbetlerden seni çok etkileyen ve aklında kalan bir anıyı paylaşabilir misin?

Çok fazla anı var tahmin edersiniz. Çünkü hayli uzun bir zaman temasımız oldu Müslümcülerle. Aklımda kalan en belirgin anı, ilk görüştüğümüz birkaç arkadaşın “Bizim için Arabesk ikiye ayrılır: Bir Müslüm, iki Gayrimüslüm” dedikleri zamandı.

2018 yılında çektiğin Borç filmi senin ilk uzun metraj filmin ve bu filmle Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale Ödülünü kazandın. Öncelikle FH adına seni tebrik ediyoruz. Filmde iyilik meselesi genel olarak sorgulanıyor. Aslında çoğu zaman pek çok şey tek boyutlu algılanıyor. Mesela, filmlerde daha çok kötülükle ilgili olaylar görüyor ve kötülüğün derinliğinin daha çok önemsendiğini görüyoruz. Filmin temelini oluşturan, iyiliğin fark edilmesi çabasının senaryoya evrilmesi süreci nasıl gerçekleşti?

Teşekkür ederim. Pek çok yerde ifade ettiğim gibi, kötülük çok farklı boyutlarıyla ele alınırken iyilik sanki verili kabul edilip üstünden atlanan bir şeymiş gibi geliyordu bana. İnsanların kimleri “iyi” diye adlandırdığına baktım; bu adlandırmanın çok temel bazı kriterleri var gibi duruyordu: Pasif, yumuşak mizaçlı, kavgacı olmayan, herkese bir şekilde yardım etmeye, iyilik yapmaya çalışan biri mesela… Sonra sormaya başladım: Bu kişi hangi koşullarda iyi? Neden bu kadar çok iyilik yapıyor? Kendini daha çok sevmek için mi iyilik yapıyor? İyilikleri seçilmiş mi yoksa ezberlenmiş iyilikler mi? İyilikleri görünmese yine de oları yapmaya devam eder mi? İyilik yaptığı kişi ona teşekkür etmese ne hisseder? Orta yolcu diye mi kavga etmiyor? Korkak diye mi uyumlu? İyilik yapmaya eğilimli olmak bir insanı adil yapmaya yeterli midir? Acaba o fedakarlığı, yüce gönüllülüğü başkalarından çalarak mı sunuyor? O iyiliklerin yükünü kim çekiyor, ondan nemalanan kim oluyor? Bedellerini kim göğüslüyor, kime “helal olsun” deniyor? Bu kadar sorgulamanın ardından da otomotik olarak şu soru işareti kalıyor geride: “Peki bu insan gerçekten iyi mi? Bu arada başkası hakkında konuşuyormuşum gibi oldu ama bende de var Tufan’dan bir şeyler. Bence çoğumuzda belki hepimizde var.

Filmin oyunculuklarına baktığımızda, senaryoyu çok iyi tanıdıkları, karakterlere kendilerinden bir şeyler kattıkları ve en önemlisi de seyirciyi sahnelerine inandırdıklarını görüyoruz. Buradaki başarı bence dolaylı olarak senaryonun da başarısı. Oyunculuk ve senaryo kavramlarını birleştirince şu soruyu sormak istiyorum: Senaryonun yazım aşamasında, özellikle Tufan karakterinin de senaryoya eklemeleri oldu mu? Bir diğer soru da senaryonun temelini oluşturan iyilik kavramını araştırırken düşüncesinden etkilendiğin kişiler oldu mu?

Evet, daha önce de belirttiğim gibi oyuncularla çekimlerden çok önce anlaşıp senaryoyu onlarla birlikte evriltmek önemsediğim bir şey. Serdar Orçin’le Tufan üzerine çok düşündük. İkimiz de gerçek hayatta tanıdığımız “Tufan”ları masaya yatırdık. Serdar’ın Tufan’ın dışında senaryonun geneline de önemli katkısı oldu, hatta bu sebeple jenerikte “Senaryoya Katkıda Bulunanlar” bölümünde ismi geçiyor.

İyilik bahsinde yaptıkları tartışmalardan etkilendiğim yazarlar oldu diyebilirim. Terry Eagleton, Tolstoy, Camus, Hannah Arendt bunlardan bazıları.

Borç filmi hem Türkiye hem de yurt dışında birçok şehirde gösterildi ve halen gösterimleri devam ediyor. Bildiğim kadarıyla 30 Temmuz – 3 Ağustos arasında da “Foça Bağımsız Sinema Günleri” kapsamında Eski Foça’da gösterilecek. Seyredemeyenler için film İstanbul’da tekrar gösterime girecek mi ve yakında yeni projelerde seni görecek miyiz?

Evet, gösterimlerimiz sürdükçe yeni gösterim olanakları da doğuyor. 30 Temmuz’da gerçekleşecek  gösterimimiz için Foça Belediyesi’ne ve bu anlamlı etkinlikte emeği geçen herkese çok teşekkür ederiz. İstanbul’dan, filmi hala izleyemediğinden yakınan arkadaşlarımızdan mesajlar alıyoruz. İstanbul’da tekrar gösterime girer mi bilmiyorum ama tekli birkaç gösterim organize etmeyi biz de konuştuk yakın zamanda. Şu sıralar yeni bir senaryo üzerinde çok istekle çalışıyorum. Her şey yolunda giderse fazla ara vermeden yeni bir film projesiyle meşgul olurmuşuz gibi hissediyorum. Tabii biz kendimizi ne kadar hazır hissedersek hissedelim, heyecanımız ne kadar hızlı koşarsa koşsun film yapımının kendi doğasına uygun bir süresi var. Bu yüzden her koşulda soğukkanlı olmaya çalışmak ve doğru zamanı beklemek gerekiyor.

Cemal Pampal
1983’te Giresun’da do­ğdu. Pamukkale Üniver­sitesi İşletme Bölümü­’nü bitirdikten sonra­ 2008'de başlayan kur­umsal hayatı, ülkenin­ önde gelen şirketler­inden birinde devam e­diyor. Fotoğraf, sine­ma, doğa gezisi ve fa­rklı tatlarda yemekle­r üretmeye meraklı. B­u aralar haftanın gün­ isimlerini, ay isiml­eriyle değiştirmiş bi­r kafayla; çok şey öğ­renmek, üretmek ve ço­k gezmek çabasında. C­ehov’un da dediği gib­i “İnsan İnandıklarıd­ır.”

1 Yorum

  1. Joe’nin otel gibi yerde ( adamların kızları götürdüğü yerde) joe odaya girip adamı dışarı çıkıp öldürdükten sonra küçük kızın odadan çıkıp yavaşça gitmesi beni mahvetti, kendimi çok çaresiz hissettim, vurucu bir filmdi.

Yorum yaz