Fil'm Hafızası
  • ANASAYFA
  • HAKKIMIZDA
    • BİZ KİMİZ?
    • EKİBİMİZ
    • GÖNÜLLÜLÜK İLANLARI
  • FİLM ÖNERİLERİ
    • Aksiyon – Macera
    • Animasyon
    • Belgesel
    • Bilim Kurgu – Fantastik
    • Biyografi – Tarih
    • Drama
    • Erotik
    • Komedi
    • Korku – Gerilim
    • LGBTİ
    • Müzik – Müzikal
    • Romantik
    • Savaş
    • Suç – Gizem
    • Western
    Confession (2022)
    Korku - Gerilim

    Confession (2022)

    Rabia Elif Özcan
    7 saat önce
    Prince of Darkness (1987)
    Film Önerileri

    Prince of Darkness (1987)

    İpek Ömercikli
    1 ay önce
    Decision To Leave (2022)
    Film Önerileri

    Decision To Leave (2022)

    Ayşe Yapışık
    1 ay önce
    Other People’s Children (2022)
    Drama

    Other People’s Children (2022)

    Büşra Soylu
    1 ay önce
    Dead of Winter (2025)
    Suç - Gizem

    Dead of Winter (2025)

    İrem Yavuzer
    2 ay önce
    No Other Choice (2025)
    Film Önerileri

    No Other Choice (2025)

    Fil'm Hafızası
    3 ay önce
  • SİNEMA YAZILARI
    • Ayvalık Film Festivali 2025
    • 32. Altın Koza
    • 44. İstanbul Film Festivali
    • 25. İzmir Kısa
    • Film Analizleri
    • Eleştiri – İzlenim
    • Liste
    • Özel Dosyalar
    • Röportajlar
    “Burası” Bir Adres Değil: Here (2024) Filminde Mekân
    Film Analizleri

    “Burası” Bir Adres Değil: Here (2024) Filminde Mekân

    Rabia Elif Özcan
    7 saat önce
    Barış Altı ile Berona (2025) Filmi Hakkında Bir Söyleşi
    Röportajlar

    Barış Altı ile Berona (2025) Filmi Hakkında Bir Söyleşi

    İrem Yavuzer
    18 saat önce
    Altın Lale’nin Peşinde: 44. İstanbul Film Festivali Yarışma Seçkisi
    Liste

    2025 Yılının Öne Çıkan Yerli Filmleri

    Tuba Büdüş
    4 gün önce
  • HABERLER
    Sebastian Stan, Gotham Evrenine Adım Atmaya Hazırlanıyor!
    Haberler

    Sebastian Stan, Gotham Evrenine Adım Atmaya Hazırlanıyor!

    Ulaş Ceylan
    3 saat önce
    32. SAG Ödülleri Adayları Belli Oldu!
    Haberler

    32. SAG Ödülleri Adayları Belli Oldu!

    Elif Arı
    8 saat önce
    2025’te Türkiye’de Sinemalarda En Çok İzlenen 20 Film!
    Haberler

    2025’te Türkiye’de Sinemalarda En Çok İzlenen 20 Film!

    Can Turbay
    2 gün önce
  • KISA FİLMLER
    A Kind of Testament (2023)
    Kısa Filmler

    A Kind of Testament (2023)

    Büşra Yayla
    1 ay önce
    Adisyon (2025)
    Kısa Filmler

    Adisyon (2025)

    Günsu Akçatepe
    4 ay önce
    Teamül (2023)
    Kısa Filmler

    Teamül (2023)

    Günsu Akçatepe
    4 ay önce
  • SPOTIFY
    • Playlists
    • Podcasts
  • ETKİNLİKLER
    • Dinner Talks
    • Film Hafızası Akademi
    • Keşfetmenin Keyfi
  • GALERİLER
    • BiReplik
    • Bunları Biliyor Muydunuz?
    • Etkinlikler
    • Hafızadan Çıkmayanlar
  • İLETİŞİM
No Result
View All Result
  • ANASAYFA
  • HAKKIMIZDA
    • BİZ KİMİZ?
    • EKİBİMİZ
    • GÖNÜLLÜLÜK İLANLARI
  • FİLM ÖNERİLERİ
    • Aksiyon – Macera
    • Animasyon
    • Belgesel
    • Bilim Kurgu – Fantastik
    • Biyografi – Tarih
    • Drama
    • Erotik
    • Komedi
    • Korku – Gerilim
    • LGBTİ
    • Müzik – Müzikal
    • Romantik
    • Savaş
    • Suç – Gizem
    • Western
    Confession (2022)
    Korku - Gerilim

    Confession (2022)

    Rabia Elif Özcan
    7 saat önce
    Prince of Darkness (1987)
    Film Önerileri

    Prince of Darkness (1987)

    İpek Ömercikli
    1 ay önce
    Decision To Leave (2022)
    Film Önerileri

    Decision To Leave (2022)

    Ayşe Yapışık
    1 ay önce
    Other People’s Children (2022)
    Drama

    Other People’s Children (2022)

    Büşra Soylu
    1 ay önce
    Dead of Winter (2025)
    Suç - Gizem

    Dead of Winter (2025)

    İrem Yavuzer
    2 ay önce
    No Other Choice (2025)
    Film Önerileri

    No Other Choice (2025)

    Fil'm Hafızası
    3 ay önce
  • SİNEMA YAZILARI
    • Ayvalık Film Festivali 2025
    • 32. Altın Koza
    • 44. İstanbul Film Festivali
    • 25. İzmir Kısa
    • Film Analizleri
    • Eleştiri – İzlenim
    • Liste
    • Özel Dosyalar
    • Röportajlar
    “Burası” Bir Adres Değil: Here (2024) Filminde Mekân
    Film Analizleri

    “Burası” Bir Adres Değil: Here (2024) Filminde Mekân

    Rabia Elif Özcan
    7 saat önce
    Barış Altı ile Berona (2025) Filmi Hakkında Bir Söyleşi
    Röportajlar

    Barış Altı ile Berona (2025) Filmi Hakkında Bir Söyleşi

    İrem Yavuzer
    18 saat önce
    Altın Lale’nin Peşinde: 44. İstanbul Film Festivali Yarışma Seçkisi
    Liste

    2025 Yılının Öne Çıkan Yerli Filmleri

    Tuba Büdüş
    4 gün önce
  • HABERLER
    Sebastian Stan, Gotham Evrenine Adım Atmaya Hazırlanıyor!
    Haberler

    Sebastian Stan, Gotham Evrenine Adım Atmaya Hazırlanıyor!

    Ulaş Ceylan
    3 saat önce
    32. SAG Ödülleri Adayları Belli Oldu!
    Haberler

    32. SAG Ödülleri Adayları Belli Oldu!

    Elif Arı
    8 saat önce
    2025’te Türkiye’de Sinemalarda En Çok İzlenen 20 Film!
    Haberler

    2025’te Türkiye’de Sinemalarda En Çok İzlenen 20 Film!

    Can Turbay
    2 gün önce
  • KISA FİLMLER
    A Kind of Testament (2023)
    Kısa Filmler

    A Kind of Testament (2023)

    Büşra Yayla
    1 ay önce
    Adisyon (2025)
    Kısa Filmler

    Adisyon (2025)

    Günsu Akçatepe
    4 ay önce
    Teamül (2023)
    Kısa Filmler

    Teamül (2023)

    Günsu Akçatepe
    4 ay önce
  • SPOTIFY
    • Playlists
    • Podcasts
  • ETKİNLİKLER
    • Dinner Talks
    • Film Hafızası Akademi
    • Keşfetmenin Keyfi
  • GALERİLER
    • BiReplik
    • Bunları Biliyor Muydunuz?
    • Etkinlikler
    • Hafızadan Çıkmayanlar
  • İLETİŞİM
No Result
View All Result
Fil'm Hafızası
No Result
View All Result
Home Sinema Yazıları Röportajlar

Barış Altı ile Berona (2025) Filmi Hakkında Bir Söyleşi

İrem Yavuzer İrem Yavuzer
18 saat önce
Röportajlar, Sinema Yazıları
Okuma Süresi: 30 min
0
0
Barış Altı ile Berona (2025) Filmi Hakkında Bir Söyleşi
Facebook'ta PaylaşTwitter'da PaylaşWhatsapp'ta Paylaş

Trabzon Film Festivali Ulusal Belgesel Film Yarışması’nda En İyi Film Ödülü’ne layık görülen Berona filminin yönetmeni Barış Altı ile Berona’nın çekim sürecinden  festival yolculuğuna kapsamlı bir sohbet gerçekleştirdik. Bu yıl ilk kez düzenlenen Trabzon Film Festivali’nde Ulusal Belgesel Film Yarışması Altın Taka ödülünü kazanan sevgili Barış’ı bu söyleşimiz vesilesiyle tekrar tebrik etmek istiyorum.

Berona’da Karadeniz’in muazzam manzarasıyla örülü bir mücadele hikâyesi izlediğimizi düşünürken aslında filmin çok daha önemli bir derdi olduğunu görüyoruz: çocuk gelinler. Ne yazık ki çocuk gelinler, günümüzde hâlâ mevcut olan bir sorun. Bu sorunu ele alırken güçlü kadınlar üzerinden farklı bir üslup kurman bence çok etkileyiciydi. Berona filmi nasıl hayata geçti? “Tamam, bu konu üzerinde çalışmak istiyorum.” dediğin evreden bahsedebilir misin?

Aslında Berona benim için bir karar anından ziyade, uzun süre içimde biriken ve adını koyamadığım bir huzursuzluğun zamanla anlam kazanmaya başladığı bir sürecin sonucu. Çocukluğumdan beri aile albümlerine bakmayı severdim; geçmişimin, çocukluğumun izini sürmek isterdim. O fotoğrafların çoğu bana tanıdık ve güvenli gelirdi. Ama içlerinden biri hep ayrı bir yerde duruyordu: annemin gelinlikli bir fotoğrafı. İlk bakışta sıradan bir düğün karesi gibi görünse de o fotoğraftaki mutsuzluk beni derinden sarsmıştı. Zamanla öğrendim ki annem 17 yaşında, kendi isteğiyle değil, çalıştırılmak için evlendirilmişti. Bu bilgi, fotoğrafın anlamını benim için tamamen değiştirdi. O kare artık yalnızca geçmişe ait bir görüntü olmaktan çıkıp peşinden gittiğim bir soruya dönüştü. Çocukken sorduğum ama cevapsız kalan sorular, annemin suskunluğu ve anlatılamayanlar içimde birikmişti. Bu suskunluk benim için bir eksiklikten ziyade zamanla anlam kazanan bir duygu hâline geldi. Berona, tam da bu birikimin ve söylenemeyenlerin içinden ortaya çıktı. Bu yüzden Berona’yı, kendi çocukluğumdan ve annemle kurduğum bağdan ayrı düşünmem mümkün değil.

Ben annemle; aslında kadınlarla ve çay bahçelerinde büyüdüm. Bana anlatılanlara göre annemin peşinden hiç ayrılmazmışım. O nereye giderse ben de oraya gider, en zor bahçelere bile yanında yürürmüşüm. Annem bugün bunu gülerek anlatıyor. Hatta “Bırak artık peşimi.” diyerek beni çay bahçesine fırlattığı bir anı var. Bugünden bakınca komik geliyor. Ama bugün o ana Lütfiye’nin gözlerinden baktığımda, bunun yalnız kalmaya ihtiyacı olan bir kadının dışavurumu olduğunu hissediyorum. Günlük emeğin ve görünmez yüklerin arasında, belki de yalnızca birkaç dakikalık bir nefes alma arayışıydı bu. Ben onu hiç yalnız bırakmadım; peşinden gitmeye devam ettim. Bu peşinden gidiş tek taraflı bir ısrar değildi. O da beni, bir anlığına fırlattığı o çay bahçesinden yeniden alıp, elimden tutarak yürümeye devam etti.

Berona, bu birlikte yürüyüşün içinde, el ele vardığımız bir durak hâline geldi. Berona’nın sonu beni bu yüzden derinden etkiliyor. Çünkü film, yalnızca bir hikâyenin kapanışı değil; bir annenin sessizliğiyle bir çocuğun ısrarının, yıllar sonra birbirini anlamaya başlamasının hikâyesi. Berona benim için yalnızca bir film olmadı. İçimde biriken duyguların, geçmişle kurulan bağların ve cevapsız kalan soruların ilk kez nefes alabildiği bir alan oldu. Aynı zamanda, annemin yalnız kalma ihtiyacını yıllar sonra fark edebilmenin ve bunu kabullenmenin de bir yoluydu. Bu farkındalıklarla birlikte, benim için esas mesele, içimde biriken duyguları ve anlatmak istediğim hikâyeyi taşıyabilecek bir yol bulmaktı. Genç bir yönetmen adayı olarak bol bol film izlediğim, sinema teorisiyle iç içe olduğum ama bütün bu birikimi somut bir anlatıya dönüştürme ihtiyacı hissettiğim bir dönemdi. Sinema, bu duyguları en dürüst ve doğrudan aktarabileceğim bir araç olarak karşıma çıktı. Berona, anlatma ihtiyacımın bir biçim kazanmasıyla birlikte hem kendimi hem de Lütfiye’yle aynı kaderi paylaşan diğer kadınları daha yakından anlamaya çalıştığım bir sürecin adı oldu.

Modern zamanlarda değişen hayat şartlarımız, gereksinimlerimiz evliliğe ve aile birliğine farklı anlamlar yüklememize neden olabiliyor. Filmin merkezinde çocuk yaşta evlendirilen Lütfiye’nin geçmişiyle ilgili içsel yüzleşmesine şahit oluyoruz. Ancak tüm zorluklara rağmen Lütfiye’nin her şeyi bir mantık çerçevesine oturtması çok değerli. Aslında boyun eğen değil mücadeleci ve kendinden emin bir kadın görüyoruz. Kimseyi suçlamayan, hayatı olduğu gibi kabul eden, yaşadığı her şeyi bir kazanım olarak gören bilge bir kadın. Senin izlenimine göre Lütfiye’yi hayata bağlayan şey tam olarak neydi, bunu çok merak ediyorum. Berona, neden Lütfiye’nin etrafında şekillenme kararı aldı?

Lütfiye’yi hayata bağlayan şeyin tek bir karşılığı olduğunu düşünmüyorum. Onu güçlü kılan şey, başına gelenleri inkâr etmemesi ama aynı zamanda onlara teslim de olmaması. Yaşadıklarını bir suçlama diliyle değil, bir anlamlandırma çabasıyla ele alıyor. Bu da onu boyun eğen bir karakter olmaktan çıkarıp, kendi hayatının öznesi hâline getiriyor. Filmde Lütfiye’nin kurduğu çok önemli bir cümle var: “Ne yaşadıysak büyüklerimizin yüzünden yaşadık.” Bu cümle ilk bakışta bir suçlama gibi algılanabilir ama bence tam tersine, olanı biteni yerli yerine koyma çabası. Lütfiye burada bir hesap sormuyor; yaşananların bireysel hatalardan dolayı olmadığını, kuşaklar boyunca aktarılan bir düzenin sonucu olduğunu söylüyor. Suçlayarak değil, anlayarak konuşuyor. Lütfiye için hayat, geçmişi sürekli yargılamak ya da geri döndürmeye çalışmak değil; onu olduğu hâliyle kabul edip, bu kabulün içinden bir denge kurmak. Kimseyi suçlamıyor çünkü suçlamanın onu ileri taşımadığını biliyor. Yaşadıklarını bir kayıp olarak görmüyor, hayatın ona öğrettikleri olarak görüyor. Bu bakış açısı onu hem mücadeleci hem de sakin kılıyor. Bilgelik dediğimiz hâl de tam olarak burada ortaya çıkıyor. Berona’nın Lütfiye’nin etrafında şekillenmesinin nedeni de bu duruştu. Çocuk yaşta evlendirilmiş olmasına rağmen, hikâyesini yalnızca bu travma üzerinden tanımlamıyor. Film, Lütfiye’nin geçmişiyle kurduğu içsel yüzleşmeye tanıklık ederken, aslında onun bugünle kurduğu ilişkiye bakıyor. Onu hayata bağlayan şey; üretmek, çalışmak, gündelik hayatın içinde kalmak ve kendi yaşadıklarını bir mantık çerçevesine oturtabilmek. Bu yüzden Berona, bir mağduriyet anlatısı olmaktan çok, hayatı olduğu gibi kabul eden ama bu kabulün içinden güç üreten bir kadının portresi. Lütfiye’nin etrafında şekillenmesinin sebebi de onun bu sessiz, sakin ama son derece sağlam duruşu.

Özellikle Lütfiye ve Ayşe Hala’nın sahnelerinde taşra halkının kadınlara hatta erkeklere bakışını deneyimliyoruz. Bu noktada kadınların maruz kaldığı dışlanma ya da ötekilikten bahsedip yalnızca tek bir cinsiyet üzerinden sınırlamaya gitmek istemiyorum. İki kadının konuşmalarından anladığımız kadarıyla tarım ve hayvancılık gibi işlerle uğraşan birçok kültürde insanların birer işçi olarak görülmesi söz konusu. Kadın olmak ya da erkek olmak sanırım cinsiyet üstünlüğü sağlamıyor. Özellikle Lütfiye’nin “Ben çocuk, eşim çocuk.” dediği cümle bütün sorumluluğu önceki nesile aktarıyor. Sanırım her iki çocuk da bir işe yaramaları için aile birliği altında örgütleniyor. Daha yakından tanıyabilmek adına filmin çekildiği coğrafyanın ve aile dinamiklerinin seni bir yönetmen olarak nasıl etkilediğini sormak isterim.

Aslında bu filmi bir anlamda babam için yaptığımı söyleyebilirim. Kendini izlesin, görsün diye. Çekim sürecinin başında Ali’yi daha sert ve suçlayıcı bir yerden kurmaya çok yakındım. Çünkü sinirliydim; kayıtsızlığına ve yardımsızlığına karşı öfkeliydim. Erkekleri ve özellikle Ali’yi daha kötücül bir çerçevede anlatmayı düşünüyordum. Ama film ilerledikçe beklemediğim bir şey oldu: empati kurmaya başladım. Annemin kimseyi suçlamadan olanı olduğu yere koyan tavrı, benim de bakışımı değiştirdi. Bir noktada fark ettim ki ben de büyüyordum. Çünkü Ali bu düzenin dışında bir figür değildi; tam tersine, aile içinde ona biçilen rolün, geleneklerin ve göreneklerin bir sonucuydu. Ne gördüyse onu yaşamıştı. Bu farkındalık, aile içindeki ilişkileri iyi kötü gibi basit karşıtlıklar yerine roller ve beklentiler üzerinden okumama yol açtı. Bu, Ali’yi aklamak anlamına gelmiyor. Ama onu tek başına bir fail olarak değil, kuşaklar boyunca aktarılan bir yapının parçası olarak görmeyi mümkün kılıyor. Bu yüzden filmde Ali’yi derinlemesine açmamayı, ona yakın planlarla yaklaşmamayı ve erkekleri çoğunlukla arka planda tutmayı bilinçli olarak tercih ettim.

Hikâyeyi açıklamak yerine, Lütfiye’nin ve Ayşe Hala’nın gündelik hâllerinin ve kurdukları cümlelerin bu yapıyı görünür kılmasını istedim. Tam da bu yüzden Ali ve Lütfiye’nin çocuk yaşta evlendirilmesi hikâyenin asıl kırılma noktası. Ali’den bir erkek olarak hayata atılması, çalışması, üretmesi ve aile kurması bekleniyor; bunlar bireysel tercihlerden çok, aile birliğinin devamı için yüklenen zorunluluklar. Lütfiye’nin “Ben çocuk, eşim çocuk.” cümlesi bu yüzden çok güçlü; sorumluluğu bireylerden alıp önceki nesillere ve kurulmuş düzene işaret ediyor. İkisi de çocukken, yetişkinliğin bütün yükünü taşımak zorunda kalıyor. Bu coğrafyada, özellikle Karadeniz’de, cinsiyet üstünlüğü çoğu zaman anlamını yitiriyor. Belirleyici olan kadın ya da erkek olmak değil; bedenin ne kadar çalışabildiği, ne kadar yük taşıyabildiği.

Lazca’da “kadın” anlamına gelen oxorca kelimesinin kökeni de bunu çok iyi anlatıyor: “evin direği”. Lütfiye’nin filmdeki duruşu, bu kelimenin karşılığı gibi; hayatın sürekliliğini taşıyan, evi ayakta tutan bir güç. Ama bu noktada Ali’yi de dışarıda bırakmak mümkün değil. Çünkü Ali de evlendirilerek aslında o direği bulmaya, hatta bir an önce o direğin yerine geçmeye zorlanıyor. Bir erkek olarak ondan beklenen, evin yükünü omuzlaması ve düzeni sürdürmesi. Yani Ali de çocuk yaşta, henüz hazır olmadığı bir sorumluluğun içine itiliyor. Filmde karşı karşıya gelen iki karakterden çok, aynı yükün altında farklı biçimlerde ezilen iki çocuk görüyoruz. Bütün bu yüklerin içinde gözden kaçmaması gereken çok önemli bir şey var: Lütfiye, Ali’yi her şeye rağmen seviyor. Bunu açık bir cümlede değil, söylediği türküde duyuyoruz. “Bir sevdiğim var, sopayla kovalayacağım.” dediği an tamamen doğaçlama gelişti ama filmin en sahici anlarından biri oldu. Çünkü o cümlede öfke kadar şefkat, sitem kadar yakınlık da var. Bu ilişki romantik bir idealden çok, aynı hayatın içinde birlikte ayakta kalma hâli.

Benim için Berona, suçlu arayan bir film değil. Aile içindeki bu rollerin nasıl kurulduğunu, nasıl normalleştiğini ve insanların bu yapı içinde nasıl yaşamayı sürdürdüğünü anlamaya çalışan bir film. Ali’yi ve Lütfiye’yi tek tek anlatmak yerine, aralarında sessizce kurulan hayatı dinlemeyi seçtim. Seyircinin de bu sessizliğin içinde kendi sorularıyla baş başa kalmasını istedim. Bu coğrafya ve aile dinamikleri beni bir yönetmen olarak da derinden etkiledi. Suçlayan, açıklayan ya da hüküm veren bir yerden film kurmak yerine; dinleyen, bekleyen ve boşluk bırakan bir anlatı dili geliştirmem gerektiğini fark ettim.

Yakın planlardan ve karakterleri kesin çizgilerle tanımlayan sert anlatılardan özellikle kaçındım. Hikâyeyi tarif etmek yerine, gündelik hayatın ritminin, söylenmeyenlerin ve sessizliklerin konuşmasına izin verdim. Bu süreç beni kontrol eden değil, gözlemleyen; yönlendiren değil, alan açan bir yönetmenlik tavrına taşıdı. Lütfiye ve Ali arasında kurulan bu sessiz bağ, karakterlere taraf olmadan yaklaşmamı ve onlarla empati kurmamı sağladı. Bu olgunluğa, açıkçası, onlar sayesinde yaklaşabildiğimi hissediyorum. Filmde her şeyi göstermek yerine, seyircinin düşünmesine ve sorgulamasına alan açmak istedim. Berona, bu sessizliklerin içinden geçmişe bakmayı mümkün kılan bir film oldu.

Aslında hikâyeye dâhil olmaya başladığımızda isim tercihinin ne kadar yerinde olduğunu görmüş oluyoruz. İnsan dediğimiz varlığın yaşlanan bir çocuk olduğunu düşünüyorum. Filmdeki birçok yetişkin hâlâ hayaller kuran birer çocukmuş gibiydi. Kimi zaman çay kimi zaman mısır taneleri hepsi dünya sahnesinde oyalanmak için uğraşılan birer nesne olarak karşımıza çıkıyor. Berona’nın, Lazca çocukluk demek olduğunu okudum, doğru mu?

Evet, doğru. Berona, Lazca’da çocukluk ya da çocukluk zamanları anlamına geliyor. Filmin ismine karar vermek benim için en zor süreçlerden biriydi; baştan belirlenmiş bir isim değildi. Aksine, filmin kendi adını bulması neredeyse filmin bitişiyle aynı zamana denk geldi. Bu isme varmam biraz zaman aldı. Zamanla şunu fark ettim: Biz film boyunca Lütfiye’yi, Ali’yi, Ayşe Hala’yı ve diğer karakterleri bugünkü yaşlarıyla değil; aslında onların çocukluk zamanlarını izliyoruz. Yaşları ilerlemiş olsa da hayata hâlâ çocukken yüklenmiş sorumluluklarla bakıyorlar. Çay, mısır taneleri, elekle oyalanmak ya da söylenen bir mani; bunların hepsi dünyayla baş etmenin, zamanla oyalanmanın küçük yolları gibi geliyor bana. Bu farkındalık benim için çok kişisel bir yere de dokundu. Çünkü ben de hâlâ çocuk olduğumu ve çocukluk zamanlarımı yaşamaya devam ettiğimi hissediyorum. Belki sorumluluklarımız artıyor, rollerimiz değişiyor ama içimizdeki çocuk tamamen kaybolmuyor.

Berona kelimesi, hem sözlük anlamıyla hem de bana hissettirdikleriyle bu duyguyu çok iyi karşılıyor. Filmle birlikte bu kelime, sadece karakterleri değil; benim kendi çocukluk hâlimi de tarif eder hâle geldi. Bu yüzden Berona, benim için yalnızca bir film adı değil; çocukluğun geride bırakılan bir dönemden çok, insanın hayatı boyunca farklı biçimlerde temas ettiği bir hâl olduğunu hatırlatan çok değerli bir kelime. Filmdeki karakterler için olduğu kadar benim için de böyle. Onları izlerken, kendi çocukluk zamanlarımla aramdaki mesafenin aslında sandığım kadar büyük olmadığını fark ettim. Belki büyüyoruz, yüklerimiz artıyor ama oyalanma biçimlerimiz, hayata tutunma şekillerimiz çok da değişmiyor. Berona bu anlamda hem karakterlerin dünyasına hem de benim iç dünyama dokunan bir kelimeye dönüştü. Filmin adının da tıpkı filmin kendisi gibi, tek bir anlama kapanmasını istemedim. İzleyen herkesin kendi çocukluk zamanlarıyla, kendi oyalanma hâlleriyle bir yerden temas edebilmesini istedim. Film bitiyor. Ama geriye, düşünmeye devam eden bir hâl kalıyor. Berona biraz da bu hâlin adı.

Bu yıl ilk kez düzenlenen Trabzon Film Festivali’nde Ulusal Belgesel Kategorisi’nde yarıştın ve Berona sana En İyi Film Ödülü’nü getirdi. Tekrar tebrik etmek isterim. Belgesel, tür olarak bazen yaşça deneyim isteyen bir alan olarak görülebiliyor. Ya da tabiri caizse sektörü ele geçirmiş isimlerin gölgesinde kalabiliyor. Üstelik bir filmin belgesel kodlarına ait olup olmadığı günümüzde hâlâ tartışılan konulardan biri. Bu bağlamda genç bir yönetmen olarak senin görüşlerini merak ediyorum. Açıkçası belgesel filmlere yönelik artan ilgi beni çok mutlu ediyor. Katıldığın festivallerde gözlemlerin neler oldu? Usta isimlerin Berona hakkında yorumları genel olarak nasıldı?

Altın Portakal’a seçildiğimi öğrendiğim anı hâlâ çok net hatırlıyorum. Evdeydik; film ekibimden ve en yakın arkadaşlarım olan Muhammed ve Emir’le birlikteydik. Haberi aldığımızda büyük bir sevinç yaşadık. Altın Portakal gibi köklü ve seçici bir festivalin seçkisinde yer almak bizim için çok kıymetliydi. Berona’nın ilk prömiyerini orada yapacak olması, benim için tarif edilmesi zor bir duyguydu. Bu seçkinin benim için başka bir anlamı daha vardı. Dört yıldır üniversite sebebiyle Antalya’da yaşıyorum ve hâlihazırda işlerimi burada yürütüyorum. Filmin, yaşadığım şehirde, bu festivalde ilk kez seyirciyle buluşacak olması beni ayrıca duygulandırdı. Bir anlamda sinemanın içinde büyüdüğüm, emek verdiğim bir şehirde filmimin karşılık bulmasıydı bu.

Festival zamanı geldiğinde ortam inanılmaz kalabalıktı. Antalya’da tanıdığım kim varsa, hatta çok uzak bir yerden bir tanışıklığımız olan insanlar bile beni ve Berona’yı yalnız bırakmadı. Ailem de yanımdaydı. Avusturya’dan ablalarım geldi, şehir dışından gelenler oldu, annem geldi. Altın Portakal’daki ilk prömiyer anı benim için neredeyse bir aile buluşmasına dönüştü. Seyirci çok kalabalık ve çok ilgiliydi. Film başlar başlamaz ağlamaya başladım. Bu, kendi filmimi ilk kez büyük perdede izliyor olmanın yarattığı bir duyguydu. Yanımda annem, solumda ablalarım vardı. Zaten Berona biraz da bir aile filmi. Film bittikten sonra salondan ağlayarak çıkan insanları görmek, izlerken ağlayanların sesini duymak, çıkışta anneme yöneltilen sorular, filme gösterilen ilgi ve yapılan söyleşi bunların hepsi benim için çok sarsıcı ve çok kıymetli anlardı.

Antalya izleyicisinin yeri benim için gerçekten ayrı. Sinemayı, sinema olduğu için takip eden; filmlerle bağ kuran güçlü bir izleyici kitlesi olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden Altın Portakal’ın bende hem bir yönetmen hem de bir izleyici olarak yeri çok farklı. Festival sürecinde şunu çok net gözlemledim: Festivaller çoğu zaman bir yarışma gibi algılansa da asıl kıymetli olan seçkide yer alan filmler ve bu filmler etrafında kurulan ilişkiler. Seçkideki filmlerin afişlerine bakarken özellikle bir afiş dikkatimi çekmişti: Keçi501 (2025). Filmi merak edip yönetmenini araştırdığımda, benim için beklenmedik ama çok tanıdık bir bağ ortaya çıktı. Yönetmeni Evrim Çervatoğlu; Rizeliydi ve hatta Fındıklı’da yaşıyordu. Benim doğduğum yere çok yakın bir coğrafya. Daha önce tanışmıyorduk ama bu ortak yer hissiyle kendisine hemen mesaj attım, filmini ve Altın Portakal seçkisine girmesini tebrik ettim. Antalya’da yaşıyor olmam ve festivali yakından biliyor olmam sebebiyle, festival sürecinde her anlamda yardımcı olabileceğimi de paylaştım. Bu küçük mesajlaşmayla birlikte aramızda çok doğal bir bağ oluştu. Evrim abi benden yaşça büyük bir yönetmendi ama ilişkimiz hiçbir zaman hiyerarşik bir yerden kurulmadı. Festival boyunca birbirimize gerçekten destek olduk. Hiçbir an yarışıyor gibi hissetmedik. Birbirimizin filmlerini izledik, afişlerini paylaştık, işlerimize sahip çıktık. Bu dayanışma hâli benim için Altın Portakal deneyiminin en kıymetli taraflarından biri oldu.

Evrim abinin Fındıklı’dan olması ve Özcan Alper gibi isimlerle yakın ilişkilerinin bulunması da benim için çok özel bir kapı araladı. Özcan Alper, aynı coğrafyadan çıkan bir yönetmen olarak benim için her zaman sinemasıyla yolumu açan, usta bir isimdi. Evrim abinin benden Özcan Alper’e bahsetmesiyle, Özcan Alper fragmanımı izledi ve bana sosyal medya üzerinden ulaştı. Festivalde tanışalım demesi, Antalya’da bir araya gelmemiz ve film üzerine yaptığı yorumlar benim için gerçekten çok gurur vericiydi. Hatta festival sırasında Özcan Alper ve ekibiyle birlikte Erken Kış (2025) filmini aynı salonda izleme şansı da buldum. O salonu, o filmi ve o anı paylaşmak benim için yalnızca bir izleme deneyimi değil, sinema yolculuğumun çok özel duraklarından biri oldu.

Özcan Alper’in sinemasında da güçlü bir “öze dönüş” hissi olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda Berona ile kurduğu ilişki beni ayrıca etkiledi. Sonrasında Trabzon Film Festivali’nde Berona ile En İyi Belgesel Film ödülünü almak, bu öze dönüş hissini daha da anlamlı kıldı. Filmin çıktığı topraklarda karşılık bulması ve bu yolculuğun yine o coğrafyada bir ödülle tamamlanması benim için tarifsiz bir gurur oldu. Açıkçası bu yaşta yaşadığım en anlamlı sinema deneyimlerinden biri, Berona’nın ait olduğu topraklarda yankı bulmasıydı. Festivaller benim için yalnızca ödüllerin konuşulduğu alanlar değil; birbirimize temas ettiğimiz, deneyimlerimizi paylaştığımız, yan yana durabildiğimiz yerler. Evren abiyle kurduğumuz ilişki, Özcan Alper’le yaşanan karşılaşma ve Berona’nın izleyiciyle buluştuğu anlar bana bunu tekrar tekrar hatırlattı. Bu yolculuk, sinemayla kurduğum bağın neden hâlâ bu kadar canlı olduğunu bana yeniden gösterdi. Bu vesileyle şunu da özellikle söylemek isterim: Keçi501, yurt dışından birçok ödülle döndü. Hem anlattığı hikâye hem de kurduğu sinema diliyle bunu fazlasıyla hak eden bir film. Festival sürecinde izleme şansı bulduğum bu filmi, imkânı olan herkese gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.

Günümüzde daha bilinçli ve emeğinin farkında olan bir neslin film üretmeye başladığını düşünüyorum.

Ben de buna çok katılıyorum. Kendi çevremden ve üretim pratiğimden de gördüğüm kadarıyla, bugün film üreten birçok genç insan yaptığı işin emeğinin, sürecinin ve sorumluluğunun daha fazla farkında. Sadece “bir film yapmak” değil; neden yaptığını, ne söylediğini ve kime seslendiğini düşünerek yola çıkıyor. Bu bilinç hâli bence yapılan işin ruhuna da doğrudan yansıyor.

Film boyunca en etkilendiğim anlardan biri biz insanların zamanın muğlaklığına tabî olduğumuzun hatırlatılmasıydı. Örneğin Lütfiye ve arkadaşları canhıraş bir şekilde o günkü rızıklarını, emeklerini, çocukları gibi gördükleri çayları toplarken mahalle sakinlerinden birinin vefat haberi anons edilmişti. Ancak herkes olağan akışına devam ediyordu. Bence bu sahne günümüzdeki insan ilişkilerinden hayatlarımıza yüklediğimiz anlama kadar çok çarpıcı bir sorgulama barındırıyor. İnsanlara yüklediğimiz anlamlar değişmeye başladı. Vefat haberi duyurulan kişi bizlerden biri de olabilirdi ama bugün o kişi biz değiliz ve üretmeye devam etmeliyiz. Sonuçta hayat devam ediyor, öyle değil mi? Başkalarının acısını paylaşmak bazen lüks bir eyleme dönüşebiliyor.

Bu sahne beni de çok etkileyen ve filme dâhil ederken en çok durup düşündüğüm anlardan biriydi. Çünkü o anons, benim için orada ilk kez duyulan bir şey değildi. O bahçede büyümüş biri olarak, bu tür vefat anonslarını hayatım boyunca defalarca duymuştum. Garip olan şu ki o anonslar bende bir panik ya da korku hissi yaratmıyordu; daha çok hayatın akışı içinde yerini bulan, neredeyse gündelik bir ses gibiydi. Belki de bu yüzden o sahnede özel bir dramatik vurgu kurmak istemedim. Çünkü oradaki insanlar için ölüm, hayatın dışında bir kırılma değil; hayatla yan yana duran bir gerçeklik. Çay toplanmaya devam ediliyor çünkü o günün emeği ertelenemiyor. Rızık, zaman ve beden aynı anda çalışmak zorunda. Ölüm kabul ediliyor ama hayat durmuyor. Ben de senin söylediğin gibi düşünüyorum: Ölüm çok gerçek ama onunla birlikte yaşamayı da öğrenmek gerekiyor. Belki de bu coğrafyada insanlar bunu çok erken öğreniyor. Kabullenmek, sıradanlaştırmak ve sonra yeniden gündelik hayata dönmek bir duyarsızlıktan ziyade hayatta kalmanın bir yolu.

Başkasının acısını paylaşmak bazen isteksizlikten değil, gerçekten imkânsızlıktan erteleniyor. Bu sahnenin sende de böyle bir hissiyat yaratmasına açıkçası sevindim. Çünkü benim için o an, bir mesaj vermekten çok bir hâli olduğu gibi bırakma meselesiydi. Zamanın muğlaklığı tam da burada ortaya çıkıyor: Bugün anons edilen kişi biz değiliz, yarın olup olmayacağımızı bilmiyoruz. Hayat bu belirsizlikle akmaya devam ediyor. Film de bu akışın önüne geçmek yerine onunla birlikte durmayı seçiyor diye düşünüyorum.

Bir başka açıdan baktığımızda Berona’da bir yıkım, yas ya da felaket görmüyoruz. Bunun yerine umut denilen kavramın tınısını takip ediyoruz. Örneğin Ayşe Hala’nın mısır unu için verdiği mücadele ve asla pes etmemesi sonunda da o ekmeği sevdikleriyle paylaşması filmi ümitvar bir perspektifle yorumlamamıza neden oluyor. Ben, Berona’da zorlama olmayan imgesel anlatımlarını çok sakin ve yerinde buldum. Bu hikâyeden bambaşka, aşırı acıklı, duyguları sömüren bir çerçeve de oluşturulabilirdi. Tercih etmiş olduğun saf sinema ekolünü Berona bağlamında oldukça tutarlı kurduğunu düşünüyorum, bunu tekrar belirtmek isterim. Ancak iç tutarlılığı yüksek bir iş olsa da bazı sahnelerde filmden kopabiliyoruz. Özellikle Lütfiye’nin Barış’a seslendiği sahnede izlediğimiz şeyin bir film olduğunun hatırlatılması oldukça tematik bir yaklaşımdı. Ben açıkçası bu tercihin doğaçlama geliştiğini düşünüyorum. Filmin çekim sürecinden biraz bahsetmeni isteyebilir miyim? Her şey planladığın şekilde ilerledi mi?

Bu sahnelerin sende yarattığı hissi duymak beni gerçekten mutlu ediyor. Çünkü Berona’yı kurarken en başından beri özellikle kaçınmak istediğim şey, acıyı büyüten, dramatize eden ya da duyguyu zorla seyirciye dayatan bir anlatıydı. Bu coğrafyada yaşananlar zaten yeterince sert; benim derdim bu sertliği daha da yükseltmek değil, onun içinde var olan yaşam hâllerini, direnci ve umudu görünür kılmaktı.

Ayşe Hala’nın mısır unu için verdiği mücadele ya da sonunda o ekmeği sevdikleriyle paylaşması, benim için umudun en yalın ve en gerçek hâllerinden biri. Bu yüzden umut filmde bilinçli olarak yüksek sesle değil, gündelik hayatın içinden, küçük anlarla dolaşıyor. Bu yaklaşım, filmin anlatı dilini de doğrudan belirledi. “Saf sinema” diye tarif ettiğin dil benim için sezgisel olarak tam buraya denk geliyor. Filmde geçmişi doğrudan göstermeyi ya da açıklamayı hiç istemedim. Aksine, diyaloglar aracılığıyla geçmişi hayal ettirmeye; görsel anlatımla bugünden bakarak o geçmişi anlamlandırmaya çalıştım. Seyircinin boşlukları kendi deneyimiyle tamamlamasını istedim. Bu nedenle anlatıyı büyük ölçüde saf görsel dile yaslayan bir yol tercih ettim ve açıkçası filmin en büyük zorluklarından biri de buydu. Bu anlatı tercihi, filmin nasıl çekileceğini de baştan belirledi.

Eğer hikâyeyi açıklamayan, göstermeden hissettiren bir dil kuracaksam; kamera karşısındaki insanların da oynayan değil, gerçekten yaşayan hâllerine ihtiyacım vardı. Bu yüzden oyunculuk meselesi benim için estetik bir tercihten çok, anlatının temel taşı hâline geldi. Tam da bu nedenle Berona’nın ortaya çıkışı, dört yıla yayılan uzun bir sürecin sonucu oldu. Çekime hazırlık aşaması, filmin kendisi kadar belirleyiciydi. En başından beri şuna inanıyordum: Eğer Berona’yı yapacaksam, “iyi oyunculuk” dediğimiz şey mutlaka var olmalıydı. Ama bu, profesyonel oyuncularla çalışmak anlamına gelmiyordu. Aksine, kamera karşısında hiç bulunmamış, rol yapmayı bilmeyen, kendisi olabilen insanlarla çalışmak istiyordum. Bu yüzden sinemaya ilgi duyduğum ilk yıllardan itibaren aldığım ilk kamerayla annemi, babamı ve çevremdeki herkesi bir anı videosu çeker gibi kaydetmeye başladım.O dönem bunun bir film hazırlığı olduğunun farkında bile değildim. Bir yandan kamerayı, bir yandan sinemanın temel taşlarını öğreniyordum. Zamanla kamera hem benim için hem de onlar için sıradanlaştı. “Bizim Barış yine bir şeyler çekiyor” hâline geldi. Böylece hem kamera arkasındaki beni hem de kameranın kendisini unutabildiler. Bence iyi oyunculuğun en önemli sırlarından biri tam olarak bu: kendin olabilmek, doğal kalabilmek. Bu eşiği aştıktan sonra asıl teknik zorluklar başladı. Oyuncuların karşısında on kişilik bir film ekibi olamazdı. Beni tanıyorlardı ama ekibi tanımıyorlardı; o kalabalık geldiği anda bütün doğallık ve ruh hâli kaybolacaktı. Bu yüzden filmi çekim alanında neredeyse tamamen tek başıma çekmeye karar verdim. Berona, geleneksel anlamda bir film ekibiyle çekilebilecek bir film değildi. Bir yaka mikrofonu taktığımda bile rahatsız oluyorlar, tüm atmosfer bozuluyordu. Bu nedenle çok radikal, çok bağımsız bir sinema anlayışını tercih ettim. En büyük zorluklardan biri buydu. Işık meselesi de başlı başına ayrı bir sınavdı. Bir görüntü yönetmeni olarak örnek aldığım isim Emmanuel Lubezki. Doğal ışıkla kurduğu ilişki, mekânla bağ kurma biçimi ve sezgisel yaklaşımı benim için çok ilham vericiydi. Bu filmi de kendi imkânlarım ölçüsünde, onun sinema anlayışına yakın bir yerden çekmek istedim. Dolayısıyla doğal ışık tercihi bu filmin olmazsa olmazıydı.

Film doğada geçiyor diye ışığı düşünmemek gibi bir lüksünüz yok; tam tersine çok daha dikkatli olmanız gerekiyor. Özellikle güneşli havadan yağmurlu havaya geçişleri bilinçli olarak yakalamaya çalıştım. Bu, filmin neredeyse tüm sahnelerinde beni en çok zorlayan şeylerden biriydi. Bir de işin fiziksel tarafı vardı. Coğrafya çok sertti. Kamyonetten düştüğüm, dik yamaçlarda yuvarlandığım oldu. Elimde yaklaşık beş kilo kamera, sırtımda on on beş kiloluk bir çanta ve bütün bunları yaparken aynı zamanda çayların toplanması, taşınması gerekiyordu. O yüzden bazen düşünüyorum: Kamera arkasında yaşananlar başlı başına başka bir film olabilirdi. Lütfiye’nin bana seslendiği sahne de bu sürecin doğal bir sonucu olarak ortaya çıktı. Evet, sahne büyük ölçüde doğaçlama gelişti ama kesinlikle rastlantısal değildi. Çünkü Lütfiye’nin bunu eninde sonunda söyleyeceğini biliyordum. Çayların toplanması gerekiyordu, iş yetişmeliydi ve benim yardım etmem hayatın akışı içinde zaten kaçınılmazdı. O cümle, bir senaryonun sonucu değil; ihtiyacın, zamanın ve gündelik hayatın içinden doğacaktı.

Benim için mesele bu anı kurmak değildi, sabırla bekleyip yakalayabilmekti. Bu yüzden görevim müdahale etmekten çok, doğru anın kendini göstermesine izin vermekti. O an geldiğinde dördüncü duvarın kırılması ilk bakışta yabancılaştırıcı gibi algılanabilir. Ancak benim aradığım etki tam tersiydi. İlk kez 400 Darbe’yi (1959) izlediğimde hissettiğim şeye benzer bir duygunun peşindeydim: filmi dışarıdan izlemekten çok, yönetmenin kurduğu dünyaya biraz daha yaklaşma hissi. 400 Darbe’de beni etkileyen şey, yabancılaştıran bir mesafe değil; aksine seyirciyi filmin içine doğru çeken, onu daha dikkatli bakmaya zorlayan bir samimiyetti. Berona’da da bu hissi, kendi imkânlarım ve kendi hikâyemin içinden aradım. Bu yüzden o sahne benim için filmden bir kopuş değil; filmin kalbine en çok yaklaştığımız anlardan biri. Seyirciye “izlediğin şey bir film” demekten çok, “bu film, bu hayatın tam içinden” demek istedim. Berona’nın çekim süreci de baştan sona bu anlayışla ilerledi: planla sezgi arasında, kontrolle bekleme hâli arasında gidip gelen bir süreçti. Ve sanırım filmin tonu, seyircide bıraktığı his ve sessizliği de doğrudan bu sürecin kendisinden doğdu.Film mekân olarak tek bir bölgede geçmesine rağmen evrensel konulara değiniyor. Özellikle film dili olarak Lazcanın tercih edilmesi ilk bakışta hikâyeyi sınırlıyor gibi görünse de çok geçmeden etki ettiği alanın genişlediğini gözlemliyoruz. Lazca hâlâ kullanılan ve yaşayan bir dil. Eminim Berona için daha iyi bir dil tercih edilemezdi. Ülkemizin farklı coğrafyalarını ve farklı kültürlerini gözlemlemek, dillerini duymak, hayatlarına şahit olmak her ne kadar kategorik bir anlatı gibi dursa da aslında bir bütünün parçaları olarak hepsi aynı şeyi söylüyor. Berona’da kendi annenin hikâyesinden esinlendiğini biliyorum. Filmde Lazcanın tercih edilmesi bana anneyle kurulan bağ ve güvenli alan izlenimi veriyor. Aslında sadece Lazca değil çift dilli bir konuşma var ve kadınlar her dilde benzer sorunlarla karşılaşıyor. Berona’nın dünyadaki birçok kişinin hayatına dokunduğunu düşünüyorum. Berona sence tam olarak neye odaklanıyor?

Öncelikle şunu söyleyeyim, bu gerçekten zor bir soru. Ama söylediklerine büyük ölçüde katıldığımı da baştan belirtmek isterim. Evet, bence Berona evrensel meselelere değiniyor ve filmin en büyük gücü de tam olarak buradan geliyor. Ancak bu evrensellik kendiliğinden oluşan bir şey değil; hem kurgusunda hem de çekim sürecinde bilinçli olarak üzerine düşündüğüm bir meseleydi. Filmde özellikle “saf” bir Türkçe kullanım istemedim. Lazca tercihi benim için estetik bir karar olmaktan çok, zaten var olan bir gerçeğin doğal sonucu. Biz orada Lazca konuşuyoruz. Ama artık saf bir Lazca’dan söz etmek de çok mümkün değil; Türkçe ile iç içe geçmiş bir dil bu. Bazı kelimelerin Lazca karşılığını bilmiyoruz bile. Bu yüzden filmde çift dilli bir yapı var ve bu yapı bana çok şey söylüyor.

Şunu net bir şekilde gözlemledim: Filmde Türkçe konuşulan anlarda, bir tür kendini kontrol etme, daha dikkatli, daha “kibar” olma hâli ortaya çıkıyor. Doğallık bir parça geri çekiliyor. Lazca konuşulduğunda ise insanlar çok daha kendileri oluyor. Bu bana hep telefonla konuşurken birden ses tonumuzu değiştirmemizi hatırlatıyor; sanki görünmez bir maske takıyoruz. Lazca ise o maskeyi ortadan kaldırıyor. İnsanların düşünmeden, filtresiz hâllerini görünür kılıyor. Bu da bana göre evrenselliğin kapısını açıyor. Çünkü artık dil değil, hayat konuşmaya başlıyor. Evrensellik meselesine ben biraz buradan bakıyorum. Bir İspanyolca film izlediğimde onu yalnızca İspanyolları anlatan bir hikâye gibi okumuyorum. İtalyanca ya da başka bir dilde çekilmiş filmler için de benzer bir şey hissediyorum. Hikâye, dili aşarak başka hayatlara dokunabiliyor. Lazca söz konusu olduğunda ise bazen dili merkeze alıp hikâyeyi daha dar bir yere yerleştirme eğilimi oluşabiliyor. Oysa benim için dil, anlatıyı sınırlayan bir şey değil; tam tersine onu genişleten, derinleştiren bir imkân.

Kadınlar ya da erkekler, hangi dili konuşurlarsa konuşsunlar, benzer sorunlarla karşılaşıyorlar. Burada dil bir kimlik göstergesi olmaktan çok, insanların kendileri olabildiği bir alan yaratıyor. Benim görevim de bu alanı tasarlamak değil; zaten var olanı dikkatle yakalamak ve görünür kılmaktı. Filmin birçok insanın hayatına dokunduğu fikrine katılıyorum. Ama bundan önce şunu söylemeliyim: Berona en çok benim hayatıma dokundu. Her izlediğimde başka bir yere gidiyorum. Geçmişi düşünüyorum, nasıl bu noktaya geldiğimizi, neden böyle yaşadığımızı sorguluyorum. Film benim için bitmiş bir şey değil; hâlâ devam eden bir düşünce hâli. Bu noktada filmleri kategorize etme meselesine de değinmek istiyorum. Günümüzde filmler çok hızlı bir şekilde etiketleniyor: sanat filmi, belgesel filmi, gişe filmi… Oysa buna mesafeliyim.

Alfonso Cuarón, Roma (2018) filminin kamera arkası belgeseli Road to Roma’da (2020) çok net bir şey söylüyor: “Sinema sinemadır. İyi filmler vardır, kötü filmler vardır.” Benim Berona’ya bakışım da tam olarak buradan. Türlerden, etiketlerden ya da beklentilerden önce, filmin izleyiciyle kurduğu bağ önemli. Bir film birine göre çok iyi, bir başkasına göre çok sıradan olabilir. Bu, izleyicinin kendi hayatıyla, deneyimiyle, yarasıyla ilgili bir şey. Berona’nın da böyle bir film olduğunu düşünüyorum. Biri onu bir Karadeniz filmi olarak izleyebilir. Biri bir anne oğul hikâyesi olarak görebilir. Biri daha politik, biri daha felsefi bir yerden okuyabilir. Hatta biri sadece gündelik hayata bakabilir. Bence filmin evrenselliği tam olarak burada başlıyor: Film tek bir anlama sıkışmıyor; bakana göre çoğalıyor. Benim filmde en çok önemsediğim yer ise filmin açıldığı ve kapandığı nokta. Film, “Kader meselesidir; neyin varsa onu yaşayacaksın” cümlesiyle açılıyor. Ve film boyunca gerçekten herkesin elinde ne varsa onunla yaşadığını görüyoruz: Lütfiye’nin, Ayşe Hala’nın, Ali’nin… Film bittiğinde ise Lütfiye şu cümleyi kuruyor: “Ne yaşadıysak büyüklerimizin yüzünden yaşadık.” Ben tam da burada filmin başladığını düşünüyorum. Film bitiyor ama düşünce başlıyor. İzleyici şu soruyla baş başa kalıyor: Ben ne yaşadıysam gerçekten büyüklerimin yüzünden mi yaşadım, yoksa kendi seçimlerimin sonucu mu? Bu benim için çok derin, çok felsefi bir soru. Bir anne oğul ilişkisi üzerinden, bir çocuğun annesine bakışı üzerinden, belki de bütün bir coğrafyaya bakma denemesi. Berona’da asıl odaklandığım şey tam olarak buydu.

Berona’da değindiğin meseleler saldırgan veya depresif bir anlatıdan uzak tutuluyor. Bu tercihin, onları anlamaya çalışmak yerine Lütfiye ve diğer kadınlarla aynı mekânda yaşamak ve hikâyeyi deneyimlemek adına bilinçli olarak kurulduğunu düşünüyorum. Berona hem çok sert hem de çok enerjik bir izlek sunuyor. Bir yanda mücadele eden kadınlar, bir yanda da yine aynı kadınların şükür hâlinde oluşu var. Berona hakkında herkesin farklı görüşleri olduğuna eminim. Ancak bana kalırsa film boyunca seyirci kendi kararını kendisi veriyor. Filmin ilk sahnelerinde sorgulandığı gibi Berona’nın gerçekten bir kader meselesi olduğunu düşünüyor musun?

 Berona’yı Lütfiye’nin kader hakkında söylediği cümleleriyle açmak istedim. Çünkü film boyunca Lütfiye’nin, Ayşe Hala’nın, Ali’nin ve etraflarındaki herkesin elinde ne varsa onunla yaşadığını görüyoruz. Başka bir ihtimal, başka bir hayat hayali yok. Mücadele de, şükür de kabulleniş de buradan doğuyor. Bu yüzden Berona benim için kaderi anlatan bir film; ama edilgen, değişmez bir kaderi değil, elde olanla yaşanmak zorunda kalınan bir kaderi. Bu düşünceyi film boyunca yalnızca sözle kurmak yerinel, görsel olarak da kurmaya çalıştım.

Filmde beni ilk kez, çok küçük bir sahnede kadınlara yardım ederken görürüz. Hemen ardından gelen sahnede ise Ali’nin Lütfiye’ye ve kadınlara yardım etmediğini izleriz. Bu iki sahnede özellikle diyalog yok; anlatım tamamen saf görsel dile dayanıyor. Çünkü bunu açıklamak değil, hissettirmek istedim. Bu karşıtlığı bilinçli olarak yerleştirdim. Ali, bir önceki neslin insanı. İçine doğduğu düzenin dışına çıkamıyor; kendine dışarıdan bakma imkânı yok. Ama Ali ile Lütfiye’nin çocuğu olan Barış, bu hayata dışarıdan bakabilen bir noktaya geliyor. Bu bir üstünlük değil; bir farkındalık. Ali kendi kaderini sorgulayamazken, Barış o kaderin içinden bakıp onu anlamlandırmaya çalışıyor ve bu film tam olarak buradan doğuyor. Aslında burada benim için çok önemli bir döngü var. Kaderde küçük bir kırılma ihtimali yine bu düzenin içinde büyümüş önceki neslin çocukları sayesinde ortaya çıkıyor. Ben de ne yaşadıysam, büyüklerimin yüzünden yaşadım. Ve bu film, tam olarak bu yaşanmışlıkların içinden çıktı. Lütfiye’nin cümleleriyle, suskunluklarıyla, yaşadıklarıyla şekillendi.

Berona, benim için yalnızca annemin ya da bu coğrafyanın hikâyesi değil; kendi payıma düşen duyguların, yüklerin ve soruların da bir dışavurumu oldu. Bu yüzden filmi Lütfiye’nin şu cümlesiyle kapatmak istedim: “Ne yaşadıysak büyüklerimizin yüzünden yaşadık.” Bu benim için bir suçlama değil; kuşaklar arası bir anlama çabası. Çünkü bu farkındalığa kendi başıma ulaşmadım. Önceki neslin yaşadıkları, kuramadıkları cümleler ve taşıdıkları yükler beni bu noktaya getirdi. Berona, bu aktarımın somut hâli oldu. Bu bağlamda filmi, “Coğrafya kaderdir” düşüncesine yakın bir yerden okuyorum. Kader burada bireysel bir yazgıdan çok, coğrafyanın, geleneklerin ve kuşaklar boyunca aktarılan yapıların sonucu. Ama Berona’nın yapmak istediği şey bu kaderi kutsamak değil; ona dışarıdan bakabilmek.

Filmi yaparak, bu yapıyı görünür kılarak, üzerine düşünerek kaderde küçük bir çatlak açabildiğimi hissediyorum. O yüzden evet, Berona bir kader meselesi. Ama bu kader, sorgulanamaz bir yazgı değil. Film, “Böyle gelmiş böyle gider” demiyor; “Böyle gelmiş, gelmiş olanı birlikte anlayalım” diyor. Seyirciyi de tam olarak karar vermeye değil, düşünmeye davet ediyor. Ve şunu da eklemek isterim ki babam filmi izledikten sonra sanki başka bir insan oldu. Bunu büyük sözlerle söylemiyorum; hâlinden, sessizliğinden ve bakışından hissettim. Belki her şeyi değiştirmedi ama bir şeylerin yerinden oynadığını, durduğunu ve kendine baktığını gördüm. Benim için Berona’nın en büyük başarısı bir ödül almak ya da görünürlük kazanmak değil; bir insanda, özellikle de bu hikâyenin tam merkezindeki bir insanda, iyi yönde küçük bir değişim yaratabilmiş olması.

Filmin festival yolculuğu devam ediyor değil mi? Berona’yı nerelerde izleyebileceğiz?

Şu an Berona’nın festival yolculuğu hâlâ devam ediyor. Türkiye’de İstanbul Film Festivali (İKSV) ve Adana Altın Koza gibi önemli birkaç festivale başvurularımız olacak. Aynı zamanda yurt dışı başvuruları da sürüyor; bazı festivallerden geri dönüş bekliyoruz. Özellikle belgesel sinema açısından çok kıymetli festivallere başvurduk. İsviçre’de düzenlenen Vision du Réel, Belgrad’daki Beldocs, Rusya’daki DOKer, Kosova’daki DokuFest bunlardan bazıları. Bunların dışında da farklı ülkelerde birçok festival süreci devam ediyor. Umuyorum ki Berona, bu festivaller aracılığıyla farklı coğrafyalarda da izleyiciyle buluşma imkânı yakalar. Festival süreci tamamlandıktan sonra ise, Berona’yı bir dijital platformda izleyiciyle buluşturmayı çok istiyorum. Çünkü gerçekten çok fazla mesaj alıyorum; insanlar filmi nereden izleyebileceklerini soruyor. Bu ilgi benim için çok kıymetli. O yüzden festival yolculuğu bittikten sonra ana odağım, Berona’nın erişilebilir bir dijital platformda yer alması olacak. Filmin, festivallerle sınırlı kalmadan daha geniş bir izleyiciyle buluşmasını gerçekten önemsiyorum.

Şu an üzerinde çalıştığın yeni bir projen var mı?

Evet, hâlihazırda çalıştığım iki projem var. İlki, kısa film projem. İlk aşamada hedefim kısa filmi bitirmek ve üretim sürecine başlamak. Senaryo süreci artık son aşamasına geldi; bu yüzden odağım tamamen kısa filmin tamamlanması ve çekim sürecine geçmek. İkincisi ise Berona’da izlediğimiz karakterlerin geçmiş yaşamlarına odaklandığım, uzun metraj kurmaca projem. Bu proje yaklaşık beş yıldır üzerinde düşündüğüm, defalarca kurup yeniden tarttığım bir hikâye. Berona’yı bu uzun metrajın doğrudan bir parçası olarak görmüyorum ama kendi sinemasal yolculuğumda çok önemli bir eşik ve hazırlık süreci olarak konumlandırıyorum. Berona sayesinde hem coğrafyaya, hem aile dinamiklerine, hem de karakterlerin birbirlerine nasıl baktığına dair çok şey öğrendim. Berona’da daha çok Lütfiye ve kadınlar üzerinden bir anlatı kuruyordum; erkeklere bakış da bu çerçevenin içinden şekilleniyordu. Ali’ye bilinçli olarak mesafeli duruyor, yakın planlarla onun iç dünyasını açmıyor; geçmişi doğrudan göstermektense, izleyiciye geçmişi hayal ettirmeye çalışan bir dil kuruyordum. Uzun metraj kurmaca projemde Lütfiye, Ali ve Ali’nin babası Muhittin ekseninde ilerleyen, geçmiş ve gelecek arasında kurulan bir yapı var. Film, karakterlerin iç dünyalarına Lütfiye ve Ali’nin çocuk yaşta evlendirilmesiyle başlayan kırılma noktasından bakıyor. Bu kararın bireylerin hayatında ve sonraki kuşaklarda bıraktığı izi görünür kılmayı amaçlıyorum. Berona’da geçmişi hissettirmeye çalıştım; yeni filmimde o geçmişle yüz yüze gelmek istiyorum.

Eklemek istediğin bir şey var mı?

Öncelikle bu röportaj için ve Berona’ya dair yaptığın değerli yorumlar için gerçekten çok teşekkür ederim. Soruların ve yaklaşımın, film üzerine yeniden düşünmemi sağlayan, benim için çok kıymetli bir alan açtı. Fil’m Hafızası’nı uzun zamandır ilgiyle ve severek takip ediyorum; sinemaya bu kadar özenli, derinlikli ve sahici bir yerden yaklaşan bir platformda yer almak benim için büyük bir mutluluk. Tüm Fil’m Hafızası ekibine emekleri ve bu alanı açık tuttukları için ayrıca teşekkür ederim. Burada olmak, bu sohbetin bir parçası olmak benim için çok değerliydi.

İrem Yavuzer

Kadıköy’de dünyaya geldi ama hâlâ geldiği yere adapte olamadı. Sinema ve Televizyon bölümünde okudu, Okudukça daha çok sevdi sevdikçe daha çok izledi izledikçe daha çok hayata tutundu. Birinci dereceden sinema aşığı ancak eş zamanlı olarak müzikten ve bisiklet sürmekten de hoşlanıyor. Bol bol geziyor, gökyüzünü, renkleri ve uzaylıları seviyor.

Etiketler: altın takabarış altıberonaTrabzon Film Festivali
İrem Yavuzer

İrem Yavuzer

Kadıköy’de dünyaya geldi ama hâlâ geldiği yere adapte olamadı. Sinema ve Televizyon bölümünde okudu, Okudukça daha çok sevdi sevdikçe daha çok izledi izledikçe daha çok hayata tutundu. Birinci dereceden sinema aşığı ancak eş zamanlı olarak müzikten ve bisiklet sürmekten de hoşlanıyor. Bol bol geziyor, gökyüzünü, renkleri ve uzaylıları seviyor.

YazarınDiğer Yazıları

    Büyük Tufan’dan Günümüze: The Great Flood (2025)

    Büyük Tufan’dan Günümüze: The Great Flood (2025)

    28 Aralık 2025
    Mutlu Son Bekleyen Bir Masal Avatar: Fire and Ash (2025)

    Mutlu Son Bekleyen Bir Masal Avatar: Fire and Ash (2025)

    22 Aralık 2025
    Film Yargı Kulübü #2- Neden Herkes Biraz Ötekidir?: Amrum

    Film Yargı Kulübü #2- Neden Herkes Biraz Ötekidir?: Amrum

    22 Aralık 2025
Sonraki Yazı
32. SAG Ödülleri Adayları Belli Oldu!

32. SAG Ödülleri Adayları Belli Oldu!

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Editörün Seçtikleri

Altın Lale’nin Peşinde: 44. İstanbul Film Festivali Yarışma Seçkisi

2025 Yılının Öne Çıkan Yerli Filmleri

Tuba Büdüş
4 Ocak 2026

Vikki Bardot ile Dreamt by Another (2025) Üzerine Söyleşi

Vikki Bardot ile Dreamt by Another (2025) Üzerine Söyleşi

Tuba Büdüş
4 Ocak 2026

Mutlu Son Bekleyen Bir Masal Avatar: Fire and Ash (2025)

Mutlu Son Bekleyen Bir Masal Avatar: Fire and Ash (2025)

İrem Yavuzer
22 Aralık 2025

2025’te Aklımızda Kalan Filmler

2025’te Aklımızda Kalan Filmler

Fil'm Hafızası
22 Aralık 2025

The Things You Kill (2025)

The Things You Kill (2025)

Rabia Elif Özcan
22 Eylül 2025

  • Hakkımızda
  • Gizlilik Politikası
  • KVKK
  • Çerez Politikası
  • İletişim

Fil'm Hafızası © 2023

No Result
View All Result
  • Fil’m Hafızası – Keşfetmenin Keyfi
  • Hakkımızda
    • Hakkımızda
    • Ekibimiz
    • Gönüllülük İlanları
  • Film Önerileri
    • Aksiyon – Macera
    • Animasyon
    • Belgesel
    • Bilim Kurgu – Fantastik
    • Biyografi – Tarih
    • Drama
    • Erotik
    • Komedi
    • Korku – Gerilim
    • LGBTİ
    • Müzik – Müzikal
    • Romantik
    • Savaş
    • Suç – Gizem
    • Western
  • Sinema Yazıları
    • Ayvalık Film Festivali 2025
    • 32. Altın Koza
    • 44. İstanbul Film Festivali
    • 25. İzmir Kısa
    • Film Analizleri
    • Eleştiri – İzlenim
    • Liste
    • Özel Dosyalar
    • Röportajlar
  • Haberler
  • Kısa Filmler
  • Spotify
    • Podcasts
    • Playlists
  • Etkinlikler
    • Dinner Talks
    • Film Hafızası Akademi
    • Keşfetmenin Keyfi
  • Galeri
    • BiReplik
    • Bunları Biliyor Muydunuz?
    • Etkinlikler
    • Hafızadan Çıkmayanlar
  • İletişim

Fil'm Hafızası © 2023

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Create New Account!

Fill the forms below to register

All fields are required. Log In

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In