AnalizSinema Yazıları

Çocuk Gelinler, Masalcı Büyükler

Yazarlarımızdan Tuba Kabasakal ve Emrah Öztürk, Lal Gece’deki erkek temsilini ve filmin çocuk gelinlere olan bakışını tartıştı. Reis Çelik’e Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı ödülü kazandıran Lal Gece, 2012’nin en öne çıkan yerli filmlerinden birisiydi. Film hapisten yeni çıkmış ellili yaşlarındaki bir adamla henüz 12-13 yaşlarındaki bir kız çocuğunun gerdek gecesi yaşadıklarını anlatır. İlyas Salman ve Dilan Aksüt’ün başarılı performanslar sergiledikleri filmin büyük bir kısmı tek mekan ve zamanda geçer.

Emrah: Lal Gece’yi sinemada izlemiştim. Oldukça etkileyici bir filmdi bana göre. Ülkemizde ne yazık ki halen uygulanan ‘Çocuk Gelin’ meselesine parmak basıyor film. Daha ilk dakikasından itibaren izleyiciyi mutsuz ve rahatsız eden bir konu bu. Üstüne bir de Türk izleyicisinin duygusal karakterini de hesaba katınca filmin sırtına ağır bir yük biniyor. Hele ki ‘bu cehalet durdurulsun, bakın ne kadar çirkin bir şey!’ demekten öteye gitmek, kamu spotu olmak yerine daha yalın bir bakışla meseleye yaklaşmak cesur bir yönetmenlik mahareti gerektiriyor. Reis Çelik bence sınavı başarıyla geçmiş. Kitlelerin duymak istedikleri salt muhalif bir film çekmemiş. Aynaya tersten bakmak istemiş. Ki bu hamle, sinemamızda pek sık yapılmıyor.

Tuba: Burada, mahalle baskısı gibi çevresel engeller olmaksızın, henüz hukuken tam ehliyetli sayılmayan, yani akli olgunluğa erişmemiş çocukların istismar edilmesinden söz ediyoruz. Eğer bu meselenin hiçbir şekilde meşrulaştırılmaması gereken bir yara olduğunda hemfikirsek, filmi boş muhalefet yapma-madalyonun öteki yüzünü gösterme düzleminde inceleyemeyeceğimizde de anlaşmamız gerekir. Zira çocuk gelin meselesine “muhalif açıdan yaklaşmamak”, bu toplumsal sorunu normalleştirmekten farksız. Lal Gece’de de ne yazık ki yönetmen Çelik’in asıl mağdurun kim olduğunu unutarak farklı bir iş yapma hevesine yenik düştüğünü görüyoruz.

Emrah: Elbette hemfikiriz. Benim söylemek istediğim filmin ‘sadece’ muhalif olmakla kalmadığı. Karşı tarafı deşifre etme çabasını da göz ardı etmememiz gerekiyor. Film, konusu itibariyle kaygan bir zeminde bulunuyor. O da şudur, Lal Gece’nin bir film olduğunun bilinmesi lazım, onun bir yönetmenin görüşleri ve yorumu olduğu da. Çocuk gelin meselesine dur demek için yapmamış besbelli filmi Reis Çelik. Sinema değerlerinde incelemek, kurmacasının niteliğini de göz önünde bulundurmak gerek. Kaldı ki Çelik, meseleye olan tavrını açılışta net bir biçimde gösteriyor. Böyle bir cehaletin meşrulaştırılması diye bir şey zaten söz konusu değil. Bu cahilliği uygulayan insanların dramını anlatmak onlara sempati duymamızı veya onları haklı bulmamızı da sağlamaz hiçbir şekilde. Daha büyük çarkın varlığına, insanın bu çark içindeki mağduriyetine vurgu yapar. Mesela ben Yılmaz Güney’in oyunculuğunu pek severim ama sinemasını sevmem. Çünkü söyleyeceği sözler aslında nettir, sorgulama süreci yer almaz filmlerinde hiç. Aksine gösterme ve sözüne inandırma süreçlerinden ibarettir sineması. Devlet bürokrasi veya asker kurumlarını tek tipleştirmek ve bu kurumları temsil edenleri boyutsuz yapmak Güney’in bence en büyük yanlışı. Konuya Katherine Mansfield’in Bahçe Partisi’nde burjuvalara eğildiği gibi bakmamız gerek bence. Öyküde, zengin bir burjuva ailesi işçi sınıfına mensup bir adamın öldüğü gün parti düzenlemesini anlatır. Laura adındaki karakter de burjuva sınıfına mensup birisidir. Adamın cesedini ziyaret ettiğinde süslü, ait olduğu sınıfın sembolü olan şapkasını çıkartıp “Şapkam için özür dilerim!” der. Bu söz Mansfield’i burjuvaziyi kutsayan birisi yapmaz, aksine “Saldırmaya çalıştığınız kesimin dramını da es geçmeyin” şeklinde bir tavırla öyküsünü daha değerli kılar. Çelik’in de Lal Gece’de yaptığı şey aynı bence.

Tuba: Sanıyorum anlaşamadığımız esas nokta şu, filmde ele alınan sorun bireysel değil, toplumsal bazlı, yani kitleleri ilgilendiren bir konu. Söz konusu olan hala devası bulunamamış bir toplumsal sorunsa ve bu sorun filmin yörüngesine oturtuluyorsa, yönetmenin filmi meseleye dur demek için yapıp yapmamış olması hiçbir önem teşkil etmez. Filmin içeriği, bize onun bu konudaki politik duruşunu gösterir. Reis Çelik’in çocuk gelinleri konu alan bir film yapmak üzere yola çıkmaktaki amacı ne olabilir? Ben toplumsal bir mesaj verme kaygısından uzak bir bilinçsizlikle böyle bir filme adım atılabileceğini düşünmüyorum. Çelik gerçekten de çocuk gelinler meselesindeki duruşunu göstermek, politik bir mesaj vermek için dalmış bu işe. Lakin bahsettiğin büyük çarkın ezdiği, sarstığı esas mağdurun yaşadıklarını, iç dünyasını tam anlamıyla yansıtmaya çalışacağına, dünya üzerindeki tüm çocuk gelin vakalarını incelesek eşi benzeri bulunamayacak türde anlayışlı, sabırlı ve merhametli bir erkek figürü yaratarak onu bir sistem kurbanı haline getirmiş. Dediğin gibi sadece kadının değil, insanın sistem içerisindeki mağduriyetine vurgu yapmak istiyorsa ve toplumu muhtelif boyut ve katmanlarıyla sorgula(t)mak niyetindeyse, niçin önümüze gerçekçi bir erkek karakteri koymuyor? Gerdek gecesinde biraz önce nikahına aldığı on üç- on dört yaşlarındaki bir kız çocuğuna saatlerce masal anlatan, espriler yapan ütopik bir erkek, büyük çarkın neresinde duruyor ve çocuk gelin meselesini anlamamızda, ona karşı bir bilinç geliştirmemizde nasıl bir rol oynuyor? En azından Mansfield’ın Laura’sı masalsı özellikleri olmayan, gerçek bir burjuvaydı!

Emrah: Bence şurada bir yanlış anlaşılma var. ‘Çocuk gelinler’i konu alan bir film yok karşımızda, ‘bir çocuk gelini ve onunla zoraki evlenen bir adamı’ konu alan bir film var. Yoksa dediğin gibi olsaydı konu hatları daha yayılan, daha çetrefilli, daha olgusal bir eksende seyir izleyen bir film olurdu. Kamera yatak odaları kadar sokaklara da taşınırdı, gelinle damadın aileleri ve çevreleri de içeriğe dahil edilirdi. Yan olaylar çoğalır, dramatik örgü genişlerdi. Halbuki film, damar bir konuyu eşelerken bir yandan da, tıpkı dediğin gibi, masal fikriyle de bağlar kurmaya çalışıyor. İki kişiyi sembolikleştiriyor. Düşündüğünün aksine Çelik, karakterleri gerçekçi gösteriyor, – ki Çelik belgeselden gelen birisi ve gerçekçi dile, gerçekçi olay örgüsüne hakim olduğu su götürmez – öte taraftan da bir masal metaforu kuruyor. Sonra gece boyu masaldan gerçeğe, gerçekten masal bir gel gitler yapan bir kanal inşa ediyor. Binbir Gece Masalları’nın kök konusu olan Şehrazad ve Şehriyar’ın ölüm ile yaşam arasında masalla kurdukları bağı kendi filmine taşıyor. Şahmeran eğreltilemesi de Binbir Gece Masalları ile yapılan metafordan ötürü. Biz de bu adamı masal anlatan ve dinleyen birisi olarak görüyoruz. Kaldı ki Çelik’in esas amacı çocuk gelin temasını işlemekten öte, ataerkil toplumlarda içi boşaltılan, dışarıdan yönetilen, kuklalaştırılan ve dolayısıyla da iktidarsız olan erkeği incelemek. Bu açıdan da bence filmin erkek karakteri oldukça gerçekçi bir temsil.

Tuba: Varsayalım ki dediğin gibi Reis Çelik filmde çocuk gelin temasını değil de sistemin bir “kurbanı” haline gelen erkeğe eğiliyor. Bu erkeğin neresi gerçekçi? Elbette kötülüğü mutlak olarak algılayıp tüm suçu erkeğe yükleyerek ucuz bir yola başvurmamak doğru bir tercih. Lakin bunu yaparken, bu olayın öznesinin erkek olduğunun gözden kaçırıldığının farkında mıyız? Söylediklerin resmen erkeğin düşünme yetisinden ve olayları algılama gücünden yoksun, iradesiz bir sistem kölesi haline geldiğine işaret ediyor. Peki, sorgulayalım: Bir erkeğin bir çocuğu kendine eş olarak istemesinin altında yatan temel sebep nedir? Cinsellik. Lal Gece’de cinsellik görüyor muyuz? Hayır. Çelik yarattığı erkeğin cinsel güdülerini göstermediği gibi, yumuşak yönlerini de bile isteye öne çıkarıyor. Nerede bizim toplumumuzun dominant, “kodu mu oturtan” erkeği, nerede Lal Gece’nin utanmasak kendisine acıyacağımız naif erkek karakteri? Hadi biraz orta karar bir erkek olsa yine anlayacağız, ama öyle de değil! Espriler yapıyor, şirin görünmeye çalışıyor, ne yapıyor ne ediyor bu koca trajediyi izlerken seyirciyi güldürmeyi başarıyor. Esas bu karaktere gerçekçi diyebilmek için eleştirdiğin “mutlak muhalefet” anlayışına yenik düşmüş olman gerekir. Zira ben kendisinden onlarca yaş küçük bir kızla evlenmiş bir erkeğin gerdek gecesini düşündüğümde, aklıma Çelik’in yarattığı tablonun gelmesi imkansız.

Emrah: Filmin başlangıcını hatırlayalım. İlyas Salman’ın canlandırdığı karakter hapisten çıkmıştır ve töre gereği evlendirilir küçük kızla. Adamın kendi iradesiyle gerçekleşmiş bir evlilik söz konusu değil. Dolayısıyla belirttiğin tipolojiye daha en başından uymayan bir karakter var ortada. Ayrıca “kodu mu oturtan Türk erkeği” karikatürünün aslında yalan olduğunu da belirtmem gerek. Nerede cinsellik diye soruyorsun. Öykü gerçek zaman diliminde geçse de aslında semboller vasıtasıyla dillendiriliyor. Tamamen temsillerden, göstergelerden besleniyor. Şahmeran resminde bir yılan görüyoruz, adamın belinde de bir silah vardır. Bunlar hep ‘fallik objenin’ türlü türlü varyasyonları. Yatakta anlatılan masalı, önsevişmeye veya kur yapmaya bile yorumlayabiliriz, seyirciye kalmış bir şey bu. Adamın espiri yapması, rahat ve sevimli görünmesi aslında onun olaya hakim olduğunu düşündüğünden ileri geliyor. Ve bu adam da kendisine bir çocukla evlenmeyi yakıştırmıyor ki kaçtığı vicdanı finalde kendisini yakalıyor. Çekip silahla kendisini vurmasıyla da farazi hikaye sona eriyor. Belki de zifaf gecesinde olaylar tam da senin tahayyül ettiğin şekilde sonuçlanmıştır. Fakat biz farklı bir boyuttayız, temsiller boyutundayız ve vicdani hesaplaşmayı izlemekteyiz. Kendini öldürmesi, içindeki kötülüğü kabul etmesi olarak bile okuyabiliriz. Sonuçta filmde rüya, masal ve gerçek hep bir arada, iç içe. İşin psikanalitik boyutunu da düşünmek gerek. Yönetmenin gerçekçi zemine bağlı kalmadığını, sembolist bir tutum sergilediğini de özellikle göz önünde bulundurmamız şart.

Tuba: Sorunun soy kütüğünü analiz ederken suçu yalnızca erkeğe yüklemek nasıl yanlışsa, ondan sadece sistemi sorumlu tutmak da doğru değil. Zira bu, sistemi oluşturan birçok faktör olsa da, onu ayakta tutan birey veya kitleleri aklamaya hizmet eder. Evet, bir töre var ve adam bu yüzden evleniyor kızla. Ancak töreyi devam ettirenlerin de bireyler olduğunu ve söz konusu törelerin belli kesimlerin menfaatlerine uymadığı takdirde zaten var olamayacağını göz ardı edemeyiz. Dolayısıyla sisteme yönelik bir eleştiri getirip objektif olmaya ve klasik tutumun bir tekrarcısı olmamaya çalışırken sistemin bir parçası, hatta ve hatta onun ayakta kalmasını sağlayan en önemli unsur olan erkeği sütten çıkmış ak kaşık gibi masumlaştırmak, izleyenin aklında soru işaretleri yaratmaktan başka işe yaramıyor. Kendimi tekrar edeceğim belki ama katiyen, yönetmenin erkeği günah keçisi ilan etmesi gibi bir durumu savunmuyorum, sadece asıl vahşetin süslü cümlelerin arkasına gizlenerek gerçek olmaktan fazlasıyla uzakta bir erkek karakterin dönen çarkın bir dişlisi olduğunun unutturulmasına ve onun abartılı biçimde kurbanlaştırılmasına karşı çıkıyorum.

Kodu mu oturtan erkek profilinden kastım elbette kartonlaşmış bir televizyon erkeği değil. Burada bahsettiğim ataerkil düzenin erkeğe yüklemiş olduğu belli niteliklerin olduğu. Nasıl töre erkeği belli şeyleri yapmaya itiyor diyorsan, toplumsal düzenin de onun yaşam biçimi, karakteri, algısı ve tavırları üzerinde büyük etkisi var. Vurguladığım, Lal Gece’de karşımıza çıkan figürün, ne yazık ki törelerin yoğun olduğu, toplumsal baskının aşırı derecede hissedildiği bir bölgede yaşamasına rağmen bunlardan sıyrılmış, ütopik bir hoşgörü geliştirmiş olması. Bu çerçevede, hele ki doğuda, nikahına aldığı kız çocuğunun cinsel ilişkiye yanaşmaması karşısında ona türlü komiklikler yapan, onunla ip geçirme oyunu oynayan bir erkek figürün gerçek olmaktan ne denli uzak olduğunu görmek için allame-i cihan olmaya gerek yok. Çelik böyle bir karakter yaratarak kafaları bulandırmaktan ve planlı, bilinçli bir biçimde kız çocuklarına tecavüz edilmesi gibi çok büyük toplumsal sorumluluk gerektiren bir konuda bu meselenin esas öznesi olan erkeği aklamaktan başka hiçbir şey yapmıyor. Böyle bir konuda toplumsal sorumluluk hissetmiyorsa ya da hissetmemesi gerektiğini düşünüyorsa da, bu da ayrı bir eleştirinin konusu. Eğer izlediğimiz esprilerin, türlü şirinliklerin birer sembol olduğu üzerinden yola çıkacaksak da, yine aynı noktaya geliyoruz: Niçin sadece seyirciyi güldüren, onu esas meseleden uzaklaştıracak, naif detaylar alegorik anlatımın konusunu oluşturuyor? Nerede vahşeti gösteren semboller? Vahşet, filmin odak noktasını oluşturduğunu inkar edemeyeceğimiz çocuk gelin meselesinin en derininden, yüzeyine kadar her yerde var. Lakin filmde ondan eser yok.

Silah meselesine gelince, öncelikle adamın kendini vurduğundan emin değiliz. Kendini vurmuş olabilir, kızı vurmuş olabilir veyahut da gökyüzüne ateş etmiş olabilir. Komşuların telaşlı kapı yumruklamaları üçüncüsünün olamayacağını gösteriyor. Kendini vurmuş olsaydı, kızın çığlık sesini duymuş olmamız gerekirdi, ancak elbette bu sadece bir yorum. Bu ihtimalleri tartışmak yerine, senin varsayımın üzerinden ilerlemek istiyorum: Burada adamın kendini vurması kesinlikle vicdani bir hesaplaşmanın sonucu değil, aksine toplumsal baskıdan çekinmesinin ürünü. Bu da yine onun bir sistem kurbanı olduğu argümanını desteklemekten ibaret (ki bu yanlış değil, filmin tamamıyla erkeği kurbanlaştırmak üzere kurulu olması ve her bir detayın maalesef onu gözümüzde iyice acınası hale getirmesi yanlış).

Emrah: Ben hala bir yanlış anlama olduğunu düşünüyorum, film ve senin aranda. Filmde erkek zavallı gösterilmiyor, erkeğin kendini aklaması da söz konusu değil. Adamın kendisinin soytarı olduğunu düşünmesi, psikanalatik bir okumada mana kazanan bıyıklarını kesmesi ve yıllarını hapiste geçirmiş, toplumdan ve sevgiden uzak yaşaması karakteri hakkında önemli ipuçları veriyor. Çocuk gelin meselesini masaya yatırmıyor Reis Çelik, çocuk bir gelinle zoraki evlenen bir adamın hikayesini anlatıyor daha çok. Bu mühim bir ayrım bence. Ayrıca çok merak ediyorum, erkeği itici ve bu cehaleti işlerken tiksindirici gösterseydi Çelik’in eline ne geçecekti? Küçük bir kızın tüyler ürpertici dramını izlemiş olacaktık sadece. Kaldı ki ortada hikaye namına hiçbir şey yer almazdı, çünkü atraksiyon (ters aksiyon) olmayacaktı ortada. Düz ve dehşet dolu bir tablo olacaktı karşımızda. Oysa Çelik, bu cehaleti işleyen aktörlerden birisini tezat bir biçimde ismini Lal adını verdiği bir filmde konuşturarak, çözümleyerek hikayenin düzlüğünü kırmayı deniyor. Binbir Gece Masalları’nı okumuşsan filmin bu masallara ne denli benzediğini de görebilirsin. Adamın kendisini suçlu bulmasını gerçek dışı, yaptığı şeyi uygun bulanını da canavar diye niteleyip dar, siyah ve beyaz diye tanımlamak da bana göre çok kısır bir bakış. Bu bakışa göre dünyada katiller, caniler, hırsızlar ve hapishaneler var. Oysa kişilerin psikolojik çözümlemelerinden olgusal dinamiklere yönelme yoluna gidilseydi steryotipleşme diye bir şey olmazdı. Ayrıca Nuri Bilge’nin kent erkeğinin çözülüşünü anlatmasından sonra Çelik kırsal erkeğinin çözülüşünü anlatarak sinemamızdaki iktidar erkek profillerine alternatifler sunması da çok yerinde bir hamle bana göre.

?

Tuba: Ben suçu tamamıyla belli bir bireyin ya da kurumun üzerine yüklemenin ne kadar yanlış olduğunu defalarca vurgulayarak siyah-beyaz gibi zıtlıklar üzerine kurulu bir bakış açım olmadığına dikkat çektiğimi düşünüyordum esasında. Dünyada katiller, caniler, hırsızlar var. Katillerin, canilerin, hırsızların da hikayeleri, acıları, onları belirli suçları işlemeye iten nedenleri var. Bunları yadsıyan, masaya yatırmayan bir film zaten üzerinde bunca konuşmaya değmezdi. Burada önemli olan nokta bir katilin, caninin ya da hırsızın hikayesini anlatırken, onun yaşadıklarını gösterirken bunları, işlediği suçun bahanesi haline getirmek gibi bir hataya düşmemenin gerekliliği. Aksi takdirde determinist bir yaklaşımla dünya üzerindeki hiçbir suçluya ceza veremememiz gerekirdi (zira bu bakış bizi suçu tamamıyla çevresel etkenlere ve toplumsal dinamiklere atmaya götürür).

Açıkçası, Çelik’in “çocuk bir gelinle zoraki evlenen bir adamın” hikayesini anlattığına ilişkin cümlen bende şok etkisi yarattı. Manzaraya bir bakalım: Burada esas mağdur kimdir? Çocuk yaşında kendisinden onlarca yaş büyük bir adamla “zoraki” evlendirilen, onun gerek cinsel arzularını tatmin etmekle gerekse de başka alanlardaki tüm ihtiyaçlarını görmekle yükümlü, kendi yaşamında asla söz sahibi olamayan, şiddet görse bile buna boyun eğmek zorunda kalan, gelinlikle girdiği evden ancak kefeniyle çıkabilecek olan mı, töreler yüzünden “zoraki” bir şekilde körpe bir kızla evlenen, gerek cinsel gerek başka alanlardaki tüm ihtiyaçlarını ona gördürecek, sadece kendi yaşamında değil karısının hayatında da söz sahibi olan, bütün bunlara rağmen ister fiziksel ister ekonomik isterse de psikolojik açıdan ona şiddet uygulayabilecek, canı isterse onu boşayabilecek ve hatta üzerine tekrar evlenebilecek olan erkek mi? Zoraki bir şekilde evlendirildiğini ileri sürdüğün, feleğin çemberinden geçmiş o erkek bu evliliğe gerçekten zoraki bir şekilde mi ikna edilmiştir? O yüzden mi düğününde deliler gibi eğlenmekte, ilk gecesini heyecanla beklemektedir?

Erkek elbette sistemin dayatmalarının da etkisiyle bu duruma gelmiştir. Peki sistem, hangi dayatmaların etkisiyle şimdiki halini almıştır? Sistemin bu hale gelmesinin, düzenin böyle oluşmasının üzerinde erkeğin etkisi yok mudur? Bireysel iradenin toplumsal baskının karşısında önemli ölçüde sekteye uğradığını kesinlikle görmezden gelemeyiz lakin erkeğin bu baskı karşısında, düzene “zorla” ayak uydurduğunu iddia etmek, bugüne kadar yaşanmış olan, şu an yaşanıyor olan acılara bence büyük saygısızlık olacaktır…

Düşüncelerimi açıklığa kavuşturmak adına tekrar ve tekrar cevaplıyorum: Yönetmenin erkeği tiksindirici göstermek gibi bir amacının olması gerektiğini asla söylemedim! Yönetmen böylesi büyük önemi haiz bir toplumsal meseleyi irdeleyecekse, gerçeklerden uzaklaşarak kendi hayal gücünün ürünü olan ütopik karakterlerle izleyenlerin mesele hakkındaki bilincini olumsuz yönde etkilememeli, dedim. Konu sadece bir dram izlemekten ibaret değil, konu aynı zamanda bir toplumsal bilinç ve sorumluluk kazandırmayı da içeren geniş bir alanda değerlendirilmeli.

Sonuç olarak Reis Çelik, Lal Gece’de asıl hikayeden kaçıyor ve ele aldığı sosyal bir konuda resmen düzen yanlısı denilebilecek denli teslimiyetçi bir perspektif sunuyor. Ele almaya karar verdiği toplumsal sorunla yüzleşmeyi seçeceğine, absürd detaylarla onu süslemeyi ve esas mağdurun acılarını yüzeysel bir biçimde geçiştirmeyi seçiyor.

Emrah: Sonuç demişken… Benim de söylemeye çalıştığım Lal Gece, tek zamanlı, tek mekanlı bir film olarak diyaloglar üzerinden gayet akıcı ilerleyen, sağ duyulu tavrını seyirciye gösteren ve bununla birlikte erkek karakterinin üzerine yürüyüp bildik egemen erkek profilini ters yüz eden bir film. Bu yönüyle de yenilikçi. Çünkü sinemamızda iktidarsız erkek karakterlere pek rastlanmıyor ya da rastlansa da onların iç hesaplaşmaları ve suçlarıyla yüzleşmeleri yaygın değil ve Çelik, Lal Gece’de bunu başarıyor. Ayrıca konuya çocuk gelin ve erkek karakteri üzerinden bakmanın yanı sıra masal metaforuyla beslemesi de sinemamız adına güzel bir adım. Zira konuya konsantre olan film izleme kültürümüze görsel ve çok boyutlu bir dil kazandıran filmlerden Lal Gece.

Görülen o ki her ikimiz içinde farklı bir anlam ifade ediyor film, farklı farklı yorumluyoruz. Bu güzel tartışma için teşekkürler Tuba.

Tuba: Derin ve verimli bir tartışma oldu. Ben de çok teşekkür ediyorum Emrah.

Emrah Öztürk
1986 yılında Lefkoşa’da doğdu. Sinema eğitimini tamamladıktan sonra film ve televizyon alanında çalışmaya başladı.

Yorum yaz