Onlarca karelik bir filmi yıllara bölünmüş bir şeride satır satır sığdırmak… Üstelik duyguyu kelimelerle yeniden inşa etmek; estetiğiyle, tarihiyle, hem Batı’yı kucaklayan hem Doğu’da kök salan bir köprü kurmak… Türk sinema eleştirisinin üstadı Atilla Dorsay, yıllara meydan okuyan eleştiri birikimini bizlere miras bırakırken yine en önden sesleniyor: Okumak ve öğrenmenin sonu olmadıkça bu yol bitmeyecek.

1.1939 yılında başlayan, uzun soluklu ve bir o kadar da doludizgin bir koşu diyebilirim ancak ömrünüz için. Tek bir istikamette akmamış, müzikten senaristliğe, mimarlıktan metin inşasına; uzanabildiği her kola dokunan, dokunduğu yeri de muhakkak daha güzeli, daha ilerisi için değiştiren ve ülkemiz sinemasını, mimarisini, sanat anlayışını besleyen bir kaynak oldunuz. Ancak gerektiğinde bu değişim için diretmesini ve kimi zaman vazgeçmesini de bildiniz. En başından bugüne değin size bu coşkuyu veren nedir? Neden ve nasıl bu kadar hızlı koşuyorsunuz?

Genetik önemli bir rol oynuyor burada. Annem de babam da hayat dolu, enerjik insanlardı. Belki de kökenleri Avrupalı olduğu için… 1920’lerde Türkiye’ye göç etmişler. Babam o dönemde devlet demiryollarında çalışmış. Bunun sayesinde trenlerde ücretsiz gezi hakkı olduğu için Anadolu’yu gezerdi, bizi de götürürdü. Benim çocukluğum da dolayısıyla Anadolu’nun çeşitli yerlerini gezmekle geçti. Annem de müthiş enerjik, bambaşka biriydi. Herhâlde bunların bir etkisi vardır. Ben de aynı şekilde süper bir enerjiye sahibim. Yetmiş dokuz yaşındayım ama kolay kolay yorulmuyorum, her yere yetişiyorum. Her hafta basın gösterimlerimiz var, onlara katılıyorum. 2014’ten beri internet sitelerinde yazıyorum. Kitaplarım çıkıyor; şiir kitapları, hikâye kitapları, biyografi kitapları… Yine birkaç projem daha var. Yani hayata dört elle sarılıyorum. Bir de ilgi alanlarım geniş. Güzel sanatların büyük bir bölümü ilgimi çekiyor. Sinema ve tiyatroyu özellikle çok seviyorum. Keza müzik, büyük bir tutkum. 21. yüzyıl pop müziği üzerine, Türk pop müziği dâhil bütün bir dönemi kapsayan bir kitap çıkardım. Bunun dışında mimarlık yaptım; bunun getirdiği bir İstanbul tutkusu, Beyoğlu tutkusu, güzel sanatlar tutkusu var içimde. Gittiğim her kenti de bu gözle değerlendirerek geziyorum. Bu enerji; şimdilerde hafif tökezlemiş gözükse de hiç bitmedi, hâlâ devam ediyor.

  1. Yaptığınız çok çeşitli işler ve bulunduğunuz girişimler içinde en çok tatmin olduğunuz, size en çok keyif veren hangisi oldu?

Öncelikle mimarlık benim için başlı başına tatmin edici bir uğraş alanı oldu. Çünkü ben Galatasaray Lisesi’nde okudum. Liseden sonra benim mensup olmak istediğim meslek, hem Fransızcamın iyi olması hem de ilgim dolayısıyla diplomatlıktı. Ama babam kesinlikle devlet memuru olmamı istemedi. Çünkü büyükelçi bile olsam, sonuçta devlet memurluğu sayılacaktı. Kendisi de memurluktan epey çekmiş biri olarak benim serbest meslek yapmamı istedi. Bu anlamda önüme şu kapıları açtılar: doktorluk, mühendislik, mimarlık. Bunlardan doktorluk söz konusu değildi, çünkü kan görmeye dayanamam. Mühendislik biraz fazla matematikseldi. Ben de güzel sanatlarla ilgili olan mimarlığı tercih ettim. Sonra fakülteye başladım ve karşıma öyle hocalar çıktı ki, sonradan öğrendim o insanların Türk mimarlığında önde gelen isimler olduklarını. Böylece ben mimarlığı çok sevdim. Bir yandan da estetik anlayışı geliştirdim. Güzel olan her şeye biraz âşık oldum. Mimarlık da, şehir ve yapı bazında güzelliği arayan bir sanat. Tabii bir başka özelliğim de sinemaya olan tutkum. Çocukluğum savaş yıllarında geçti ve o dönemde İzmir’de yapacak sayılı şeylerden biri olarak, ailem beni sinemaya götürdü. Ve ben daha o yıllarda nefes kesici filmlerle, sahnelerle karşılaştım ve sinema tutkunu oldum. Öte yandan çok küçük yaşlarda okumaya başladım. Türkçeye çevrilen tarihî romanlar; Refik Halit Karay, Halide Edip Adıvar, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi Türk Edebiyatı’nın büyük isimlerini okudum. Bu isimler, kullandıkları Türkçeyle bana öyle büyük heyecanlar verdiler ki kendi yazım da onlara göre şekil aldı. Çünkü çok okumamış olan kişi, iyi yazamaz. Dolayısıyla bütün bu faktörler ağırlaştı ve mimarlığa o kadar emek vermeme rağmen, sonunda sinemayı ve yazmayı tercih ettim.

  1. Daha önceki röportajlarınızda da belirttiğiniz gibi, 60’ların sonundan itibaren Yılmaz Güney’in filmleri, kaleminize düşen ilk heyecanlardan biri oluyor. O dönemde büyük bir atılım hâlinde olan Türk sinemasının sonraki dönemleri için nasıl bir panorama çizebiliriz?

60’lı yıllar, Yeşilçam’ın başlangıcıdır. Ondan önce sinema yavaş ilerleyen bir alandı. Bir avuç yönetmen; ki başlarda on yedi yıl boyunca tek bir yönetmen oldu, Muhsin Ertuğrul. Ondan sonra farklı yönetmenler geldiyse bile; az sayıda, küçük bir kadro, sınırlı bir prodüksiyon vardı. Ancak asıl starların boy gösterdiği, prodüksiyonların birdenbire çoğaldığı, kalıcı sermayeye ait şirketlerin kurulduğu yıllar 60’lı yıllardır ve parlaktır o yıllar.

70’li yıllar yine çok iyi başlamıştır. Özellikle Yılmaz Güney filmleri çok önemlidir o dönemde. Ömer Lütfi Akad, Göç üçlemesini yapmıştır. Gelin (1973) –Düğün (1974)-Diyet (1974) gibi bir üçleme, dünya sinemasında görülmemiştir. Ancak 1974-75 yıllarında, Amerika’nın bize koyduğu ambargo dolayısıyla bir buhran dönemi yaşanmıştır. 1974 yılında en önemlisi TRT yayına başlamıştır. Özellikle aileler, gerek taşrada gerekse büyük kentlerde evlerine kapanıp TRT’nin ilk programlarını, dizilerini, yabancı dizilerini izlemeye koyulmuştur. Bunun sonucunda sinemalar, “sokaktaki adam” dediğimiz, sınıfsal tanımlamalara girmeyen kesime kalmıştır; bu da ünlü seks filmlerini doğurur. Ve 70’lerin son yarısı, 1978 yılında çekilen Selvi Boylum Al Yazmalım gibi güzel birtakım istisnai filmler dışında “kayıp” yıllardır. 80’lerle birlikte artık yeni bir sinema anlayışı gelir ve Yeşilçam biter. Bu dönemde sosyal ve politik filmler, 12 Eylül’ün getirdiği kısıtlamalar dolayısıyla pek yapılamaz. Bununla birlikte yeni starlar, yönetmenler gelir. Ve iki önemli olay olur: Birey ön plana çıkmaya başlar; çünkü Yeşilçam’ı ne kadar severseniz sevin, birey yaratmada çok parlak bir sinema olduğu söylenemez. Kalabalık gruplar var olmuştur; aile filmleri, grup filmleri yapılmıştır. Ama hatırlanacak bir karakter, Yeşilçam’da görülmez.

80’lerde ise Anayurt Oteli (1987) gibi filmlerle birey görülmeye başlanmıştır.  İkinci olarak, kadın ön plana çıkmıştır. Yeşilçam’daki iyi kadın-kötü kadın ayrımı sona ermiş; kötü de olabilen, yani cinselliğini yaşayabilen, hatta partnerini kendisi seçebilen kadın karakterler, özellikle Müjde Ar, Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Hale Soygazi gibi isimlerin başrolde olduğu filmlerle beyazperdeye taşınmıştır.

90’ların büyük yarısı, yine buhran yılları olmuştur. Amerikan şirketleri yeni büro açmış, filmler ilk defa günü gününe gelmeye başlamıştır. Özellikle televizyonculuk birden patlak verir. O yıllara kadar hep TRT’nin tekeli varken, 90’lardan itibaren Star TV, Show TV gibi kanallar açılmıştır. Türk sineması çökmüş, yabancı filmler atılım yapmıştır. Ama 90’ların ikinci yarısından itibaren Türk sineması öyle bir kalkınır ki bazı filmler kilometre taşı hâline gelir.  Özellikle Eşkıya filmi, 1996 yılında gelip her şeyi değiştirmiştir.

2000’lerde artık Türk sineması kendi izleyicisini bulmuştur. Zaten bütün dünyada milliyetçiliğin yükselme yıllarıdır. Komünist imparatorluklar parça parça olmuştur ve bu devletlerin içindeki halklar, kendi seslerini duyurmaya başlamıştır. Türkiye’de de yerli filmler büyük hasılat yapar. Burada iki yanlı bir girişim vardır: Bir yandan otör, “yaratıcı” sinemacılar kuşağa gelmiştir. Nuri Bilge Ceylanlar, Derviş Zaimler, Reha Erdemler, Yeşim Ustaoğlu gibi isimler yükselmiştir. Bu noktada, Yeşilçam’la bu kuşak arasında köprü oluşturan iki yönetmeni de çok önemsiyorum: Yavuz Turgul ve Çağan Irmak. Böyle bir ortam ve dönemden sonra şimdilerde gün geçmiyor ki yeni bir yönetmen; bir ay, on beş gün gibi çok kısa bir sürede kendine hayran bırakan bir iş ortaya koymasın. Körfez (2017), Daha (2018), Kelebekler (2018) gibi filmler hakikaten şaşırtıcı derecede iyi, olgun filmlerdir. Aynı oranda, popüler sinema da belirli bir düzey kazanmıştır. Mesela bu konuda Yılmaz Erdoğan’ın bütün filmlerini başarılı buluyorum. Cem Yılmaz, Ata Demirer gibi komedyenleri keza başarılı birer yönetmen olarak görmeye başladık.

  1. Bağımsız sinemanın benimsenmeye başlamasıyla birlikte Türk sinemasında, içinden çıkılmaz konular kasvetin, hüznün, buhranın dilinden yansımaya başladı. Peki, sessizlik ve simgesel anlatımlarla yakalanan bu dil, senaryoda bayağılaşmalara karşı bir umut mu olmuştur, yoksa bunlar iyiye doğru bir girişimin henüz ilk adımları mıdır?

Ben sanat filmi kavramını sevmiyorum; bir film iyi filmdir veya kötü filmdir. Sanat filmi de illâ sıkıcı, yavaş, konuşmaya dayalı olmak zorunda değildir. Şener Şen’in de gayet akıcı, eğlenceli geçen; fakat sanat filmi ağırlığında yapımları vardır. Bu anlamda sanat sinemasında, bu tür temaların zorunlu olduğunu söyleyemeyiz. Yine de her filmin bir atmosferi vardır; örneğin Nuri Bilge Ceylan’ın bir filmine, arkadaşlarınızla eğlenip hoş vakit geçirmek için gitmezsiniz. Bunlar; içinde vahşetin, suçun, ölümün bulunduğu filmler olmak zorunda değilse de kendi içinde ağırlıkları vardır. Fakat emin olun, belki sokaktaki adam hariç, yenilip yutulmaz filmler de değillerdir. Belli bir birikimi, klasiklerin temel bilgisini gerektirir. Dolayısıyla, böyle bir filmi değerlendirmek için önce onun gerektirdiği altyapıya sahip olunmalı, ancak ondan sonra film eleştirilmelidir.

  1. Dünya sinemasına değinecek olursak, hangi akımlara ait filmleri başarılı buluyorsunuz? Ve bir yapımı başarılı kılan, özellikle eleştirirken sizin başlıca üzerinde durduğunuz unsurlar neler oluyor?

Bir filmi başarılı kılan, anlattığı şeye en uygun veya en yakışan anlatım biçimini gerçekleştirmiş olmasıdır. Çünkü bir komedi, bir Western, bir korku, drama filmi aynı şekilde anlatılmaz. Her birinin kendine özgü anlatım özellikleri, seyircilere geçirmesi gereken duyguları vardır. Eğer film, duygusal olan bu amacı gerçekleştiriyorsa başarılıdır. Bunun yanı sıra hep anlatılmış şeyleri, hem hikâye hem biçim olarak tekrar etmeyip değişik hikâyeleri anlatım açısından da özgünlük katarak gerçekleştiriyorsa, o film daha da başarılı olur. Örneğin Alfred Hitchcock filmlerinde yönetmen, gerilim türünün anlatım biçimlerini öyle başarılı bir şekilde gerçekleştirir ki filmlerin sahnelerini sekans sekans nasıl kurguladığına ilişkin kitaplar çıkmaktadır. Veya Ingmar Bergman, İsveçli insanın sorunlarını bize öyle güzel bir samimiyetle, gerçeklikle yansıtır ki o insanlar, soğuk İsveçli kimseler olmaktan çıkıp hepimizin kardeşi, arkadaşı oluverir. Bunların yanında kendi kişisel değerlendirmeme gelecek olursak, benim duygusal bir yanım vardır ve bana o duyguyu geçiren filmleri severim. Duygusallık boyutunu özellikle altını çizerek söylüyorum; çünkü birçok eleştirmenin değerlendirmesinde duygusallığı görmüyorum. Bu eleştirmenler, filmleri yalnızca akıllarıyla kavrayıp eleştirmeye çalışıyorlar. Kimse kendi fildişi kulesinde yaşarken, filmlerdeki insanların yaşadıklarını kendine dert edinmeden; yönetmenin anlatmak istediği duyguyu deneyimlemeden eleştiri yapamaz ve seyirciye ulaşamaz.

  1. Türk sineması kadar, sinema eleştirisinin kaderi de bir sinema kültürü oluşturmak açısından bizler için önemli. 2000’li yıllara dek gazete ve dergilerde resmî şekilde yürütülürken artık e-dergiler, sinema blogları ve film eleştirisi bloglarının gündemimize girmesiyle birlikte eleştiri, analiz ve izlenim sosyal medya mecralarına taşındı. Eleştiri kalitesi ve niteliği bakımından bu mecraları ve blogları nasıl yorumlarsınız?

Ben de 1966’da yazmaya başladım, 2014’e kadar da altmış yıla yakın yazılı basında çalıştım. Ancak bu tarihten sonra bir internet sitesinde yazmaya başladım, dolayısıyla bu durumu küçümseyemem. Ama Türk yazılı basını hiç de parlak bir dönem geçirmiyor. Politik, toplumsal, tarihsel, kültürel açıdan üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmeyen bir basınımız var. Zaten kültür, basında hep bir üvey evlat muamelesi görmüş bir alandır. Bugün gazetelerde, dergilerde gördüğünüz pek çok kültür köşesi, yalnızca gösteriş amacıyla hazırlanıyor. Bir filmi özgür biçimde istediğiniz tonda yazıp fazla uzatmadan, söylemek istediğiniz şeyin esasını vererek eleştirisini yapabileceğiniz bir basılı yayın organı kalmadı diyebilirim. Oysa ben T24’te bu özgürlüğü yaşayarak yazabiliyorum, okuyucular da kolayca ulaşıp bu yazıları okuyabiliyorlar. Elbette yazılı basının sona ermesini hiç arzu etmiyorum; ama bugün eğer koşullar böyleyse o zaman internet yazarlarına büyük bir saygı duymak gerekir. Gene de Türk basınında sinema eleştirisinin yetersizliğinden söz etmek bugün abes bir şey; çünkü basında çok daha önemli şeyler henüz yok. Genelde bir aidiyet duygusu, ait olunan kulvarın görüşlerini yansıtma eğilimi var. Oysa basının böyle olmadığı ve olmaması gerektiği, işin temel gerçeğidir. Basın, toplumun ve bütün kesimlerin aynası olmalıdır. Ama Türkiye’de politik giriş öyle ki; bazı kesimler, diğerlerini tümüyle yadsıyor. Böyle bir yadsıma da özellikle yazılı basına yansıyor ve kötü örnekler teşkil ediyor.

  1. “Çok okuyan mı, çok gezen mi bilir” sorusunu sinema ve eleştiri dünyasına taşıyacak olursak, iyi ve nitelikli bir eleştiri için analiz eden bir bakış açısı mı daha önemli, yoksa eleştirilecek olan filmi dünya sinemasıyla mukayese edebilecek bir arşiv mi?

Bu ikisi arasından ikincisi neredeyse daha önemlidir. Bir filmin dünya sineması içindeki yerini, üstelik geçmişte yapılan filmlerle ilişkisini hemen gündeme getirip kıyaslama yapabilecek bir temel birikime sahip olmamız lazım. Örneğin büyük akımları, İtalyanların yeni gerçekçiliği, Fransızların şiirsel gerçekçiliği, Japon sinemasının neler getirdiği bilinmeden çağdaş bir filmi sağlıklı bir biçimde ele almak ve analiz etmek mümkün değil. Öte yandan analizlerde duygusal boyutu göz ardı etmemek, filmin topluma nasıl seslendiğini ele almak önemlidir. Bizler nihayetinde toplum bilimci değiliz; keza bir klasik müzik, resim, heykel, edebiyat eleştirmeni değiliz. Ama sinema eleştirmeninin söyledikleri, oldukça geniş bir kitleye hitap eder. Bu nedenle sinema eleştirmeni olarak bizler, belli bir kolay okunurluk özelliğini, dili kurallarına uygun kullanmayı, okuyucuya hitap edebilmeyi de göz ardı etmemek zorundayız. Günümüzde sinema eleştirmeninin en büyük avantajı, artık tüm klasik filmlere erişiminin kolaylaşmasıdır. Bu nedenle geniş arşivler ve internet ortamı sayesinde eleştirmen, çok daha donanımlı ve sinema dünyasına hâkim olmalıdır.

 

 

 

 

 

 

 

 

Rabia Elif Özcan

Rabia Elif Özcan

1995 yılının temmuz ayında, Konya’da doğdu. Bir elinde kalem, bir elinde kitap; okuyarak ve yazarak büyüdü. Ömrüne kelimelerden bir yol çizmek üzere 2014’te Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne başladı. Yürürken, yerken, yaşarken okudu; kelimeleri nefes gibi tüketti, bir bir içindeki mürekkebe doldurdu. Ve gün geldi, bir film şeridinin üzerinde, mürekkep akmaya başladı.

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Subscribe  
Bildir
Önceki yazı

Teknik Direktör Adnan Dinçer Başka Çarşamba'da 

Sonraki yazı

Yol Kenarı (2017)