Sinemaseverler bilir ki, o zamanlar her ne kadar bu tabir daha üretilmemiş olsa da, beyaz perdeye yansıtılan ilk filmler küçük belgesellerdir. Mesela, L’Arrivée d’un train en gare de La Ciotat (1895) ya da La Sortie de l’Usine Lumière à Lyon (1895). Hatta bu durum Türk sineması için de geçerlidir. Ayastefanos’taki Rus Abidesi’nin yıkılışını kaydeden Fuat Uzkınay, Türk sinemasının ilk filmine imza atmasının yanında, ilk belgeselini de üretmiştir.  

Kabul edilen yargıya göre; Meliés ile hayatımıza giren kurmaca film ise, yıllar içerisinde türetilmiş ve  onlarca alt başlığa bölünmüştür.  Meliés öncelikle Le Manoir du diable (1896) ve Une nuit terrible (1896) filmleriyle izleyiciyi korku janrıyla tanıştırdı, daha sonra Le Voyage dans La Lune (1902) ile bize bilim kurguyu sundu, Chaplin ve Keaton ise, seyircisini kahkahadan kahkahaya sürükleyerek tarih boyunca yeri dolmayacak komedi filmleri ürettiler.  

 Sinema geliştikçe üzerinde denemeler yapıldı. Kimileri belgesel ve kurmaca türünü birleştirmeyi planladı ve semi-documentary türü ortaya çıktı. Robert Altman’ın hikâyesinden uyarlanarak, Richard Fleischer tarafından çekilen Bodyguard (1948) filmini bu türün ilk örneklerinden biri olarak sayabiliriz. 

Sinemaseverler tarafından pek hoş karşılanmayan semi documentary’nin, bir diğer versiyonu ise, yine aynı şekilde kurmaca ve belgesel anlatı dilini birleştiren fakat; bambaşka hatta neredeyse tam tersi bir biçimde aktaran mockumentary idi. Kelime anlamı “alay etmek, taklit etmek” olan mock ile documentarynin birleşiminden oluşan tür, kurmaca olayları dokümante ederek bir tezatlık yaratır. Asıl amacı problemli gördüğünü eleştirmek olan mokümentar filmlerin çoğunluğu, parodilerle beslenerek komedi türüne yaklaştırılır.   

Filmler içerisindeki eleştiriler doğrudan ve yüzeyseldir, kinaye ise mokümentar filmlerin vazgeçilmezidir. Eleştirilerin derinleştirilmemesinin sebebi, anlatı dilinde kurdukları belgesel dünyasını yıkmak istememelerinden kaynaklıdır. Mokümentar filmle, gerek teknik gerekse içerik olarak herhangi bir belgeselden kolaylıkla ayrılamaz.  Bir mokümentar filmde; dış ses kullanımından röportajlara, hatta filmi daha gerçekçi kılabilmek adına arşiv görüntülerine, dosyalara rastlayabilirsiniz. Mockumentaryde başarı; seyircinin yaratılan gerçeğe inanmasıyla doğru orantılıdır.  

Mokümanter filmlerin analizi bir anlamda diğerlerine kıyasla daha zordur. Bunun nedeni, hem kurmacayı hem de belgeseli barındırıyor olmalarından ziyade; içerisinde bulundurdukları parodinin yoğunluğundan dolayı, alt metne ulaşmanın uğraştırıcı olmasıdır.

This is Spinal Tap (1984) ya da C’est Arrivé Près de Chez Vous (1992)  gibi, mockumentary türünün başarılı filmlerinde anlatı dili belgesel akışından ayrılmaz. Teknik olarak hiç profesyonel durmayan, fakat aynı zamanda bir belgesel olamayacak kadar sürükleyici hikâyelere sahip olan bu filmler; işledikleri konuyu hiç fark edilmeyecek, hatta tezatlık oluşturacak bir dille, ama çok ağır bir şekilde eleştirirler. Toplumsal şiddeti eleştiren  C’est Arrivé Près de Chez Vous’ da neredeyse bir Tarantino ya da Kubrick filmi kadar, şiddet dolu  ve kanlı sahnelerle karşı karşıya kalırız. Belgesel konseptindeki bir filmde bu kadar şiddet sahnesine maruz kalmak ise seyircisinde bir refleks oluşturur. Aslına bakarsanız, mokümanter filmler eleştirdikleri durumların kurmaca filmler ya da belgesel filmleri gibi, doğrudan öğretici bir tavırla seyirciye aktarmaktan ziyade; seyircinin bu durumu deneyimlemelerini sağlar. Seyirci her ne kadar mockumentary izlediğinin farkında olsa da; yaratılan o gerçeklik konseptinden ayrılamaz ve içten içe bu gerçekliği kabullenir.  Bu noktada,  C’est Arrivé Près de Chez Vous özelinde konuşacak olursak; şiddetin kötülüğünü bizzat deneyimlemenin yanında, bilinç dışı olarak benimsediği gerçeklik ile seyirci, etkiye tepki vererek bu konuda kendini aktif kılma zorunluluğu hisseder. Böylelikle film, şiddete karşı bir kitle yaratır.  

Mockumentary; bir belgesel değildir, kurmaca bir film değildir, komedi filmi de değildir. Mockumentary; bir problemi alır, eleştirir ve beyaz perdeye yansıtır. Tüm bunları yaparken izleyicisini belki gülmekten kırar, belki tedirgin eder; fakat her zaman kinayeli yaklaşır.  

Burcu Keskin

Burcu Keskin

93 yılı Kasım’ında İstanbul’da doğdu. Filmlere olan ilgisinin sadece bir hobi olarak kalmasını istemedi ve lisans eğitimini sinema alanında tamamladı. Öğrencilik hayatı boyunca çeşitli projeler çekti, yönetti ve kurguladı. Şimdilerde bunları profesyonel olarak gerçekleştiriyor.

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Subscribe  
Bildir
Önceki yazı

Grease Bir Kez Daha Beykoz Kundura'da!

Sonraki yazı

Kısa Film “Günlerin Ardından” Desteklerinizi Bekliyor!