Zaman, nihayetinde ebedi karanlığa doğru ilerleyen tek yönlü bir tünel. Adımlar ister sağa, ister sola yönelsin, bu tünelde yalnızca ilerlemek var. Peki ya karanlık, tünelin sonundan önce gelirse? O vakit baharı, kokuları, sesleri gören gözler, tüm bu hisleri karanlık bir dünyada yeniden tanımlamak zorunda kalır. Artık gerçeklik, siyahın dilinde ve onun sezdirdiği kadardır; belki daha keskin, belki daha bilinmez. Ancak kesin olan bir şey vardır: Duyguların, gören gözlere ihtiyacı yoktur.

Dünya beş duyunun üzerine inşa edilen bir algıysa eğer, “dünya bir yana, aşk bir yana” diyerek başlar Onur Ünlü. Film, en başta adıyla bu ayrımı yapar; aşkı tüm duyulardan ari tutarak saf duyguyu dile getireceğini ima eder. Buna göre cinayet masası dedektifi olan Salim (Fatih Artman), hayatın merkezini en çok dolduran görme duyusunu yitirmesine neden olacak bir hastalığa sahiptir. Hastalık ilerledikçe görüntüler, gün geçtikçe netliğini kaybedip anlamsız birer renk karmaşasına döner. Fazla zamanı yoktur; doktorun söylediğine göre Salim, birkaç ay içinde görme yetisini tamamen yitirecektir. Bunu öğrendiği andan itibaren hayat iki zıt yönde değişir Salim için. Bir taraftan her şey, tıpkı bir zaman sonra rengini yitireceği gibi anlamını yitirir; diğer taraftansa duygular, insanlar ve ilişkiler, Salim için daha anlamlı hâle gelmeye başlar. Film boyunca seyirciyi takip eden ve sonunda bir kararın eşiğinde bırakan soru da, bu terazide hangisinin galebe çalacağıdır.

Ünlü iş adamı ve hayırsever Murat Soylu’nun gizemli cinayetinin üzerine olayı araştırmak için cinayet mahalline giden Salim, burada maktulün eşi Handan Soylu (Demet Evgar) ile karşılaşır. Kendisi de görme engelli olan Handan, güzelliği ve çekiciliği ile Salim’i ilk andan itibaren etkisi altına almıştır. Buna aşk der Salim, Handan’a teslim olduğunu inkâr etmez. Ancak buraya kadar Salim’in gözlerine birer seyirciyken, bu noktadan sonra bizler de karanlığın tarafından bakmaya, her şeyi daha keskin ve bir o kadar gerçek dışı görmeye başlarız. Yani bir bakıma, Salim’in gözlerini taktığımızda izlediklerimiz, onun kurgular dünyası hâline gelir. Bunun örneğini iki yerde açık şekilde verir film: İlkinde Salim, Handan’ı görme engelli çocuklara piyano çaldığı derneğe arabayla götürmek için beklerken onun, kendi fantezilerindeki dekolteli kırmızı kıyafetleri, saçı, makyajı ve tüm çekiciliğiyle birlikte derneğe gittiklerini, ardından da Handan’ın cinsel anlamda ona teslim olduğunu görür. Tüm ayrıntılarını kurguladığı bu hayal, ne var ki yerini bir anda gerçekliğe bırakır. Handan, onun beklemediği kapalı, siyah bir elbise ile çıkagelir; buz gibi bir havayla arabaya biner. Diğer örnekte ise Salim, bu kez olayların merkezinde yer alan ve yine görme engelli bir başka kadın olan Leyla üzerinde aynı fantezileri kurar. Ancak aynı şekilde, sahnenin aslında Salim’in gördüğü şekilde gelişmediğini, tüm o tutkulu anların birer hayal olduğunu görürüz. Fakat artık bu fantezi ve hayaller, Salim’in gerçekliği hâline gelmiştir. Üstelik Salim, bunu obsesif bir düzeyde yaşar; başlarda kulağına çalınan kuruntu fısıltıları, zamanla zihninde uğuldayan birer yankıya dönüşür. Takıntı boyutundaki her his (cinsellik) ve duygu (öfke ve arzu) keskinleşirken duyuları zayıflamakta, hayali birer algı hâline gelmektedir.

Burada kurgu ile filmin adı arasında bir çatışma olduğunu söyleyebiliriz. Zira Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok derken, başta da değindiğimiz üzere aşk ile dünyanın geri kalanını ayrı tutan Ünlü, aslında “aşk” adı altında –Salim’in iddia ettiği üzere- öfke, kuşku ve tehlikeli bir paranoyanın, gören gözler olmadan da nasıl beslenip büyütülebileceğini gösterir. Dolayısıyla burada “Aşkın” yerine “Duyguların” demek, daha yerinde olacaktır.

Filmde ses ve görüntünün teknik kullanımı, duygu ve duyular arasındaki geçişin bir yansıması olarak okunduğunda Ünlü’nün özgün üslubu ortaya çıkacaktır. Salim günbegün görüntüleri birbirine karıştırarak tamamen kör olmaya doğru ilerlerken donuk, hareketsiz görüntülerin üzerinde kurguyu ilerletip canlılığı sağlayanın, sesler olduğunu görürüz. Bu sahnelerde görüntü sabittir, fakat dış sesin anlatımı ile kurguyu tamamlarız; tıpkı Salim’in, iç sesiyle spekülasyonlar üretip onlar birer gerçeklik addetmesi ve kendi yarattığı bu kurgusal gerçekliğe göre hareket etmesi gibi. Bu anlamda filmdeki teknik uygulamalar, kurguya dâhil olan ve Salim’in değişen dünyasını yansıtan önemli birer unsur hâline gelir.

Annesi, görme engelli bir hayat kadını olan Salim’in, hayatındaki kadınlara da Freudyen eğilimlerle yaklaştığı açıktır. Ancak Ünlü, kurguyu klasik bir Oedipus kompleksi hikâyesine çevirmektense filmin en başında alıntı yaparak atıfta bulunduğu Aristoteles’in kategori felsefesini de kurguya dâhil eder. Bu noktada özellikle “hayvan” kelimesine vurgu yapılmaktadır. Salim, çeşitli sahnelerde gösterdiği kontrolsüz şiddet ve dürtüsel davranışlar dolayısıyla farklı kadın karakterler tarafından “hayvan” olarak suçlanır. Bundan son derece rahatsız olan Salim, her seferinde “kalbinin kırıldığını” belirtir. Buna karşın duyularını yitirdikçe sağlıklı düşünmesini sağlayan kontrolünü ve mantığını da kaybettiği ortadadır. Dolayısıyla davranışlarının yalnızca Oedipus kompleksi üzerine temellenmiş olmadığını, bir duyu ve duygu çatışmasının söz konusu olduğunu görürüz. Burada bir cevaplanması gereken bir soru ortaya çıkar: Duyularımız mı yoksa duygularımız mı bizi “hayvan” niteliğinden ayırır? Yoksa bu iki unsur, terazinin aynı kefesini mi paylaşmaktadır? Filmin sonunda Salim’in, Murat Soylu cinayetini bizzat tanık olmuşçasına çözüvermesi, ancak bu aydınlanma ânında da görme yetisini tamamen kaybedip çaresiz, hayvanî bir inleme ile karanlığa gömülmesi, sorunun cevabını izleyiciye bırakır.

Gören gözleri olmadan anlamıştır ve hissetmiştir Salim. Ancak onun gözlerini kör eden, yakalandığı hastalık değil; saplantılı şekilde bağlandığı aşk ve öfke olmuştur. Tüm bilincini, algı biçimini ve hayal gücünü inşa ettiği görüntüler dünyasını kaybeden, üstelik bunun farkında olan bir insanın çaresizliği, karanlığa sıkışmışlığı, zihninin ve psikolojisinin buna tepkisini şiddet ve öfke yoluyla göstermesi, özgün bir kurguyla yeniden yapılanmıştır filmde. Çocuğunu hiç görmemiş bir baba, bebeğini gözleriyle tanıyamamış bir anne, çocuğunu bir daha göremeyecek olan genç bir adam, babasının gözlerini bilmeyen bir çocuk… Tüm aile ilişkilerinin “görsel” bir bağla kurulduğu bir yapıda görme yetisinin yitirilmesiyle köprülerin yıkılışı çarpıcı ifadelerle anlatılırken, kahkahaların arasında gizli bir ürperti duyar izleyici. Kahkahalar yükseldikçe insan ile hayvan arasındaki eşikte ileri geri gitmeye başlar her şey. Ve sonunda her şey karanlık olduğunda, insan olmak için gören gözlere ihtiyaç var mıdır?

Rabia Elif Özcan

Rabia Elif Özcan

1995 yılının temmuz ayında, Konya’da doğdu. Bir elinde kalem, bir elinde kitap; okuyarak ve yazarak büyüdü. Ömrüne kelimelerden bir yol çizmek üzere 2014’te Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne başladı. Yürürken, yerken, yaşarken okudu; kelimeleri nefes gibi tüketti, bir bir içindeki mürekkebe doldurdu. Ve gün geldi, bir film şeridinin üzerinde, mürekkep akmaya başladı.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

avatar
  Subscribe  
Bildir
Önceki yazı

Yaşar Kemal Efsanesi Başka Çarşamba'da

Sonraki yazı

Final Straw: Food, Earth, Happiness (2015)