Mekân, filmde nasıl bir rol üstlenir?

Bana göre bir filme kimliğini büyük ölçüde mekân/mekânlar veriyor. “Nasıl bir dünya?” sorusunu mekânlar yanıtlıyor. Önce bir mekân hayal ediyorsunuz, sonra bir karakter o mekânda dolaşmaya başlıyor. Karakterin geçmişi, bugünü ve geleceği pekâlâ onun hanesi ve ayak izlerini bıraktığı yerler üzerinden okunabiliyor. Tercih edilen renkler, dokular ve desenler; seyirciye, karaktere ve öyküye dair her şeyi anlatabiliyor. Sinema; edebiyat değil, şiir değil, resim değil, fotoğraf değil. Elbette diğer tüm sanatlardan, öğretilerden, sosyal bilimlerden, her şeyden besleniyor ama hiçbiri değil. Nihayetinde sinema sinemadır. Atmosferdir. Bir tasarımdır. Kurgudur. Hayal gücüne ve estetik kaygılara inanıyorum. Hayali mekânları ve özgün tasarımları daha kıymetli buluyorum. Bununla birlikte gerçek mekânın sonsuz etki alanını yadsımam olanaksız. Üstelik gerçek mekânlar aracılığıyla tarihe de tanıklık ediyor oluşumuzun biricikliği ortadayken. Sinema tarihinde sayısız örneğini gördüğümüz üzere gerçek bir mekânın hissettirdikleriyle bir öykü ve/veya sahne doğabiliyor. Bir filmin dili, mekânın verdiği ilhamla kurulabiliyor. Bu dil, ışıktan sese filmin tasarımını oluşturabiliyor. Hayali ve/veya gerçek fark etmez, mekân bir filmin arteri. Zihnin haritası. Malum, sinemada mutlak doğrular yok. Bunlar naçizane hislerim.

Mekân ve atmosfer tasarımının film yapımı sürecindeki karşılığından biraz bahsedebilir misiniz? Çekim öncesi bu ruh hâlinin belirlenme süreci nasıl işler?

Mekân betimlemeleri senaryonun belkemiği. Tasarım, karakteri yaratmakla ve öyküyü kurmakla eşzamanlı ilerliyor. Bu bağlamda yazım süreci boyunca belirli aralıklarla mekân keşfine çıkmak daha sağlıklı. Özellikle sanat yönetmenini mümkün olan en erken aşamada sürece dahil etmekten yanayım. Taslak senaryodan itibaren yönetmenle sanat yönetmeni iletişimde olduğunda her buluşu didikleme ve sindirme şansı doğuyor. Sanat yönetmeni, senaryonun ve tasarımın gelişimini yakından takip ettiğinde ve mekân keşifleri birlikte yapıldığında tasarımın inceliklerine hakkını vererek kafa yorulabiliyor.

Renk paleti ve yapım tasarımına dair ana hatlar da yine resmî ön hazırlıktan önce ortaya çıkmış, filmin dünyasına dair bir eskiz çizilmiş olmalı. Sonrası tamamen ekip çalışması… Ekiple birlikte özellikle taslaklar ve referanslar üzerinden fikir alışverişleri başlıyor. Hayal edilen iskelete en yakın mekân bulunduğunda mutluluktan kapılara duvarlara sarılıyorsunuz: ) Mekâna “dokunma” sürecine geçiliyor. Kırmalar, onarmalar, boyamalar, sökmeler, giydirmeler, nakşetmeler… Mekân çok güçlü. Karakterleri oldukları kişi yapabilecek kadar güçlü. Karakterlerin duygularını, özlerini değiştirip dönüştürecek kadar güçlü.

 

Kentsel dönüşüm ve değişmekte olan bir şehrin farklı yüzlerini filminiz Kaygı’da görmekteyiz. Kaygı şehrin hafızasını nasıl taşımaktadır?

Kaygı’daki İstanbul, hafızasız bir şehir. Bunun doğal sonucu olarak da ölü. Kimliğini arayan bir hayalet şehir… Senaryoyu yazarken mekânın sınırsızlığına çektiğimiz setler üzerine epey düşündüm. Neyi ne ölçüde kişiselleştiriyoruz? Kent algımız çok çeşitli. Aynı kentlere başka başka renkler ve sesler veriyoruz. Kaygı, iki ayrı renk dünyası üzerine kurulu. Hasret’in evi, park ve çay bahçesi kahverengi tonlarının ağırlıkta olduğu alanlar. Toprağın ve kökün temsili olarak. Haber kanalı, sokaklar ve kâbus (katliam) gri. Külün ve ruhsuzluğun temsili olarak.

Boğan ve hapseden “Yeni Türkiye”nin tohumlarını 90’larda ararken, tamamen “devlet tasarımı”ndan yola çıktım. Devlet, nüfuzunu oluşturmak ve olumlamak için sayısız araç kullanıyor. Kentleri, dini, medyayı, sosyal yapıyı, bunların ve daha fazlasının sonucu olarak da vatandaşı yeniden şekillendiriyor. Vatandaş tasarlıyor, kendi milletini tasarlıyor. Mekânları, şehirleri yok ediyor. Mekânlarla birlikte tarih ve hafızamız yok oluyor.

 

 

Mekânın ana karakter kadar güçlü kullanıldığı filmlerden ve atmosferini mekânlarla kuran, sizin de hayranlık duyduğunuz yönetmenlerden bahsedebilir misiniz?

Sinema tarihi, meselesini mekânın geçmişi üzerinden okuyabildiğimiz filmlerle örülü. Bilimkurgudan müzikale farklı türlerde mekânın karakter olduğu birçok cevher var, malum. Şahsen en sevdiklerim lanetli/perili mekân öyküleri. Özellikle hayranlık ve saygı duyduklarımı özetlemeye çalışayım.

Tıpkı karakterleri gibi seyircisini de “ele geçirilmiş” Overlook Oteli’ne hapseden the Shining’in yeri ayrı. Kubrick, bizi otelin kanlı tarihiyle ve hayaletleriyle delirtiyor.

Argento’nun filmlerinde yanıtlar mekânlara gömülü. Profondo Rosso’dan Suspiria’ya, sorularına hane dışında yanıt arayan karakterler, nihayetinde hakikatle hanede yüzleşiyor.

Fütüristik distopya Metropolis’in başı çektiği 1920’ler, sinema-mimari birlikteliğinin en büyüleyici dönemlerinden.

Sinema tarihinin iki öncü avangart sinemacısı Germaine Dulac ve Věra Chytilová, karakterlerini mekanlarının parçaları olarak tasarladıkları akıl almaz eserler verdiler. Dulac şaheserlerinden La souriante Madame Beudet’te evlilik hapsindeki bir kadının düşlerine ortak oluyoruz. Madame Beudet’in düşleri bile evle sınırlı, mekândan dışarı taşamıyorlar.

Adını mekândan alan müzikaller… Sihirli topraklarda gezindiğimiz uyarlama the Wizard of Oz ve melankolik gece diyarı Moulin Rouge defalarca izlediğim ve defalarca izleyeceğim iki eser.

Amerika’nın suç ve korku tarihini son derece absürt ve dahiyane bir yapım tasarımıyla aktaran American Horror Story TV yapımları içinde özel benim için. Cinayet evinden akıl hastanesine sezonluk yerleştiği her alanı, siyasetten dine uzanan referanslarıyla küçük Amerikalara eviriyor.

Sinemada gerçek mekân kullanımı konusunda süper güçleri olduğuna inandığım iki ustamız var: Bilge Olgaç ve Ömer Kavur.

 

Hazırlık sürecinde olduğunuz yeni bir projeniz var mı? Bu projede kurduğunuz mekân ve atmosfer anlamında özellikle üzerine düşülmüş bir konu var mı?

Şimdilerde “13+” adlı tek plan-tek mekân bir kısa filmin çekim hazırlığındayız. Şiddet temalı bir korku filmi. Mekân, filmin ana karakteri olan 14 yaşındaki kız çocuğunu dönüştürüyor.

Yaklaşık iki yıldır dünyasına çalıştığım “18+” adlı yeni uzun metrajlı senaryom da bir şiddet öyküsü. Yine tek mekân. Eski bir aile evi, uzun yıllar tanık olduğu kâbus-gerçekleri bir bayram gecesinde kusmaya başlıyor

 

Şura Aydın

Şura Aydın

1996 yılının hoş bir Nisan gününde doğdu. Çocukluğu Adapazarı’nda geçti. Lise öğrenimini Sakarya Anadolu Lisesi’nde tamamladı. Eğitimine halen Boğaziçi Üniversitesi’nde, Psikoloji bölümünde devam ediyor. Günün birinde mandalina olmak istiyor.

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Subscribe  
Bildir
Önceki yazı

23 Kasım'da Vizyonda

Sonraki yazı

Özcan Alper’e Berlinale World Cinema Fund’dan Prodüksiyon Desteği