AnalizSinema Yazıları

Önce Kevin’ın Ailesi Hakkında Konuşmalıyız: We Need to Talk About Kevin (2011)

“Köyü tarafından sevilmeyen çocuk, sonunda o sevgi sıcaklığını hissetmek için köyü yakar.”- Afrika Atasözü

Birçok psikoloji kuramı bize erken dönem yaşantılarımız ve bakım veren tutumlarının kişiliğimiz üzerinde oldukça kalıcı etkiler bırakabildiğiniz göstermektedir. Freud ile başlayan sonrasında ise Klasik Psikanaliz kulvarından ayrılarak Nesne İlişkileri üzerine çalışan psikanalistlerin ışığında çocukluğun yaralayıcı anılarının gelecekte neleri getirebileceği üzerine birçok yorumda bulunabiliyoruz. Lynne Ramsay’in yönettiği, Ezra Miller ile Tilda Swinton’ın unutulmaz performanslar sergilediği We Need to Talk About Kevin (2011) bize gerek simgelerle gerek gelişim psikolojisine yaptığı atıflarla bu bağlamda oldukça malzeme veriyor.

Hem Türkiye’de hem de dünyanın birçok ülkesinde bakım verme işinin birincil olarak anneye atfedildiği kültürel bir gerçek. Anne olmanın kutsal atfedildiği, bir zorunlulukmuş gibi algılandığı coğrafyalarda buna henüz hazır olmayan anne adaylarının gerginliklerinin, henüz doğmamış olan çocuklarına geçtiğine yönelik yapılan birçok çalışma bulunmakta. Filmde ise Eva, anne olmayı henüz planlamayan hayalleri, kendine has yaşam stili olan bir kadın olarak karşımıza çıkıyor. Kevin’a hamile kaldığını öğrendiği andan itibaren kendisini derin bir yabancılaşma ve stres halinde görüyoruz, çevresindeki diğer anneler gibi hissedemediği anlara tanıklık ediyoruz. Bu durum klinik ortamda da sıkça karşılaşılan bir durum. Anneliğe hazır olmadan hamile kalan kadınlar toplumun onlara dayattığı “mucize”yi hissedememeleri ve bundan kaynaklı hissettikleri yoğun suçluluk duygularıyla profesyonel bir desteğe ihtiyaç duyabiliyorlar.

Sonrasında Eva’yı zorlu bir doğum sahnesinde görüyoruz, Kevin dünyaya geldikten sonra kucağına alıp emzirmeyerek bir pasif agresyon örneği sergiliyor. Bazı psikanalistler fizyolojik olarak problem olmadığı halde süt gelmemesi ya da bebeğin memeyi reddetmesi halini annenin bilinçdışı düzeyde bebeği kendinden uzaklaştırma çabası olarak yorumlarlar. Bazı durumlarda bebeğin o reddedilme hissiyle karşılaşmaktansa meme emmemeyi tercih ettiğini söylerler. Melanie Klein Haset ve Şükran kitabında ilk haset nesnesinin annenin memesi olduğunu öne sürer. Bebekler egosantrik ve tüm güçlü bir yapıdadır, yaşamın ilk dönemlerinde her şeyi kendileri ile ilgili zannederler. Anneyi ememediği zaman bebekte memenin onu yoksun bıraktığına ilişkin bir duygu belirir (Klein). Bu bilinçsiz süreçlerin hepsi ilk etapta Eva ile Kevin’ın ilk bağı kurmasını engellemiş olabilir.

Freud’a göre insan yavrusu dünyaya iki temel içgüdü ile gelir ‘saldırganlık’ ve ‘cinsellik’. (Bu içgüdülerin yetişkin yaşamımızdaki gibi somut şiddet ve cinsel yaşam anlamında olmadığına dikkat edilmelidir.) Bebek yaşamın kıyısındadır ve dünyayı güvenli bir şekilde algılama ihtiyacı içerisindedir. Burada önemli olan bakım verenin onu yaşama mı yoksa ölüme mi çekeceğidir. Freud bunu ‘baştan çıkarma’ kavramı ile açıklamıştır. Dünyayı yaşanabilir, güvenli, değer gördüğü bir yer olarak algılaması için bebeğin bakım veren tarafından baştan çıkarılması gerekmektedir. Ancak Kevin annesi tarafından başından beri istenmemiştir, ilk etapta bunu bilinçdışı düzeyde sonrasında somut davranışlarla deneyimlemiştir. Dolayısıyla dünya Kevin için güvenli değildir ve Kevin kendisini değerli ya da sevilmeye layık olarak algılamaz.

Kevin’ın Oral Dönem’de yani 1,5 yaşa kadar olan hayatını genellikle ağlayarak geçirdiğini görüyoruz. Bu süreçte Eva oğlunun birçok davranışından yorulmuş, sesini duymaya dahi tahammül edemez biçimde karşımıza çıkıyor. Psikolojik olarak oldukça yıpratıcı olan bu süreçte bir de eşinin suçlamalarıyla karşılaşarak öfkesini ve gerginliğini büyütüyor. Kevin da aslında nesneleri tanımaya başladığından itibaren film boyunca yıkıcı davranışlarını annesine sergilerken babasına ideal bir profil çizebiliyor. Filmde yakalanması gereken detaylardan biri ileride Kevin’ın sürekli tırnaklarını yiyor oluşu. Oral dönemde libidinal enerji bebek dünyayı ağız yoluyla keşfettiği için bu bölgededir. Bu dönemde yaşanan travmalar ileriki yaşantımıza yine ağız bölgesi ile ilgili problemler olarak yansır; bağımlılıklar, dedikodu, tırnak yeme, yeme bozuklukları gibi. Kevin’ın Oral Dönem fiksasyonu olan tırnak yeme film boyunca karşımıza çıkıyor.

Sonrasında Anal Dönem’e yani Kevin’ın fizyolojik olarak bazı kelimeleri çıkarmaya, tuvaletini kontrol etmeye, nesneleri sorunsuz tutabilmeye potansiyeli olduğu yaş aralığına geçiyoruz. Kevin filmde annesinin “Anne de, topu at.” gibi komutlarına karşılık vermiyor. Yaşı geldiği halde konuşmuyor, hatta bir ara bir işitme problemi var zannedildiği için doktora götürülüyor. Tüm bunlar 3 yaşındaki bir çocuğun annesini cezalandırmak için bulduğu yollar.  Sonrasında kelimeleri çıkarmaya başladığında özellikle “Anne.” demeyi reddettiğini de görüyoruz.

Negativist Dönem Anal Dönem’in bir parçası çünkü bebek anneden ayrışabilmek, bir birey olabilmek için şiddeti belli düzeyde kullanmak ve bir şeylerle karşı çıkmak durumunda. Ancak Kevin’ın durumunda annesiyle oluşturduğu ilişki biçiminden kaynaklı olarak bu Anal Sadizmin abartıldığını görüyoruz. Sonrasında aile, Kevin’ı daha iyi büyütebilmek için banliyöye taşınmaya karar veriyor ve Eva’a belki de eski yaşamıyla kalan son bağı da koparmak durumunda kalıyor. Bu da ikili arasındaki gerilimi daha çok arttırıyor. Eva’nın kendine ait bir alan oluşturma çabaları Kevin tarafından sabote ediliyor ve bu sabote ediş hali annesini çaresiz bıraktığı için Kevin’ın hoşuna gidiyor.

Bir sahnede Eva Kevin’a “Anne şimdi her sabah Paris’te olmayı dileyerek uyanıyor.” şeklinde çıkışıyor. Henüz Somut İşlemler Dönemi’ne geçmemiş bir çocuğun bu söyleneni annesi öfkeyle bir anlık söylemiş olsa dahi gerçekmiş gibi algılamama olasılığı neredeyse yok. İleride hatırlamayacak dahi olsa o istenmemiş olma duygusu sürekli pekiştirildiğinden bu durumu içselleştiriyor ve buna uygun ego savunma mekanizmaları geliştiriyor.

Bu süreçte karşımıza çıkan sahnelerden biri Kevin’ın hapishanede annesine “Kedilere nasıl tuvalet eğitimi verilir biliyor musun?” diye sorduğu an. Tuvalet eğitimi Anal Dönem’in önemli bir parçasıdır. Bu eğitim verilirken bakım verenin tutumu çok sert, aşağılayıcı ya da tiksindiğini belli eden bir konumdaysa kıskançlık, şiddet, takıntılar, küfür dili gibi anal fiksasyonlar oluşabiliyor. Filmde tuvalet eğitimi için önerilen kritik dönemin atlandığını görüyoruz, Kevin çok daha ileri bir yaşta hala bez takıyor. Biyolojik olarak hazır olduğu halde ‘anal tutuculuk’ dediğimiz eğilimi göstererek bez kullanmaya devam ediyor. Bu süreçte annesinin onun kolunu incittiği sahnede Kevin’ın yüzünde bir gülümseme görüyoruz. Kolundan duyduğu acıyı bile umursamıyor çünkü bilinçaltı düzeyde anne ile temas etmenin bir yolunu arıyor. Annesinin ondan özür dileyişi aralarındaki gerginliğe minik bir ara veriyor hatta Kevin babasına Eva’yı koruyacak bir yalan söylüyor. Sonrasında ise bu yalanı bir şantaj malzemesi yapıyor. Küçük bir çocuğun profesyonelce şantaj yapabilmesi aslında yukarıda saydığımız fiksasyonların bir sonucu olarak görülebilir.

Eva yeniden hamile kaldığında bu durum ona her şeyin daha sağlıklı ilerleyebileceği bir gelecek umudu veriyor ve çocuğu doğurmaya karar veriyor.  Bu haberi Kevin ile paylaştığında Kevin kimsenin dillendiremediği ancak herkesin bildiği gerçeği dile getiriyor: “Bir şeye sırf alıştın diye onu seviyor olman gerekmez. Mesela sen bana alışıksın.”

Kardeş kıskançlığı birçok ailede problem olabilecek bir durum ve bunun ebeveynler tarafından nasıl kontrol edildiği her iki çocuğun da gelişimi için oldukça önemli. Tabii Kevin gibi büyümüş bir çocuğun kardeşi ile karşılaşması oldukça saldırgan sonuçlar doğuruyor. Daha önce sevgiyi annesinden alamasa dahi ortada annesini bölüşmesini gerektirecek başka bir nesne yoktu. Ancak kardeşinin doğumu ile birlikte annesinin kendisine veremediği sevgiyi kardeşine vereceğini farkında. Genellikle değersizlik, reddedilme duygularıyla karşılaştığımızda bu duyguları bizde yaratacağı narsistik yaralanmaları hissetmemek adına bu duyguları bastırarak yerine öfke ya da saldırganlık koyarız. Kevin bu mekanizmayı film boyunca, özellikle de kardeşi doğduktan sonra sürekli işletmeye başlıyor. İlerleyen süreçte kardeşinin gözünü “yanlışlıkla” yaralamış olması bunun en somut hallerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.

Kevin istikrarlı olarak inat davranışları gösterse de annesiyle yakınlık kurmak en temel ihtiyaçlarından biri ancak anneye olan öfkesi çoğu zaman ağır basıyor ve bu ihtiyacını bilinç dışı düzeye bastırıyor. Bu ihtiyacı gidermeye en yaklaştığı anın ateşlendiği gün olduğunu görüyoruz. Bu yarı bilinçsizlik hali onun bir nevi gardını indirmesine ve asıl ihtiyacını görmesine neden oluyor. Film boyunca Eva ile güvenli bir iletişim yakalayabildikleri tek anın bu olduğunu görüyoruz.

Bu noktada üzerine konuşulması gereken bir diğer mevzu da Kevin’ın babası Franklin’in tutumu. Literatürde “Belirsiz Kayıp Baba” denilen kavram, Franklin’in durumunu açıklamak için oldukça uygun. Toplum içerisinde pekiştirilmiş olan cinsiyet rollerinin de etkisiyle babalar çocuk bakımında genellikle ikinci konumda bulunuyorlar. Franklin her ne kadar ilgili bir baba gibi görünse de Kevin’ın en kritik zamanlarında bakıma ortak olmuyor, sadece akşam eve geldiğinde onunla oynayarak bu görevi yerine getirdiğini düşünen tipik bir baba rolü çiziyor. Psikanalizde babanın rolü bir otorite figürü oluşu ile beslenir. Bu otorite olma hali çok sert olabileceği gibi filmde gördüğümüz gibi çok ensek de olarak da sorun yaratabilir. Bu anlamda Franklin’in kural koymakta, sınır çizmekte, tabiri caiz ise Kevin’a “Dur!” demekte eksik kaldığını görüyoruz. Yükün büyük bir kısmını Eva’ya yıkmış olmakla birlikte oğlunun nasıl bir duygusal gelişim gösterdiğini görmekte ve müdahale etmekte yetersiz kalıyor.

Bazı psikanaliz yaklaşımlarından yola çıkarak Kevin’ın ergenlik yıllarında ortaya koyduğu sadist ve narsistik davranışların altında yatan sebepleri bu şekilde açıklayabiliriz. Filmin başından beri yönetmenin çok zekice düzenlenmiş simgelerle bizi götürdüğü kaçınılmaz son, aslında birikimli olarak bir bebeğin antisosyal (sosyopat) kişilik bozukluğu diyebileceğimiz düzeyde bir kişilik geliştirişinin ‘doğal’ bir sonucu.

Yönetmen izleyiciyi filmin çarpıcı sonuna üzerine çok emek harcanmış simgelerle hazırlıyor. Özellikle Eva’nın katliamdan sonraki yaşantısında gördüğümüz ve katliamı çağrıştıran sahneler çok başarılı. Filmin bir kısımda da bu trajedi sonrasında Eva’yı yüksek olasılıkla majör depresyon ile boğuşurken görüyoruz. Kendini toparlama girişimleri, işe girişi gibi detaylar aslında karakteri yavaş yavaş Kevin ile birlikte kaybettiği özgürlüğünü geri kazanmaya çabalayışı olarak karşımıza çıkıyor ve film karanlık hikâyesine rağmen seyirciye bir nefes alma payı bırakıyor.

Elif Başak Aslanoğlu
16 Ocak 1998 yılında İstanbul'da doğdu. Marmara Üniversitesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık / Sosyoloji Bölümülerinde okuyor. Akademisyen olmak için çabalıyor. Kitaplarını, sinemayı, tiyatroyu, dostlarını, kedisini, Pink Floyd’u ve midesindeki kelebekleri sever. The Fall izleyerek ölmeyi planlamaktadır.

Yorum yaz