Sinema tarihinin başyapıtlarından bahsederken sıklıkla şöyle deriz: “Tekrar tekrar izlenmesi gereken bir film!” Jacques Tati’nin Playtime’ı (1967) içinse bir zorunluluktur bu söz. Neden mi?

Tati, Playtime’da sinematografisini 70 mm filmin imkân verdiği geniş görüş açısı ve orta-geniş planlarla kurar. 1920’lerin birçok dışavurumcu yönetmeninin dahi kalkışmadığı perspektif etkisi için yıllar süren hazırlıklarla devasa bir plato kuran Tati, modernizm eleştirisini şehrin gündelik durumları üzerinden gerçekleştirir. Yönetmen, şehir yaşamının devinimi ve gürültüsünü orta-geniş planlarla resmederken bu rutinin içinde kadrajın kenarına köşesine simgeleri, motifleri gizler durur. Bize de her izleyişimizde yeni bir keşif yolu görünür.

Tati’nin, önceki üç filminde canlandırdığı Mr. Hulot karakteri; piposu, trençkotu ve şapkasıyla Playtime’da da karşımıza çıkar. Bir grup Amerikalı turistin Paris’e gelmesiyle başlayan filmde Mr. Hulot, grinin sarmaladığı modern mimarisiyle, zihinlerde beliren Eiffel Kuleli, tarihî dokulu Paris imgesine hiç benzemeyen bu beton yığının arasında şaşkın bir şekilde gezinir durur. Tati, Mr. Hulot karakterini filmin başrolüne koymaz. Aksine Hulot, mimarisi, insan ilişkileri ve teknolojinin kullanımıyla her şeyin mekanikleştiği, tek tipleştiği bu şehirde modernizmin dokunuşuna maruz kalmayan figür olarak toplumsal mekanikleşme taşlamasını başlatır ve aradan çekilir.

Tati, klasik anlatı yapısının dışında kurguladığı Playtime’da izleyiciyi yönlendirmek istemediği için yakın ve omuz planlara yer vermez. Çok az diyaloğun kullanıldığı filmde ses, olay örgüsünün enformasyon aracı olmanın ötesinde bir işleve sahiptir: Şehrin sesini, modernizmin sesini işitiriz. Tati’nin 70 mm film kullanmasının bir sebebi, kurduğu devasa platoda, modern mimariyi ve içinde figüranlaşan insanları resmetmekse, bir diğeri de 70 mm’nin imkân verdiği dört kanallı sesten faydalanmaktır.

Her sahnesi modernizm ve sonuçları üzerine güçlü göstergeler içeren Playtime’da spotumuzu Hulot’un misafir olduğu bir evdeki törensel televizyon izleme seansına çeviriyoruz.

Bir binanın yekpare camla kaplı “kutularından” birine konuk olmuştur Mr. Hulot. Evin sahibi Hulot’a heyecanla, aynı zamanda sigaralık da olabilen masa lambasının “işlevselliğini” anlatır. Evdeki hanımlarsa özenle saçlarını düzeltirler. Peki, bu insanlar neye hazırlanıyorlardır? Televizyon izlemeye mi? Filmde modernizmin simgesi olan siyah derili koltuklara oturulur ve tören başlar. Modern insan elbette doğadan kopmamıştır! Grinin iktidar olduğu bu betondan karede o da kendine yer bulur; binanın önündeki küçük bir peyzaj çalışması, evin duvarında tasvir edilmiş bir dal parçası ya da vazonun içindeki süs çiçeği olarak. Doğa yeniden yaratılmış, hükmedilmiştir.

Tüm bu olanlar sırasında bizler ne duyarız? Hayır, diyalogları değil; topuklu ayakkabının kaldırımdan seken ritmik tok sesleri ve caddeden yavaşça geçen arabaların yükselip alçalan motor seslerini. Hepsi aynı mekanik ritmin birer vuruşlarıymışçasına…

Çınar Ünal

Çınar Ünal

Kuzey yarım kürenin yüzünün Güneş'e dönük olduğu bir yaz zamanı vardı Dünya'ya. Şimdi 20'lerinin bir yerlerinde. Önce Blues'u sevdi, pentatonik gamla samimi oldu. Ardından Gecenin sonuna yolculuğu sevdi, Kadıköy'de olanını özellikle. Sonra Amarcord'u izledi, düşük çözünürlükte dahi güzeldi. İzlemeye devam etti, bir yandan çekmeyi düşledi, çekebilecek miydi? En iyi hakeme bıraktı; zamana.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz
Önceki yazı

Tematik Gece: O Zaman Dans, Renk! hosted by Istanbul Lindy Hoppers

Sonraki yazı

Soundtrack / JULIETA (2016)