Fil'm Hafızası
  • ANASAYFA
  • HAKKIMIZDA
    • BİZ KİMİZ?
    • EKİBİMİZ
    • GÖNÜLLÜLÜK İLANLARI
  • FİLM ÖNERİLERİ
    • Aksiyon – Macera
    • Animasyon
    • Belgesel
    • Bilim Kurgu – Fantastik
    • Biyografi – Tarih
    • Drama
    • Erotik
    • Komedi
    • Korku – Gerilim
    • LGBTİ
    • Müzik – Müzikal
    • Romantik
    • Savaş
    • Suç – Gizem
    • Western
    Love Is Strange (2014) 
    Film Önerileri

    Love Is Strange (2014) 

    Merve Çolak
    1 ay önce
    The New Yorker at 100 (2025)
    Belgesel

    The New Yorker at 100 (2025)

    Selin Tanyeri
    1 ay önce
    The Wandering Earth (2019)
    Bilim Kurgu - Fantastik

    The Wandering Earth (2019)

    Nesrin Karadağ
    2 ay önce
    Confession (2022)
    Korku - Gerilim

    Confession (2022)

    Rabia Elif Özcan
    2 ay önce
    Prince of Darkness (1987)
    Film Önerileri

    Prince of Darkness (1987)

    İpek Ömercikli
    3 ay önce
    Decision To Leave (2022)
    Film Önerileri

    Decision To Leave (2022)

    Ayşe Yapışık
    3 ay önce
  • SİNEMA YAZILARI
    • Ayvalık Film Festivali 2025
    • 32. Altın Koza
    • 44. İstanbul Film Festivali
    • 25. İzmir Kısa
    • Film Analizleri
    • Eleştiri – İzlenim
    • Liste
    • Özel Dosyalar
    • Röportajlar
    2026 Oscar Adayları Değerlendirmesi
    Özel Dosyalar

    2026 Oscar Adayları Değerlendirmesi

    Fil'm Hafızası
    8 dakika önce
    Bir Retrospektif: Son On Yılın Yas Sineması
    Liste

    Bir Retrospektif: Son On Yılın Yas Sineması

    Serkan Kalender
    3 saat önce
    The Teachers’ Lounge (2023): Bir Sistem Alegorisi
    Film Analizleri

    The Teachers’ Lounge (2023): Bir Sistem Alegorisi

    Nesrin Karadağ
    1 gün önce
  • HABERLER
    Paramount ve Warner Bros. Discovery Birleşiyor!
    Haberler

    Paramount ve Warner Bros. Discovery Birleşiyor!

    Ahmet Ege Çakırel
    20 saat önce
    Haftalık Sinema Özeti
    Haberler

    Haftalık Sinema Özeti

    Tuğba Uluay
    1 gün önce
    79. Cannes Film Festivali’nin Ana Yarışma Jüri Başkanı Belli Oldu!
    Haberler

    79. Cannes Film Festivali’nin Ana Yarışma Jüri Başkanı Belli Oldu!

    Seher Kızılırmak
    2 gün önce
  • KISA FİLMLER
    A Kind of Testament (2023)
    Kısa Filmler

    A Kind of Testament (2023)

    Büşra Yayla
    3 ay önce
    Adisyon (2025)
    Kısa Filmler

    Adisyon (2025)

    Günsu Akçatepe
    5 ay önce
    Teamül (2023)
    Kısa Filmler

    Teamül (2023)

    Günsu Akçatepe
    6 ay önce
  • SPOTIFY
    • Playlists
    • Podcasts
  • ETKİNLİKLER
    • Dinner Talks
    • Film Hafızası Akademi
    • Keşfetmenin Keyfi
  • GALERİLER
    • BiReplik
    • Bunları Biliyor Muydunuz?
    • Etkinlikler
    • Hafızadan Çıkmayanlar
  • İLETİŞİM
No Result
View All Result
  • ANASAYFA
  • HAKKIMIZDA
    • BİZ KİMİZ?
    • EKİBİMİZ
    • GÖNÜLLÜLÜK İLANLARI
  • FİLM ÖNERİLERİ
    • Aksiyon – Macera
    • Animasyon
    • Belgesel
    • Bilim Kurgu – Fantastik
    • Biyografi – Tarih
    • Drama
    • Erotik
    • Komedi
    • Korku – Gerilim
    • LGBTİ
    • Müzik – Müzikal
    • Romantik
    • Savaş
    • Suç – Gizem
    • Western
    Love Is Strange (2014) 
    Film Önerileri

    Love Is Strange (2014) 

    Merve Çolak
    1 ay önce
    The New Yorker at 100 (2025)
    Belgesel

    The New Yorker at 100 (2025)

    Selin Tanyeri
    1 ay önce
    The Wandering Earth (2019)
    Bilim Kurgu - Fantastik

    The Wandering Earth (2019)

    Nesrin Karadağ
    2 ay önce
    Confession (2022)
    Korku - Gerilim

    Confession (2022)

    Rabia Elif Özcan
    2 ay önce
    Prince of Darkness (1987)
    Film Önerileri

    Prince of Darkness (1987)

    İpek Ömercikli
    3 ay önce
    Decision To Leave (2022)
    Film Önerileri

    Decision To Leave (2022)

    Ayşe Yapışık
    3 ay önce
  • SİNEMA YAZILARI
    • Ayvalık Film Festivali 2025
    • 32. Altın Koza
    • 44. İstanbul Film Festivali
    • 25. İzmir Kısa
    • Film Analizleri
    • Eleştiri – İzlenim
    • Liste
    • Özel Dosyalar
    • Röportajlar
    2026 Oscar Adayları Değerlendirmesi
    Özel Dosyalar

    2026 Oscar Adayları Değerlendirmesi

    Fil'm Hafızası
    8 dakika önce
    Bir Retrospektif: Son On Yılın Yas Sineması
    Liste

    Bir Retrospektif: Son On Yılın Yas Sineması

    Serkan Kalender
    3 saat önce
    The Teachers’ Lounge (2023): Bir Sistem Alegorisi
    Film Analizleri

    The Teachers’ Lounge (2023): Bir Sistem Alegorisi

    Nesrin Karadağ
    1 gün önce
  • HABERLER
    Paramount ve Warner Bros. Discovery Birleşiyor!
    Haberler

    Paramount ve Warner Bros. Discovery Birleşiyor!

    Ahmet Ege Çakırel
    20 saat önce
    Haftalık Sinema Özeti
    Haberler

    Haftalık Sinema Özeti

    Tuğba Uluay
    1 gün önce
    79. Cannes Film Festivali’nin Ana Yarışma Jüri Başkanı Belli Oldu!
    Haberler

    79. Cannes Film Festivali’nin Ana Yarışma Jüri Başkanı Belli Oldu!

    Seher Kızılırmak
    2 gün önce
  • KISA FİLMLER
    A Kind of Testament (2023)
    Kısa Filmler

    A Kind of Testament (2023)

    Büşra Yayla
    3 ay önce
    Adisyon (2025)
    Kısa Filmler

    Adisyon (2025)

    Günsu Akçatepe
    5 ay önce
    Teamül (2023)
    Kısa Filmler

    Teamül (2023)

    Günsu Akçatepe
    6 ay önce
  • SPOTIFY
    • Playlists
    • Podcasts
  • ETKİNLİKLER
    • Dinner Talks
    • Film Hafızası Akademi
    • Keşfetmenin Keyfi
  • GALERİLER
    • BiReplik
    • Bunları Biliyor Muydunuz?
    • Etkinlikler
    • Hafızadan Çıkmayanlar
  • İLETİŞİM
No Result
View All Result
Fil'm Hafızası
No Result
View All Result
Home Sinema Yazıları Özel Dosyalar

2026 Oscar Adayları Değerlendirmesi

Fil'm Hafızası Fil'm Hafızası
8 dakika önce
Özel Dosyalar
Okuma Süresi: 33 min
0
0
2026 Oscar Adayları Değerlendirmesi
Facebook'ta PaylaşTwitter'da PaylaşWhatsapp'ta Paylaş

2025 senesi, son yıllara göre çok daha fazla konuşulan, eleştirilen, değerlendirilen ve sinema dünyasında hatırı sayılır yerler edinebilecek yapımlara imza attı. Farklı türlerin bir araya getirilmesinin yanı sıra sanatın da değişik alanlarını bütünleştirmeye yönelik eğilimler, çağdaş sinemayı yeni bir aşamaya hazırlıyor belki de. Nitekim 2026 Oscar Ödülü için yarışan filmler de bu eğilimin nitelikli örneklerini sergilerken geride bıraktığımız yılın ne kadar özgün yapımlara imza attığını da gösteriyor. Bu Özel Dosya’mızda sizler için 2026 Oscar adayları listesinde yer alan on filme daha yakından baktık ve bizce listede olmaya layık film önerilerimizi de sunduk. Konuları, kurguları, teknikleri ve sanatlarıyla alkışlayarak izlediğimiz her yapımı değerlendirirken keyifli okumalar dileriz.

 

The Secret Agent (Yön. Kleber Mendonça Filho, 2025)

Wagner Moura’nın eski profesör ve muhalif Armando Solimões karakterini canlandırdığı, senenin çok konuşulan politik gerilim ve dram filmi The Secret Agent (Gizli Ajan, 2025), 1977’nin askeri diktatörlük altında olan Brezilya’sında geçen, adının aksine geleneksel bir casus anlatısı olmaktan çok uzak bir yapım. Filmin neredeyse içinden çıkılmayacak zaman atlamalarıyla dolu yapbozvari yapısı, anlatı ilerledikçe taşları yerine oturtuyor. Böylelikle filmin altyapısı için oldukça etkileyici ve mantıklı bir zemin oluşuyor.

Sahte bir kimlik altında Marcelo ismiyle Recife kentine oğlunu bulmaya giden Armando’yla tanıştığımız zaman oldukça alışıldık bir hikâyenin içinde buluyoruz kendimizi. Bir benzin istasyonu, bir ceset, sakladığı bir şey olduğu sezilen bir kahraman ve yozlaşmış rejime hizmet eden yolsuz polislerden oluşan bu başlangıç sahnesi, casus filmi türünün tüm kodlarını taşıyor. Bu giriş, aynı zamanda da seyirciyi beklenen aksiyon sekanslarına ve tahmin edilebilir ters köşelere hazırlıyor. Filmin geri kalanı ise bu beklentileri tamamen ters yüz ederek politik gerilim/casus filmi türlerine yeni bir soluk getiriyor. Yönetmen, karakterleri hem tarihin içinden çekip çıkararak gerçekten 70’lerin Brezilya’sında oldukları hissini vermeyi başarıyor hem de onları, şimdiki zamandan geriye bakılarak anlaşılabilen birer tarihsel özne olarak ele alıyor. Bu iki bakış açısı ve estetik arasında dengeyi kurabilmesi filmin kilit noktası olarak ortaya çıkıyor. Aday olan diğer filmlerden kendini ayırdığı en önemli kısımlardan birisi de canlı renk kullanımı. Film, gösterilenlerin 70’lerde geçiyor olduğuna tamamen estetiği sayesinde ikna edebilen bir renk skalasına sahip. Bu durum ise seyircinin filmin evrenine tamamen girmesine izin veriyor.

Mendonça Filho’nun arşive olan ilgisini ve hayranlığını, yine Recife kentinde geçen Pictures of Ghosts (2023) belgeselinde görmek mümkün. Yönetmenin, kendisinin de doğduğu ve büyüdüğü bu kentin karanlık ve umutla dolu tarihini hem belgesel hem dram türü üzerinden oldukça derinine ve incelikle işleyen bir bakış açısı var. Dram türünde bu daha da ürpertici, gizemli bir hâl alıyor. Zaman atlamalarının getirdiği belirsizlik ve bilinmezlik filmin sonunda çözülmüyor; çünkü filmin sorduğu soruların cevapları arşivlerde bulunanlar ile sınırlı kalıyor. Karakterler gibi seyirci de sadece belgelenenlerle merakını gidermek durumunda kalıyor. Filmin başında arşivden çıkarılmış fotoğrafların sergilenmesi, bu durumun ipuçlarını seyirciye verirken filmin baş karakteri sayılabilecek Marcelo’ya olanları da gazete kupüründen, arşivden öğrenmemiz bunu bir kez daha kanıtlıyor. Bu derece canlı ve sanki şimdiki zamana ait olan bir hikâyeyi, tarihe gömülü sayfalardan çıkarmış hissi veren film, bu iki ucu başarılı şekilde bir araya getirebildiği için kesinlikle listemizde olmayı hak ediyor.

İpek ÖMERCİKLİ

 

Sentimental Value (Yön. Joachim Trier, 2025)

“Çocukluğumuz seni neden mahvetmedi?”

Psikolojik travma beynin sağ ve sol lobu arasında yaşanan bilgi akışının gerçekleşen olay ve durum çerçevesinde sekteye uğraması sonucu oluşur. Bilgi, doğru işlenemez ve işlenemediği noktada ise koca bir sis belirir. Çoğu zaman o sis, yaşanmamış ve kişinin kendi kurduğu durumlarla doldurulur ya da hatırlayamadığı anılara dönüşür. Yaşanılan bu travmalar, şiddeti ölçüsünde yaşamlarımızda izler bırakır. Ve kendi hakkımızda doğru olmayan, öğretilmiş şemalara dönüşür. Eğer travmayı yaratan durum ve duygular regüle edilmezse kişi, tüm yaşamı boyunca kendisi zannettiği kişinin aslında bir başkasının ona inandırdığı benliği olduğunu bilemeden, buna inanarak yaşamını sürdürür.

Bu durumlar çoğunlukla ortakyaşam sürdüren mekânlarda gerçekleşir. Aile içinde deneyimlenen her şey kişinin tüm yaşamı boyunca kendisini takip eder. Aynı evde, aynı genetiğe sahip hatta aynı olayları aynı şekilde yaşayan kardeşler bile travmaya aynı tepkileri vermez. Hatta kimi zaman o kadar ilginçtir ki aynı durum iki kişiyi bambaşka zıt karakterlere bile dönüştürür. Sentimental Value‘nun (2025) başrolünde izlediğimiz Nora’nın, kız kardeşi Agnes’e söylediği “Çocukluğumuz seni neden mahvetmedi?” cümlesi de tam olarak bu durumdan doğar.

Hikâye, Nora (Renate Reinsve) ve Agnes (Inga Ibsdotter Lilleaas) isimli iki kız kardeşin uzun süredir görüşmedikleri, ünlü bir yönetmen olan babaları Gustav (Stellan Skarsgard) ile yeniden bir araya gelme ve yüzleşme sürecini işler. Gustav, yeni bir film çekmeye karar verir ve filmdeki başrol oyuncuyu canlandırmak için tiyatrocu kızı Nora’ya teklif götürür. Yıllarca konuşulmayan travmalar ve geçmiş teker teker gün yüzüne çıkar. Nora, yaşadıkları her şeyin kendisini mahvettiğini, yaşamına devam edemediğini fakat kız kardeşinin mutlu bir aile kurabilmesini bir türlü anlayamaz. Bu hikâye üzerinden kurgu; aile mirasının, aile dinamiklerinin bireyin gelişim sürecine etkisini sadece bir geçmiş anlatısı olarak değil, her an bugünü işgal etmeye hazır, “regüle edilememiş” birer hayaletler zinciri olarak ele alır.

Sentimental Value, Joachim Trier’in son filmidir. Trier, 2025 yılında Cannes Film Festivali’nde Grand Prix kazandıran yapım, Bafta Ödülleri’nde “İngilizce Olmayan En İyi Film” ödülünü de kucakladı. Oscar dâhil birçok prestijli ödül törenlerinde de adaylık alan yapım, 2025 yılının en dikkat çeken ve konuşulan yapımlarından biri oldu. Trier’in 2011 yılında Oslo, 31 Agust ve 2021 yılında The Worst Person In The World yapımlarından sonra Sentimental Value, olgunluk çağı eseri olarak kabul edilebilir. Çoğunlukla bireyin iç buhranlarına ve karmaşık duygu durumlarına yoğunlaşan Trier, Sentimental Value ile sinema anlayışına farklı bir katman ekler.

Ayşe YAPIŞIK

Bugonia (Yön. Yorgos Lanthimos, 2025)

98. Akademi Ödülleri’nde En İyi Film kategorisinde yarışan Yorgos Lanthimos’un Bugonia’sı (2025), kara mizah ile rahatsız edici psikolojik gerilimi birleştiren bir bilimkurgu filmidir. Jang Joon-hwan’ın 2003 yapımı Güney Kore filmi Save the Green Planet!’ın (2003) İngilizceye uyarlanmış versiyonu olan film, dünyayı yok etmek isteyen bir uzaylı olduğundan şüphelendikleri güç sahibi bir CEO’yu kaçıran iki genç adamın hikâyesini anlatır. Birleşik Krallık, İrlanda, Güney Kore ve Amerika Birleşik Devletleri ortak yapımı olan filmde başrolleri Emma Stone ile Jesse Plemons paylaşmaktadır.

Dünyayı gizlice yöneten uzaylı bir gücün varlığına inanan iki komplo teorisyeni, büyük bir teknoloji şirketinin CEO’su olan bir kadını aslında insan olmayan bir varlık olduğuna inanarak kaçırırlar. Kaçırılma sonrası gelişen olaylar boyunca karakterlerin gerçeklik algısı ve güç ilişkileri giderek karmaşıklaşırken paranoya kavramının göreceliliği ön plana çıkar. Bugonia gittikçe artan bir şüphe ile izleyiciyi kadının gerçekten bir tehdit mi yoksa komplocu zihnin ürünü mü olduğu sorusuyla baş başa bırakır. Film, bireysel inançların gerçekliği nasıl şekillendirebildiğini absürt ve gerilim dolu bir anlatımla ele alır.

Lanthimos’un The Lobster (2015) ve Poor Things’ine (2023) benzer şekilde Bugonia da otorite, inanç sistemleri ve kolektif yanılsamalar üzerine dinamik bir anlatı kurmaktadır. Minimalist ve rahatsız edici diyaloglar, tuhaf karakter yapılanmaları ve soğuk görsel estetik özellikleri yönetmenin alışıldık stilini sürdürür. Bugonia, yönetmenin filmografisinde bireysel gerçeklik algısı, otoriteye körü körüne inanma ve toplumsal paranoya temalarını en açık biçimde bir araya getirdiği yapımlardan biridir. Film, komplo teorileri üzerinden modern insanın belirsizlik karşısında anlam üretme ihtiyacını sorgularken güç, kontrol ve kimliğin kırılganlığına odaklanır. Yapay sosyal düzenlere yönelik eleştirileri teknoloji çağına uyarlayan Bugonia, Lanthimos’un insan davranışını yabancılaştırma aracılığıyla incelediği sinemasının daha politik ve çağdaş bir uzantısı olarak değerlendirilebilir.

Selin TANYERİ

Train Dreams (Yön. Clint Bentley, 2025)

2026 Oscar Ödülleri’nde En İyi Film Ödülü, En İyi Görüntü Yönetmeni Ödülü ve En İyi Uyarlama Senaryo Ödülü alan Train Dreams (2025), Denis Johnson’ın aynı adlı romanından uyarlanan bir Amerikan drama filmidir. Sıradan bir adamın sessiz varoluşunu merkeze alan film, 20. yüzyılın başlarında Amerika’nın batısında demiryolu işçisi olarak çalışan Robert Grainier’in yaşamına odaklanır. Yönetmenliğini Clint Bentley’in yaptığı Train Dreams, karakterin içsel yalnızlığını, zamanın akışını ve insanın doğa ile kurduğu bağı, film boyunca epik bir anlatıya başvurmadan, minimal ve içe dönük bir anlatımla ele alır.

Film başlangıçta sadece Grainier’in sıradan hayatını anlatıyor gibi görünse de Bentley’in anlatısı bir hayat hikâyesinden fazladır. Ülkede bir medeniyet sembolü olarak inşa edilen demiryolları, filmde ana karakterin geçimini sağladığı iştir. Fakat Grainier burada bu modern ilerlemenin bir öznesi değil, taşıyıcısıdır. Demiryollarının inşa edilmesi, modern anlamda bir “ilerleme” düşüncesi olarak görülse de filmde bu konu romantize edilmez hatta tam aksine insan ile doğa arasındaki ilişkiyi zedelediğini izleyiciye açıkça hissettirir. Ağaçların kesilmesi ve tren raylarının inşa edilmesi, Grainier’in iç dünyasındaki yalnızlıkla paralel ilerler. Bu yönüyle film, izleyicinin hem karakterle hem de onun yaşadığı doğayla bağ kurmasını sağlar.

Filmin en güçlü metaforlarından biri kuşkusuz tren imgesidir. Bu noktada tren, hareketi temsil ettiği kadar kopuşu da temsil eder. Trenin sürekli ilerlemesi fakat hiçbir yere ait olamaması adeta Grainier’in varoluş biçiminin bir yansımasıdır. Çünkü o da tıpkı tren gibi bir yerden bir yere savrulur; ancak bu hareketlilik sebebiyle de ailesinden uzak kalmak zorunda kalır. Raylar üzerinde ilerlemekte olan tren nasıl belirlenen bir rotanın dışına çıkamazsa, Grainier’in hayatı da sahip olduğu ekonomik koşulların sınırlarının ötesine geçemez. Grainier, dönemin sosyal ve ekonomik koşullarının bir temsili olarak değil, kaybın ve yalnızlığın içinde çıkış yolu arayan bir insan olarak karşımıza çıkar. Onun varlığı ve de hayatı, zamanın içinde sessiz bir şekilde kaybolur. Özellikle eşini ve çocuğunu kaybettikten sonraki sessizliği, filmin dramasını yükseltmek yerine sadeleştirir. Bu bağlamda filmde yalnızlık, bir “olay” olarak değil, zamanın ve hayatın içinde hissedilen bir boşluk olarak sunulur. Grainier’in yalnızlığı ve kaybı, görsel detaylar, sessizlik ve doğa ortamı üzerinden izleyiciye aktarılır.

Sonuç olarak Train Dreams, izleyiciyi kendi iç dünyasında bir yolculuğa çıkaran, aşkı, acıyı ve doğayı bir arada işleyen ve de düşündüren keyifli bir deneyim yaşatır. Yönetmen bu filmde, modernleşme mitinin arkasında kalan görünmez emekçiyi görünür kılarken bunu politik sloganlarla değil, şiirsel bir sinema diliyle yapar ve hafızalarda kalıcı bir iz bırakır.

Merve ÇOLAK

F1 (Yön. Joseph Kosinski, 2025)

Bu yıl Oscar yarışında adını en güçlü şekilde duyuran yapımlardan biri olan F1 (2025), özellikle En İyi Film adaylığıyla sinema dünyasında büyük bir yankı uyandırdı. Akademi’nin en prestijli kategorisinde yer alması, yapımın yalnızca teknik bir gövde gösterisi olmadığını; aynı zamanda anlatısal bütünlüğü, yüksek oyunculuk standartları ve kalıcı sinemasal etkisiyle bir başyapıt adayı olduğunu kanıtlıyor. En İyi Ses, En İyi Kurgu ve En İyi Görsel Efekt kategorilerindeki adaylıklarıyla teknik açıdan sezonun en iddialı yapımı konumunda olan film, bu başarıyı doğrudan hikâyeye hizmet eden bir araç olarak kullanıyor. Yarış sahnelerindeki hibrit ses tasarımı, motorun kükremesini izleyicinin göğüs kafesinde hissettirirken kurgunun yarattığı amansız ritim, filmi basit bir spor anlatısı olmaktan çıkarıp vizyoner bir sinema deneyimine dönüştürüyor.

Filmin bu denli gerçekçi ve sarsıcı bir atmosfere sahip olmasının arkasında, yapımcı koltuğunda oturan yedi kez Formula 1 dünya şampiyonu Lewis Hamilton’ın imzası bulunuyor. Hamilton’ın projeye dâhil olması, filmin sadece bir Hollywood kurgusu olmasının ötesine geçerek, sporun en mahrem detaylarına, kokpit içindeki fiziksel zorluklara ve padoktaki psikolojik savaşa dair sarsılmaz bir otantiklik kazanmasını sağlıyor. Hamilton’ın danışmanlığı sayesinde kamera açıları, pilotların tepkileri ve teknik detaylar o kadar isabetli işlenmiş ki izleyici, hikâyeyi dışarıdan izleyen bir gözlemci olmaktan çıkıp o amansız rekabetin bir parçası hâline geliyor. Bu prodüksiyon tercihi, yönetmen Joseph Kosinski’nin “gerçeklik” vizyonunu sporun zirvesinden gelen tecrübeyle perçinliyor.

Filmin kalbinde ise kuşak çatışmasının en rafine hâlini izliyoruz. Deneyimli pilot Sonny Hayes karakterine hayat veren Brad Pitt, kariyerinin en olgun performanslarından birini sergiliyor. Pitt’in karakterine kattığı yorgun ama inatçı enerji, filmin melankolik damarını beslerken genç yetenek Joshua Pearce rolündeki Damson Idris, hırsın ve modern yarış dünyasının getirdiği baskının yüzü oluyor. İkilinin arasındaki kimya, sadece bir usta-çırak ilişkisi değil, aynı zamanda birbirinin aynası olan iki farklı zaman diliminin çarpışması olarak ekrana yansıyor. Takım patronu rolündeki Javier Bardem ise her zamanki karizmasıyla bu gerilimli denklemin stratejik ve soğukkanlı merkezini oluşturarak pistteki fiziksel gerilimi duygusal bir derinliğe taşıyor.

Hikâye, Formula 1’in ışıltılı ve steril dünyasının perde arkasını; takım içi stratejilerden sponsorluk baskılarına kadar büyük bir titizlikle işlerken asıl gücünü evrensel temalardan alıyor. Hayes’in emeklilikle yüzleşmesi aslında hepimizin yaşlanma kaygısının bir yansımasına dönüşürken geçmişteki hataların gölgesinde aranan o son kefaret fırsatı izleyiciyi derin bir sorgulamaya itiyor. F1, adrenalin dolu sahnelerinin ötesinde; yenilgi korkusu, zamanın acımasızlığı ve kendini yeniden kanıtlama arzusu gibi derin insani duyguları merkezine alıyor. Karakterlerin pistte verdiği mücadele, aslında insanın kendi sınırlarına karşı verdiği savaşın güçlü bir metaforu hâline geliyor. Görsel ölçeğiyle dev perdeyi sonuna kadar hak eden bu yapım, teknik ihtişamı duygusal yoğunlukla kusursuz bir dengede harmanlayarak Oscar gecesinin favorilerinden biri olduğunu şimdiden tescilliyor.

Yaşar GÜLVEREN

 

Marty Supreme (Yön. Josh Safdie, 2025)

Amerikalı masa tenisi oyuncusu Martin Reisman’ın hayat hikâyesinden esinlenen Marty Supreme (2025), tıpkı masa tenisi gibi hareketli, hızlı temposuyla dikkatleri çeker. Film, izlerken ve sonrasında izleyicide yorgunluk ve ağırlık hissi bırakabilir. Bunun tek sebebi, Marty Supreme’in hızlı tempoya ve diyaloglara sahip olması değildir.  Filmi izlerken “Bir insan, hayallerini, hedeflerini gerçekleştirebilmek için ne kadar ileri gidebilir?” sorusuna verilecek bir cevap bulunur. Fakat asıl can alıcı olan şey “Zenginler, daha da zengin olmak için ahlâksızca yollar izlediğinde onları durdurabilecek bir güç var mıdır?” sorusunun cevabının bulunamamasıdır. İşte bu yönüyle film, seyircinin zihnine bir kanca atmasıyla öne çıkar.

Ayakkabı dükkanında çalışan yoksul Marty’nin hayali, masa tenisinde dünya şampiyonu olmaktır. Fakat turnuvalara katılacak parayı dâhi temin edebilecek durumda değildir. Hayali için her şeyi göze alan hatta bazen üçkağıtçılık yapan Marty’yi Timothée Chalamet canlandırır. Marty, biraz yalancı ve aşırı bencil oluşuyla bazen izleyiciyi kendinden uzaklaştırırken bazen de sempatikliğiyle izleyicinin her şeye rağmen kendi yanında yer almasını sağlar. Chalamet, bu rolüyle Oscar’a aday gösterilmiş böylece En İyi Erkek Oyuncu dalında üç kez adaylık alan en genç oyuncu unvanını almıştır. Chalamet’in bu filmdeki performansı, şimdiye kadar aldığı roller ve oyunculuklardan farklı düzeydedir. Canlı ve yüksek tempolu oyunculuğu ile ödüle oldukça yakın durur. Keza bu rol için masa tenisi eğitimi alması ve yedi yıl boyunca hazırlanması, onun işinde ne derece hırslı ve fedakâr olduğunun göstergesidir.

Seyir boyunca ilgiyi üzerinde tutan film, beklenmedik finali ile izleyiciyi hem boşlukta bırakır hem de şaşırtır. Film, katman olarak ailenin baskıcılığı, tiyatro dünyasındaki liyakatsizlik ve Yahudi soykırımının eleştirilerini de içerir. Bir yandan bazı sahnelerde, 1950’lerde Japonya’ya karşı ırkçı tutumunu hâlâ değiştirmeyen Amerika’nın sınaması da yapılır. Film, ayrıca Marty’nin hayalleri uğruna zengin iş insanının karşısında düştüğü ve tarifi zor durumun sergilendiği sahnedeki kapitalist sistem eleştirisiyle de dikkati çeker.

Gişede oldukça yüksek gelir elde eden film, etkileyici sanat yönetimi, kurgusu, 50’lerde geçmesine rağmen 80’lerin müziğini kullanması ile de dikkati çeker. Bugüne kadar çoğunlukla kardeşi Benny Safdie ile ortak yönetmelik yapan Josh Safdie, sinema kariyeri yolunda kardeşinden ayrılarak bu filmi yönetir ve böylece ilk solo uzun metraj projesini gerçekleştirir. Marty Supreme’in, İngiltere’nin prestijli ödülü BAFTA’dan eli boş dönmesi onun Oscar’da da ödül alamama ihtimalini yükseltse bile en azından erkek oyuncu ve belki bir veya iki dalda daha ödül kazanma şansı mevcut gibidir. Nitekim İngiltere ile Amerika’nın, filmlere ve ödüllere yaklaşımı, birçok noktada birbirinden farklılık gösterebilmektedir.

Tülay IŞIK KALAFAT

 

Sound of Falling (Yön. Mascha Schilinski, 2025) 

Sound of Falling (Düşüşün Tınısı, 2025), sinemasal cesareti, biçimsel bütünlüğü ve tematik derinliği düşünüldüğünde 2025’in en iyi filmi olarak anılmayı hak eden bir yapım. Buna karşın film, Oscar yarışında bırak En İyi Film kategorisinde aday olmayı Uluslararası Film dalında bile kısa listede olmaktan öteye gidemedi. Oysa 2025’te Cannes Film Festivali’nde Jüri Ödülü kazanmış olması, tarihsel olarak en azından güçlü bir adaylık zemini anlamına geliyordu. Bu durum, Cannes–Oscar hattındaki ilişkinin yalnızca estetik değil, endüstriyel ve kurumsal dinamiklerle şekillendiğini bir kez daha gösterdi. 

Cannes ödül hiyerarşisine tarihsel olarak bakıldığında, Jüri Ödülü’nün Oscar yolunda otomatik bir geçiş kapısı olmadığı açıkça görülüyor. Thomas Vinterberg’in yönettiği Festen (Şölen, 1998), 1998 Cannes Jüri Ödülü’nün ardından 1999 Oscar’larında Yabancı Dilde Film dalında adaylık elde etti. Jacques Audiard imzalı Un prophète (Bir Peygamber, 2009), 2009 Cannes Jüri Ödülü’nü kazandıktan sonra 2010 Oscar’larında aynı kategoride aday gösterildi. Marjane Satrapi ve Vincent Paronnaud’nun yönettiği Persepolis (2007), Cannes Jüri Ödülü sonrasında 2008 Oscar’larında En İyi Animasyon dalında adaylık aldı. Nadine Labaki’nin Capharnaüm’ü (Kefernahum, 2018) de 2018 Cannes Jüri Ödülü’nün ardından 2019 Oscar’larında Uluslararası Film kategorisinde adaylık elde etti. Buna karşılık Ken Loach’un The Wind That Shakes the Barley’i(Özgürlük Rüzgârı, 2006), Andrea Arnold’un Fish Tank’i (2009), Hirokazu Kore-eda’nın Like Father, Like Son’u (Babadan Oğula, 2013), Xavier Dolan’ın Mommy’si (2014) ve Jerzy Skolimowski’nin EO’su (2022) Cannes Jüri Ödülü’ne rağmen Oscar adaylığına ulaşamadı. Bütün bu örnekler yan yana geldiğinde Jüri Ödülü’nün Oscar için güçlü ama garantili olmayan bir sıçrama tahtası olduğunu görüyoruz. 

2025 yılı ise bu gerilimi daha da görünür kıldı. Aynı festivalde dikkat çeken Joachim Trier imzalı Sentimental Value (Manevi Değer, 2025), güçlü bir dağıtım ve kampanya stratejisiyle Oscar sezonunda hızla güçlenerek çoklu adaylık elde etti. Benzer biçimde Kleber Mendonça Filho’nun politik gerilim estetiği taşıyan The Secret Agent (Gizli Ajan, 2025) yalnızca Uluslararası Film kategorisinde değil, En İyi Film dâhil olmak üzere birden fazla ana dalda adaylık alarak Akademi nezdinde güçlü bir karşılık üretti. Jafar Panahi’nin Cannes’da Altın Palmiye kazanan It Was Just an Accident’ı (Görünmez Kaza, 2025) da Oscar’da Uluslararası Film ve senaryo kategorilerinde adaylık elde ederek festival başarısını ödül sezonunda sürdürmeyi taşıyabildi. 

Aynı yıl içinde Cannes çıkışlı bu filmlerin Oscar’da belirgin bir görünürlük kazanabilmiş olması, Sound of Falling’in tamamen dışarıda kalmasını daha da dikkat çekici kılıyor. Bu tablo, meselenin yalnızca estetik değerle açıklanamayacağını; ödül sezonu stratejisinin, ABD dağıtım ağının, kampanya bütçesinin ve endüstriyel görünürlüğün belirleyici rol oynadığını açık biçimde ortaya koyuyor. Ancak tam da bu nedenle, Cannes’da eleştirel meşruiyetini kanıtlamış bir filmin Oscar’da hiçbir kategoride karşılık bulamaması, sistemin hangi anlatı biçimlerini daha kolay içselleştirdiği sorusunu yeniden gündeme getiriyor. 

Dolayısıyla Sound of Falling’in Oscar’da karşılık bulamaması tarihsel olarak istisnai değil; fakat bu durum filmin sanatsal konumundan çok ödül sisteminin işleyiş biçimini tartışmaya açıyor. Cannes’da elde edilen estetik meşruiyet, Oscar’da otomatik bir karşılık üretmiyor. Akademi oylaması çoğu zaman erişilebilir dramatik yapı, duygusal açıklık ve güçlü kampanya anlatıları etrafında şekilleniyor. 

Burada Akademi’nin son yıllardaki dönüşümünü de hesaba katmak gerekiyor. Uzun yıllar boyunca yaş ortalaması yüksek ve daha muhafazakâr bir üye yapısına sahip olan Akademi, 2016 sonrası başlattığı genişleme politikasıyla daha genç ve uluslararası üyeleri bünyesine kattı. Bu değişim, son yıllarda daha cesur ve çeşitlilik içeren aday listelerine yansıdı. Gerçekten de Akademi kararları geçmişe kıyasla daha açık ve umut verici bir çizgiye yaklaştı. Ancak yapısal dönüşüm tamamlanmış değil. Özellikle avangard anlatılar, uzun metrajlı deneysel yapılar ya da klasik dramatik katharsisi reddeden filmler hâlâ dezavantajlı konumda. Geçmişte birçok üyenin ana akım dışı filmleri izleme pratiğine dahi sahip olmadığı yönündeki eleştiriler tamamen ortadan kalkmış değil; yalnızca yumuşamış durumda. 

Tam da bu noktada Sound of Falling’in estetik tercihleri belirleyici oluyor. Film, nedensellik zincirine dayalı klasik dramaturjiyi bilinçli olarak dağıtıyor; parçalı zaman yapısı, sessizlikle kurulan gerilim alanları ve seyirciden aktif yorum talep eden anlatımıyla ilerliyor. Manipülatif müzikten, kolay özdeşleşmeden ve dramatik boşalım noktalarından kaçınıyor. Yönetmen Mascha Schilinski, aynı evde bir yüzyıla yayılan kadın deneyimlerini görsel yankılar ve mekânsal tekrarlar üzerinden bir hafıza ağına dönüştürüyor. Film hikâye anlatmaktan çok bir belleğin akustiğini kuruyor, açıklamaktan çok ise sezdiriyor. 

Bu estetik cesaret, eleştirel düzlemde yüksek değer üretirken Oscar sezonunda sıklıkla karşılık bulan erişilebilir dramatik modele mesafesi nedeniyle görünürlük dezavantajı yaratmış görünüyor. Oysa 2025’in sinemasal haritasına bakıldığında, Sound of Falling yalnızca Uluslararası Film kategorisinde değil, doğrudan En İyi Film yarışında da yer alabilecek entelektüel ve estetik ağırlığa sahip. 

Sonuç olarak, filmin Oscar’da hiçbir dalda adaylık elde edememesi, tekil bir “gözden kaçma” durumu olarak geçiştirilemez. Bu aslında Akademi’nin dönüşüm sürecinin henüz tamamlanmadığını gösteren bir işaret. Son yıllarda alınan kararlarla umut veren bir yenilenme iradesi mevcut. Ancak Sound of Falling örneği, ana akım sınırlarının tam anlamıyla aşılmadığını ve gerçek anlamda özgünleşmiş, gençleşmiş bir ödül ekosistemi için hâlâ mesafe kat edilmesi gerektiğini ortaya koyuyor. Benim için 2025’in en iyi filmi, Oscar listelerinde yer almadı. Bu eksiklik, belki de filmden çok sistemin sınırlarını işaret ediyor. 

Tuba BÜDÜŞ

 

No Other Choice (Yön. Park Chan-Wook, 2025)

Güney Kore sinemasının önemli isimlerinden Park Chan-Wook’un son filmi No other choice yönetmen sinemasının deyim yerindeyse en hassas filmlerinden biri olarak dikkat çekiyor.  Wook’un sert imgesel dili ve şiddeti estetize etme tutkusu, Kore aksiyonlarını seven bir kitle için oldukça önemli. Keza intikam üçlemesine dâhil olan Oldboy (2004) gibi bir başyapıtın ardından kendisini pek çok alanda deneyen Wook, karanlık anlatılar ve huzursuz atmosferlerin yaratıcısı olma özelliğini uzun süre devam ettirmek gayesindeydi. 2002 yılında Haklı İntikam filmiyle başlayan adalet arayışı, 2005 İntikam Meleği ile tamamlanmıştı. Wook’un intikam yolculuğunu sonlandırıp kabuğunu kıran bir sıçrayışla Decision to Leave (2022), Handmaiden (2016) ve I’m Cyborg but It’ Ok (2006) gibi görece romantik ancak tehditkâr filmlere geçmesi yönetmenin belli kalıba sığmak istemediğinin adeta bir kanıtı oldu. Şiddet dilinden aşamalı olarak uzaklaşmaya başlayan Wook, 2025 yılında Dünya prömiyerini Venedik Film Festivali Ana Yarışma bölümünde yapan No Other Choice’u, Donald Westlake’in The Ax adlı romanının güncel bir uyarlaması olarak filme uyarlamıştı. Ancak Wook’un şiddeti estetize etme tutkusunu tamamen bırakmadığını da belirtmek isterim. Öte yandan No Other Choice’u güncel bir kara-komedi olarak ele alırsak filmin tüm çabalarına rağmen akademi camiasında beklediği ilgiyi göremediğini de üzülerek bu cümleye eklemek zorundayım. 

İçinde bulunduğumuz dünya bir süredir yaşanılamaz noktaya geldi. Hepimiz bu durumun farkındayız. Birçok filmin kolektif yas süreçlerinden toplumsal hafızadan beslendiğini biliyoruz. Kitlesel çöküşün yanı sıra filminde açıkça işlenen soykırım hikâyelerinden uzak duran Wook, kendi varoşçu tepkisini sistemin yozlaştırdığı birey üzerinden ele alıyor. Modern toplumun sermayeye hizmet eden ulusal fertlerini toplumun en küçük yapı taşı olan aile yapılanmasıyla örneklendirmeyi tercih ediyor. No Other Choice, işsizlik buhranı yaşayan bir aile babasının toplumsal ve bireysel çöküşünü hiciv tarzında ele alıyor. Bana kalırsa filmi düşünmeye değer kılan en önemli şey acıdan beslenmek yerine doğrudan acının içinden geçmekte saklı. Keza film, insani duyguları hüzün yumağı içinde sergilemektense bir çıkış yolu bulmanın olası ihtimallerine odaklanıyor.  

Bir süredir “celebrity” oyuncuların daha da popüler hâle gelmesi için çekilen filmlerin aksine Wook, insan soyunu deyim yerindeyse aşağılık bir parazit olarak biçimlendirmekte. Her zorluğun üstesinden gelen erkek karakterlerin yerine işsizlikle mücadele eden karakterlerin bireysel çöküşünü işlemeyi tercih ediyor. No Other Choice, pirüpak bir film olarak belki çok iddialı değil; ancak büyük bir belirsizliğin içinde, gelecek kaygısının merkezine konuşlanan günümüz insanını yakın planda odağına alıyor. Ne yazık ki Oscar Adayları arasında kısa listeye kalamayan film, bu koşullarda değerinden bir şey kaybediyor mu, tabii ki hayır. Ancak tek bir ağızdan çıkan fetvalar gibi dünya sinemasının gidişatının belirli bir grup arasında dönüp dolaşması özgünlüğün yitirilişi adına oldukça fazla şey söylüyor. Bu durum oldukça tedirgin edici. Oysa katmanlı öyküsü, sürekli değişen güçler dengesi, vicdan kavramının sorgulanması ve etik değer yargıların sekteye uğraması adına No Other Choice son derece dikkate değer bir film. Kim bilir belki bir gün yeniden değerlenir.  

 İrem YAVUZER

Frankenstein (Yön. Guillermo del Toro, 2025)

Guillermo del Toro’nun Mary Shelley uyarlaması, yönetmenin kariyeri boyunca inşa ettiği “canavar ontolojisi”nin en olgun ve teknik açıdan en rafine dışavurumu olarak sinema tarihindeki yerini alır. Shelley’nin 1818 tarihli metni, popüler kültürün elinde uzun yıllar boyunca bir “yaratık dehşeti” parantezine hapsedilmişken, del Toro bu anlatıyı türsel bir korku öğesi olmaktan çıkarır ve kökleri Romantik dönem felsefesine dayanan varoluşsal bir trajedi ile etik bir hesaplaşma zeminine oturtur. Film, canavarın içindeki insanı ararken aslında insanın içindeki o narsistik ve etik açıdan sakatlanmış boşlukla yüzleşmeyi sağlayan bir ayna görevi görür. 

Del Toro’nun sinematografik dili, kelimelerin tükendiği noktada görsel bir sembolizm başlatır. Bu yapımda mekânlar, karakterlerin ruhsal devinimlerinin mimari birer projeksiyonu olarak kurgulanır. Victor Frankenstein’ın laboratuvarı, bilimsel aydınlanmanın bir mabedi olmaktan ziyade; doğum sancıları ile ölüm sessizliğinin iç içe geçtiği, rasyonalite ile deliliğin sınırlarının bulanıklaştığı bir “araf” mekânı olarak betimlenir. Taşın soğukluğu, metalin pası ve ışığın yetersizliği, sadece bir atmosfer yaratmakla kalmaz; aynı zamanda yaratımın mucizesi ile ahlaki çürümenin rutubetli kokusunu aynı kadrajda birleştirir. Yönetmen, teknolojik kibri varoluşsal bir sızıyla mühürleyerek izleyiciyi modernitenin yarattığı boşluğa davet eder. 

Anlatının merkezindeki asıl trajedi, yaratığın fiziksel deformasyonu değil, Victor Frankenstein’ın manevi iflasıdır. Del Toro, Victor’u klasik “çılgın bilim insanı” arketiplerinden çıkarır; onu sorumluluktan kaçan, yarattığı varlığa bir isim bile lütfetmeyen narsistik bir figür olarak resmeder. Victor yaratmayı başarır ancak yarattığı şeyin ontolojik ağırlığını taşıyacak ahlâki derinliğe sahip değildir. Bu noktada film, “insan doğaya müdahale etmemeli” şeklindeki didaktik uyarıyı aşar ve ebeveynlik, sanat ve yaratıcı etiği üzerine daha sarsıcı bir soruya odaklanır: Bir varlığı dünyaya fırlatmak, ona sadece biyolojik bir yaşam vermeyi mi yoksa ona karşı bir merhamet borçlanmayı mı gerektirir? 

Duygusal ton, korku sinemasının yüksek gerilim hatlarından değil, derin bir melankoliden beslenir. Del Toro’nun kamerası yaratığa yöneldiğinde, dehşet yerini kademeli olarak bir “tanıma” sürecine bırakır. Yaratığın dünyayı dokunma, görme ve reddedilme arasındaki o ince çizgide keşfettiği sahneler, filmi adeta görsel bir şiire dönüştürür. Bu sekanslarda canavar, bir tehdit olmaktan çıkıp dili elinden alınmış, bakışı yasaklanmış ve varlığı inkâr edilmiş bir trajik kahramana evrilir. Filmin teknik başarısı ve tasarımındaki üstün zanaatkarlık, yapımı Oscar yarışında başta prodüksiyon ve makyaj dalları olmak üzere pek çok kategoride mutlak bir favori hâline getirir. 

Sonuç olarak del Toro, Frankenstein mitini korku türünün tekelinden çekip alarak trajedi geleneğine iade eder. Film, bilimin sınırlarını değil, merhametin ve etik sorumluluğun sınırlarını sorgular. Canavarın kim olduğu sorusunu bir kez daha sorarken; failin yaratılan değil yaratan olduğunu, terk edilişin şiddet kadar ağır bir yıkım yarattığını fısıldar. Bu uyarlama, bağıran bir dehşet değil, ruhu sızlatan bir ağıttır. Canavarların bize benzediği değil, bizim kendi yarattığımız canavarlara benzemekten ilk kez gerçekten utandığımız o büyük aynadır. 

Nesrin KARADAĞ

Hamnet (Yön. Chloé Zhao, 2026) 

2026 Oscar Ödülleri’nde “En İyi Film”, “En İyi Kadın Oyuncu” ve “En İyi Uyarlama Senaryo” başta olmak üzere 11 dalda adaylık elde eden Hamnet, yılın en çok konuşulan yapımlarından biri hâline gelmiştir. Filmin yönetmenliğini, Nomadland (2020) ve Eternals (2021) ile insan, doğa ve aidiyet temalarını kendine özgü bir sinema diliyle ele alan Chloé Zhao üstlenmektedir. Senaryo ekibinde ise filmin uyarlandığı aynı adlı romanın yazarı Maggie O’Farrell’ın yer alması, seyircinin bu uyarlamanın edebi kaynağıyla kurduğu ilişkiye güvenmesini sağlamaktadır. 

Filmin Shakespeare’in ünlü eseri Hamlet’in yaratım sürecini anlattığı bilinen bir gerçek olsa da Hamnet, bir sanatçının eserini nasıl ortaya koyduğunu anlatan biyografik bir film olmaktan oldukça uzaktır. Film, Shakespeare’i anlatının merkezine yerleştirmemeyi bilinçli bir tercih hâline getirir. Shakespeare, burada edebiyat tarihinin önemli figürü olarak değil, bir kaybın içinde yönünü arayan bir baba ve eş olarak karşımıza çıkar. Onun varlığı, büyük bir dehanın portresini çizmekten çok yasın etrafında dolaşan bir yerdedir. Yani anlatıda Shakespeare’in ünü ve dehası daha geri plandayken Hamnet’in ardından tutulmaya çalışılan yas merkezdedir. 

Hamnet, William Shakespeare ile Agnes’in ikiz çocuklarından biridir. Ölümüne dair kesin bir bilgi bulunmamakla birlikte tarihsel kaynaklar bunun bir salgın hastalık sonucu gerçekleşmiş olabileceğini öne sürer. Film de bu bağlamda anlatısını masalsı bir atmosferde sunar. Agnes ile William’ın ilişkisini ve Hamnet’in ölümünü paralel biçimde ele alan film, ancak geriye dönüp bakıldığında anlam kazanan mutluluklar ile tarifsiz acıların bir aradalığını göstererek seyircinin hem William’la hem de Agnes’le bağ kurmasını sağlar. 

Filmin en dikkat çekici yönlerinden biri, yas temasını dramatik bir patlama anı olarak ele almaktan bilinçli biçimde kaçınmasıdır. Bir yas en başta çok gürültülü de olabilir fakat bu gürültü, kaybın insanda yarattığı boşluğu doldurmaya çalışmaktan öteye gidemez. Kayıp, burada da anlatının merkezinde bir olay olarak değil zamanın bozulması, dilin anlam ifade etmemesi ve bedenin dünyayla kurduğu ilişkinin değişmesi olarak hissedilir. Bu yaklaşım filmi yüksek sesli bir trajediden olabildiğince uzak tutarken izleyiciyi daha zorlayıcı bir duyguya taşır. Yasın deneyimlenecek bir boşluk olduğu izleyici tarafından hissedilir.  

Her izleyicinin sonunu bilmesine rağmen yeniden dönüp baktığı o hüzünlü filmler listesine, Zhao’nun imzasıyla bir yenisi daha ekleniyor. Hamnet, hayatın katı gerçekliğini, kayıpların kaçınılmazlığını ve zamanın kimseyi beklemeden akıp gidişini sessizce kabul ettiren bir anlatı sunuyor. Film acıyı açıklamıyor, hafifletmiyor ya da anlamlandırmaya zorlamıyor, yalnızca acıyla birlikte durmayı öneriyor. Tam da bu yüzden Hamnet izleyicide bir kapanış hissi bırakmıyor fakat en insani zaafımıza dokunuyor. 

Zeynep İlay ERKEN 

One Battle After Another (Yön. Paul Thomas Anderson, 2025) 

Paul Thomas Anderson’ın yeni filmi One Battle After Another (2025), bizi ilk bakışta bir aksiyon arenasının içine atsa da aslında daha derin bir toplumsal anatomiyi önümüze seriyor. Amerika’nın bir polis devletine dönüştüğü, göçmenlerin kamplara doldurulduğu ve ordunun gündelik hayatın gerçeği hâline geldiği bu distopya, bir rejim eleştirisi olduğu kadar sönüp giden devrim hayallerinin enkazı olarak karşımıza çıkıyor. Film, Thomas Pynchon’ın Vineland (1990) romanındaki kaotik yapıyı günümüzün yakıcı gerçekliğiyle birleştiriyor ve karakterlerini hem rejimin baskısı hem de kendi geçmişlerinin yüküyle baş başa bırakıyor. 

Hikâye, Perfidia (Teyana Taylor) liderliğindeki “French 75” adlı bir devrimci grubun devasa bir otoriter yapıya karşı verdiği beyhude ama inatçı mücadeleyi merkeze alıyor. Fakat bu film, bir kahramanlık filmi değil. Perfidia’nın yanında, eski bir patlayıcı uzmanı olan Bob (Leonardo DiCaprio) ve onun karşısında, otoritenin en sert, en kenetlenmiş (veya kenetlenmeye çalışan) yüzü olan Albay Lockjaw (Sean Penn) var. Anderson, bu üçgeni bir sol-sağ çatışmasından ziyade, birbirine nefretle ama ayrılmaz bir kan bağıyla bağlı bir trajedi olarak kurguluyor. Perfidia’nın kızı Willa’nın doğumuyla büyük ideolojik savaşlar yerini çok daha kişisel bir hayatta kalma çabasına bırakıyor. 

Filmin gerilimi, devasa devlet aygıtının bireyi adım adım nasıl köşeye sıkıştırdığında gizli. Perfidia’nın devrimci inadı, Lockjaw’ın askeri disipliniyle çarpıştığında ortaya çıkan şey sadece bir fikir ayrılığı değil. Albay Lockjaw, temsil ettiği sistemin tüm katılığını üniformasında taşırken, Perfidia ile girdiği o karanlık ve tekinsiz ilişki aslında Amerika’nın köklerindeki o melez ve şiddetli geçmişin bir dışavurumu gibi sunuluyor. Anderson, bu iki figür gibi zıt karakterleri karşı karşıya getirirken, nefretin bile bazen ne kadar mahrem kalabildiğini, tarafların birbirine ne kadar kaçınılmaz bir biçimde muhtaç olduğunu gösteriyor. 

Filmin sinematografisi ise Paul Thomas Anderson’ın bir sanat filmi yönetmeni olduğunu bize hatırlatıyor. Meşhur araba takibi sahnesi, karakterlerin bu devasa çarkın içinden çıkış biletlerinin olmadığını gösteriyor. Otoyol tepelerinde yuvarlanan araçlar, aslında Bob’un o derme çatma hayatının her an kontrolden çıkmaya hazır doğasını temsil ediyor. 

One Battle After Another, büyük bir zaferden ziyade hayatta kalmaya ve bir arada durmaya çalışan insanların hikâyesini anlatıyor. Paul Thomas Anderson, karakterleri kesin cevaplar vermeyen, çıkışı kolay bulunmayan bir durumun içinde gösteriyor. Filmin 98. Akademi Ödülleri’nde En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Uyarlanmış Senaryo, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu gibi toplamda 13 dalda adaylığı bulunuyor. 

Serkan KALENDER

Sinners (Yön. Ryan Coogler, 2025) 

Black Panther (2018-2022), Creed (2015-2023) serileri, Fruitcale Station (2013), Anthem (2023) gibi yapımlarıyla sinemanın müzikle ilişkisini farklı boyutlara taşıyan Ryan Coogler, geçtiğimiz yıl korku sinemasının da benzer bir dokuya sahip olabileceğini Sinners ile göstermiştir. Gerilim-korku türünde yer alan film; her ikisini de Michael B. Jordan’ın canlandırdığı ikiz kardeşler Smoke ve Stack’in, memleketlerine dönüş hikâyesi üzerinden ideolojik, politik, dinî eleştiriler getirir. Ancak filmi esas özgün kılan ve ona Oscar’a namzet bir nitelik kazandıran, farklı türler arasında başarılı bir geçiş sağlarken sanatının merkezine görüntü kadar müziği de eklemesidir.  

Kısaca özetleyecek olursak yıllardır memleketlerinden uzakta belalı bir hayat süren Smoke ve Stack kardeşler, nihayet küçük kasabalarına geri dönmeye karar verir. Burada eski sevgililerini, arkadaşlıklarını, iş ilişkilerini bıraktıkları gibi bulacaklarını sanan, romantik bir beklenti içindedirler. Nitekim gelir gelmez de her şeye kaldığı yerden devam ediyormuşçasına yaklaşır, insanlarla yarım kalmış diyaloglarını sürdürmeye çalışırlar. Fakat zihinlerindeki idealize edilmiş memleket algısının, devingen bir zaman içinde elbette değişmiş olduğunu çok geçmeden görürler. Ne var ki bu değişim, kasabayı ileriye taşıyan, geliştirici bir türde değil, eski yaşantılarında dahi rastlamadıkları bir kötülüğü besleyip çoktan büyütmüş bir çöküştür adeta. Kardeşler bunun farkına vardıklarında ise kötülüğün, farklı bir tür insan yapısına evrilmiş, somutlaşmış bir canavar formuna büründüğünü acı bir şekilde görürler.  

Coogler, filmin görece düşük tempolu ilk yarısında korku unsurlarını sıralamak bir yana, gerilimin dozunu bile düşük tutarak bu yöndeki beklentileri şaşırtır. Hatta klasik hikâye çemberinde izlemesini beklediğimiz çatışma ve musibet ile karşılaşma, filmin ikinci yarısını da geçtikten sonra gelir neredeyse. Bu bakımdan alışageldiğimiz anlatı formunu yıkan Coogler, olay örgüsünü ruhsal bir alegori olarak yorumlamıştır. Smoke ve Stack’in karşılaştığı her kişi, bu insanlarla kurdukları her diyalog, derinlikli bir tartışma konusunu masaya yatırır. Dolayısıyla bu karşılaşmaları rastgele kurulan birer muhabbet olarak okumamak gerekir. Nitekim konuşmaların konu başlıklarını listelediğimizde Coogler’ın şaşırtıcı biçimde geniş bir eleştiri ve tartışma arenası sergilediğini görürüz: iman edenler için manevî bir uyarı, okültizmin toplum yönetiminde etkisi ve normalleştirilmesi, değersizleştirilen Hristiyanlık algısı, korku otoritesinin işleyişi. Bu başlıklar, Smoke ve Stack’in gelir gelmez insanları eskisi gibi toplayıp birleştirmek için düzenledikleri eğlencede katılımcılar tarafından alegorik şekilde temsil edilirler. Karakterlerin derinlikleri olmasa da Coogler, bizi “diyalogların derinlikleri”ni incelemeye davet eder.  

Bu sırada tempoyu belirleyen Blues türünde müzikler, filmi yine ölçülü bir ritmin dışına çıkararak tekinsiz ve mistik bir atmosfer kurar. Yine ikizlerin düzenlediği, kilit bir sahne niteliğindeki eğlencede çok çeşitli türde müzik çalınmakta; birbirine girip ortak bir tempoda birleşen her parça, ortamın spiritüel dengesinin bir ucunu tutmaktadır. Dolayısıyla Coogler, burada çalınan parçalara özellikle dikkat edilmesi gerektiğine işaret eder. Fakat filmin en başında da belirtildiği gibi müzik, kimi zaman birleştirici gücüyle davranırken kimi zaman kötülüğün dikkatini çeken, tehlikeli bir büyü gibidir. Nitekim çalınan müziklerin ve onlara eşlik eden dansların, filmin tematik unsurunu oluşturan vampirleri kasabaya çekmesi de çok uzun sürmeyecektir.  

İlk yarıda filmin entelektüel temelini oluşturan çoksesli etkileşim ortamı, ikinci yarıyla birlikte vampir efsanelerinin gerçeğe dönüştüğü bir korku ve dehşet merkezi hâline gelir. İzleyiciyi beklenmeyen bir yerden hareketlendiren bu unsur, alışageldiğimiz “beyaz adam” ile salt kan peşindeki vampir ikilisini alaşağı eder. Bunun yerine statükoyu yıkmaya çalışan devrimci bir siyahi toplumu ve kirli bir tarihin intikamını arayan, tabiri caizse atalarının kanını yerde bırakmamak için mücadele eden bir vampir topluluğuna evrilir. Böylece film; hem klasik hikâye çemberini aşmış, hem eski bir algıyı ırksal ve dinî normların dışında yeniden kurgulamış hem de müziği bir karakter gibi konumlandırmıştır. Çok sayıda dengeyi başarıyla yürüten bu özellikleriyle de nitekim Oscar adaylığını haklı çıkarmıştır.  

 Rabia Elif ÖZCAN

 

Fil'm Hafızası

Etiketler: #2026Oscar2026 Oscar ÖdülleriBugoniaChloé ZhaoClint Bentleyeditorun-sectikleriF1frankensteinguillermo del toroHamnetjoachim trierjoseph kosinskiJosh SafdieKleber Mendonça FilhoMarty SupremeMascha SchilinskiNo Other Choiceone battle after anotherpark chan-wookPaul Thomas AndersonRyan CooglerSentimenatl valuesinnersSound Of FallingThe Secret AgentTrain DreamsYorgos Lanthimos
Fil'm Hafızası

Fil'm Hafızası

İlgiliYazılar

2025’te Aklımızda Kalan Filmler
Özel Dosyalar

2025’te Aklımızda Kalan Filmler

2 ay önce
Ayvalık Film Festivali’nde Kaçırılmaması Gereken Türkiye Prömiyeri Filmler
Özel Dosyalar

Filmekimi’nde Kaçırılmaması Gereken Filmler

5 ay önce
Altın Lale’nin Peşinde: 44. İstanbul Film Festivali Yarışma Seçkisi
Özel Dosyalar

Altın Lale’nin Peşinde: 44. İstanbul Film Festivali Yarışma Seçkisi

11 ay önce

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Editörün Seçtikleri

2026 Oscar Adayları Değerlendirmesi

2026 Oscar Adayları Değerlendirmesi

Fil'm Hafızası
2 Mart 2026

Bir Retrospektif: Son On Yılın Yas Sineması

Bir Retrospektif: Son On Yılın Yas Sineması

Serkan Kalender
1 Mart 2026

The Teachers’ Lounge (2023): Bir Sistem Alegorisi

The Teachers’ Lounge (2023): Bir Sistem Alegorisi

Nesrin Karadağ
28 Şubat 2026

O Da Bir Şey Mi (2025): Ben Elitim!

O Da Bir Şey Mi (2025): Ben Elitim!

Tülay Işık Kalafat
21 Şubat 2026

Tekinsiz Evlilik Portresi: Die, My Love (2025)

Tekinsiz Evlilik Portresi: Die, My Love (2025)

Ayşe Yapışık
4 Şubat 2026

  • Hakkımızda
  • Gizlilik Politikası
  • KVKK
  • Çerez Politikası
  • İletişim

Fil'm Hafızası © 2023

No Result
View All Result
  • Fil’m Hafızası – Keşfetmenin Keyfi
  • Hakkımızda
    • Hakkımızda
    • Ekibimiz
    • Gönüllülük İlanları
  • Film Önerileri
    • Aksiyon – Macera
    • Animasyon
    • Belgesel
    • Bilim Kurgu – Fantastik
    • Biyografi – Tarih
    • Drama
    • Erotik
    • Komedi
    • Korku – Gerilim
    • LGBTİ
    • Müzik – Müzikal
    • Romantik
    • Savaş
    • Suç – Gizem
    • Western
  • Sinema Yazıları
    • Ayvalık Film Festivali 2025
    • 32. Altın Koza
    • 44. İstanbul Film Festivali
    • 25. İzmir Kısa
    • Film Analizleri
    • Eleştiri – İzlenim
    • Liste
    • Özel Dosyalar
    • Röportajlar
  • Haberler
  • Kısa Filmler
  • Spotify
    • Podcasts
    • Playlists
  • Etkinlikler
    • Dinner Talks
    • Film Hafızası Akademi
    • Keşfetmenin Keyfi
  • Galeri
    • BiReplik
    • Bunları Biliyor Muydunuz?
    • Etkinlikler
    • Hafızadan Çıkmayanlar
  • İletişim

Fil'm Hafızası © 2023

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Create New Account!

Fill the forms below to register

All fields are required. Log In

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In