Yas, son on yılda sinemanın en çıplak, en sahici meselelerinden biri olarak kadrajın ortasına yerleşti. 2016’dan 2025’e uzanan bu hatta, kaybın tek başına bir olaydansa insanın yaşam biçimini dönüştüren ağır ve kalıcı bir deneyim olduğunu anlatan filmler izledik. Bir adamın bir kıyı kasabasında kendi içindeki cehennemi taşımayı öğrenişi, beyaz bir çarşafın altında evine tutunmaya çalışan bir hayaletin zamana karşı direnişi, aile denen yapının içine sinsice yerleşen kadim bir kötülüğün yasla akrabalığına şahit olduk. Ölüm kimi zaman bir kehanet gibi yirmi yaşına yazıldı, kimi zaman Amerika’nın uçsuz bucaksız yollarında göçebe bir hafızaya dönüştü. Bazen tek bir odada, iki çiftin yüzleşmesinde kelimeler kifayetsiz kaldı; bazen bir yaz tatilinin güneşli anıları, yıllar sonra geri dönüp insanın kalbine usulca çöktü.
Takip edeceğiniz listede 2016’dan başlayarak her yılın yas haritasına bir film düşecek. Bu retrospektif, yasın biçim değiştiren yüzlerinin, hatırlamanın ve unutmanın siyasetinin kaydı olacak. Elbette her yıl için bir film seçmek tercihi, bazı filmleri saf dışı bırakmama neden oldu. Ve bu nedenle elbette listeye eklediğim filmlere alternatifler daima mevcut. Ancak bu liste bir “en iyiler” iddiası taşımıyor. Daha çok, son on yılda ölümle kurduğumuz sinemasal ilişkinin izini süren öznel ama düşünsel bir rota öneriyor.
Manchester By The Sea (Yön. Kenneth Lonergan, 2016)
Film, ölümün geri dönüşü olmayan bir kırılma ve o kırılmanın içinde yaşamayı öğrenme çabası olduğunu Casey Affleck’in sessizken bağıran olağanüstü performansıyla anlatıyor. Affleck’in hayat verdiği Lee Chandler’ı takip ediyor; Lee, Boston’da bir apartmanın bodrum katında sıradan işler yaparak yaşarken ağabeyi öldüğünde Manchester’a dönmek ve yeğeni Patrick’e (Lucas Hedges) vasi olmak durumunda kalıyor. Lee’nin buz gibi ve mesafeli ruh hâlinin arkasında ise daha önce yaşadığı korkunç bir trajedi yatıyor. Lonergan bu trajediyi melodramın tuzaklarına düşmeden neredeyse belgesel soğukkanlılığında işlerken yası da bir iyileşme süreci değil, kronik bir yaralı kalma durumu olarak ele alıyor. Dolayısıyla sıkça karşılaştığımız “Her şey geçer” tesellisini reddederken de bazı yaraların kabuk bağlamadığını, yalnızca taşınmayı öğrenildiğini ima ediyor.
89. Akademi Ödülleri’nde En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Özgün Senaryo ve iki yardımcı oyuncu dalında aday gösterilen yapım, Casey Affleck’e En İyi Erkek Oyuncu, Kenneth Lonergan’a ise En İyi Özgün Senaryo ödüllerini kazandırdı. Affleck, Lee’nin hüzün dolu bakışları ve boğuk sesiyle Altın Küre’de de En İyi Erkek Oyuncu ödülünü alırken film, En İyi Dram dâhil olmak üzere dört dalda daha aday gösterildi.
A Ghost Story (Yön. David Lowery, 2017)
David Lowery’nin filminde Casey Affleck’i bu kez Rooney Mara ile görüyoruz. Ancak bu filmde Casey Affleck’in veya Rooney Mora’nın isimleri bile yok; Casey Affleck, C, Rooney Mara ise M olarak karşımızda. M, eşi C’yi bir araba kazasında kaybediyor. Film, yasın insanlar kadar mekânlara ve bilhassa zamana (hatta tarihe de) bulaştığını anlatırken kendine has sinematografisiyle şiirsel bir davette bulunuyor. Beyaz bir çarşafın altında varlığını sürdüren hayalet, klasik korku anlatılarının aksine ürkütücü görünmüyor. Evlerin, duvarların, kapı eşiklerinin hafızasını anlatan filmde yasın gerçek temposu, tek plana sığdırılan uzun sekanslarla veriliyor. Zaman Lowery’nin tercihiyle giderek ağırlaşıyor. Film de bu ağırlığın altında insanın ölümü mü yoksa unutulmayı mı daha zor kabulleneceği sorusunu soruyor.
A Ghost Story, ağır temposu ve minimal anlatım dili ile bazı izleyiciler için zorlayıcı bulunsa da özellikle Sundance Film Festivali’ndeki gösterimi sonrası eleştirmenlerden güçlü yorumlar aldı. Film, çağdaş sinemada zaman ve yas temsiline getirdiği yaklaşım ile takdir edildi, sinemasal bir meditasyon olarak nitelendirildi.
Hereditary (Yön. Ari Aster, 2018)
İsmiyle ürkütücü bir film sanılabilecek A Ghost Story’den bir yıl sonra vizyona giren ve gerçekten korku sinemasına ait olan Ari Aster’in Hereditary’si, Toni Collette, Gabriel Bryne, Alex Wolff gibi isimleri bir araya getiriyor. Anlatı, bir ölüm ilanıyla başlıyor. Ancak film, yasın bastırılan korkular, suçluluk ve söylenmemiş sözlerle birlikte büyüyen canlı bir organizma gibi hareket ettiğini anlatıyor. Film ilerledikçe travma, doğaüstü korkuyla iç içe geçiyor ve yasın zihinsel olduğu kadar bedensel bir deneyim olduğunu da hissettiriyor. Karakterler geçmişten kaçmaya çalışıyor, ama geçmiş onları sürekli geri çağırıyor.
Film, korku sinemasında duygusal travmayı ve yası merkeze yerleştiren cesur bir örnek olarak ele alındı ve modern korkunun zirvelerinden biri olduğuna dair yorumlar yapıldı. The Hollywood Reporter’ın “21. Yüzyılın En İyi 25 Korku Filmi” listesinde 10. sırada kendine yer buldu. Toni Colette’in güçlü performansı ise adından söz ettirdi.
You Will Die At Twenty (Yön. Amjad Abu Alala, 2019)
Sudanlı Yönetmen Amjad Abu Alala’nın filmi, listedeki yapımlardan farklı. You Will Die at Twenty, ölüm beklentisinin de başlı başına bir yas hâline geldiğini anlatıyor. Sudan’da bir köyde doğan Muzamil (Mustafa Shehata), bir dervişin yirmi yaşında öleceğine dair kehanetiyle büyüyor ve bu yazgıyla yüzleşiyor. Köy yaşamının kapalı toplumsal dokusu, kaderciliği neredeyse fiziksel bir gerçeklik gibi hissettiriyor. Film de genç bir insanın geleceğe dair hayallerinin toplumun inancıyla nasıl bastırıldığını anlatıyor. Yas, yaşanacak olan ölümün gölgesinde büyüyor.
Toronto Uluslararası Film Festivali, Rotterdam Film Festivali gibi festivallerde resmi seçkiye dahil edilen film, Venedik Film Festivali’nde en iyi ilk filmlere verilen Geleceğin Aslanı ile taçlandırıldı. Film, 93. Akademi Ödülleri’nde En İyi Uluslararası Film dalında yarışmak üzere Sudan adına aday adayı olarak gösterildi. Bu adaylık, ülkenin sinema tarihinde bir ilkti.
Nomadland (Yön. Chloé Zhao, 2020)
Frances McDormand’ın kocası öldükten sonra Nevada’dan ayrılıp ABD’yi dolaşan bir kadını canlandırdığı Nomadland, bireysel bir yası anlatırken bir yaşam biçiminin ve bir ekonomik güvenlik kaybının da matemine eşlik ediyor. Yasla birlikte yaşamayı öğrenme pratiğini bir yolculuk eşliğinde sunan film, yası gündelik rutinin, geçici işlerin ve bir karavanın içindeki yalnızlığın içinde eritiyor. Yapım, ekrana yansıyan son görüntüsüyle “göçüp gitmek zorunda kalanlara” adanıyor.
Venedik’te Altın Aslan’a uzanarak festival yolculuğunu en güçlü yerden başlatan film, ödül sezonu boyunca bu ivmeyi istikrarlı biçimde sürdürdü. 78. Altın Küre Ödülleri’nde En İyi Film (Drama) ve En İyi Yönetmen ödüllerini kazanarak eleştirel konsensüsü arkasına aldı; 93. Akademi Ödülleri’nde ise En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Kadın Oyuncu dallarında zafere ulaştı.
Mass (Yön. Fran Kranz, 2021)
Fran Kranz’ın ilk yönetmenlik deneyimi, bir okul saldırısında çocuklarını kaybeden iki çifti konu ediniyor. Çiftlerden biri saldırıda öldürülen bir öğrencinin, diğeri ise saldırganın ebeveynleri. Olaydan altı yıl sonra, iki çift de bir Piskoposluk kilisesinde özel bir odada buluşmayı kabul ettiklerinde bastırılmış olanın yıllar sonra nasıl yüzeye çıkacağına şahit oluyoruz. Diyalogların giderek yoğunlaştığı film, yası bir melodrama yaslamadan da insanı hesaplaşma, affetme, kendini suçlama gibi duygusal ve etik parantezlerde dolaşarak travmanın insan ilişkilerinde bıraktığı kalıcı izleri inceliyor. Tüm bunları yaparken de acının paylaşılabilir ve iyileşmenin mümkün olup olmadığını sorguluyor.
Mass, ana akım ödül kazanmasa da bağımsız sinema çevrelerinde genel olarak beğeniyle karşılaştı.
Aftersun (Yön. Charlotte Wells, 2022)
Charlotte Wells’in ilk uzun metrajlı filmi, bir baba ile kızının birlikte geçirdiği yaz tatilini kızın anılarını yeniden kurma çabası üzerinden anlatıyor. Kaybın bazen gerçekleşmiş bir ölüm yerine hatırlanamayan ya da tam olarak paylaşılamayan anılardan da doğabileceğini şiirsel bir dille sunuyor. Paul Mescal’ın hayat verdiği baba Calum’un yalnızlığını ve depresif ruh hâlini ise yavaş yavaş görünür kılıyor. Filmin Fethiye’de çekilmesi, Türkiye’de büyüyen izleyiciler için baba-kız ilişkisinin yas anlatısına kolektif bir 90’lar nostaljisini de yerleştiriyor.
Film, Cannes Film Festivali’nde Uluslararası Eleştirmenler Haftası’nda prömiyerini yaptı. Edinbourg Uluslararası Film Festivali, Toronto Uluslararası Film Festivali ve Londra Film Festivali gibi festivallerde gösterildi.
All of Us Strangers (Yön. Andrew Haigh, 2023)
Kaybın telafi edilemezken hatırlamanın iyileştirici olacağı iddiasını tartışan filmde, çocukluğunun geçtiği eve döndüğünde otuz yıl önce hayatını kaybeden ebeveynleriyle karşılaşan Adam’ı (Andrew Scott) takip ediyoruz. Bu filmde ise Paul Mescal’i bu kez Adam’ın komşusu Harry rolüyle izliyoruz.
Film boyunca gerçek ile hayal arasındaki sınırlar bulanıklaşırken mekân, hafıza ve zaman birbirine karışıyor. Adam’ın ebeveynleriyle kurduğu ilişki, söylenmemiş sözlerin ve gecikmiş bir sevgi ifadesinin sahneye taşınmasıyla ilerliyor. Filmde ev, travmanın, bastırılmış olanın ve zamana direnmeye çalışan anıların yığıldığı bir arşiv gibi konumlanıyor: hatırlamanın, unutmanın ve yeniden hayal etmenin duygusal bir emek olduğunu anlatan bir arşiv…
Paul Mescal’e Britanya Bağımsız Film Ödülleri’nde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülünü kazandıran film, burada En İyi Film, En İyi Senaryo, En İyi Görüntü Yönetimi dallarında da adaylıklar elde etti. BAFTA Ödülleri’nde de çeşitli dallarda aday olmuştu.
Hard Truths (Yön. Mike Leigh, 2024)
Mike Leigh’in 2024 yılında izleyicisiyle buluşturduğu Hard Truths, yası günlük hayatın içine sızan küçük ama kalıcı kırılmalar üzerinden anlatıyor. Leigh, acının içinde bile insan davranışlarının absürtlüğünü yakalayarak trajedi ile ironiyi aynı kadrajda buluşturmayı tercih ediyor. Bu yönüyle film, izleyiciyi mizah ve hüzün arasındaki ince çizgide dolaştırırken iyileşmenin her zaman mümkün olmadığını, ama acıyla yaşamayı öğrenmenin de bir direnç biçimi olabileceğini düşünmeye davet ediyor. Filmi de son on yılın yas sinemasında acıyı romantisize etmeyen, aksine onu gündelik hayatın sert ama dürüst gerçekliği içinde gösteren olgun bir anlatı dili kuruyor.
Marianne Jean-Baptiste’in ağır bir depresyon geçiren Pansy karakterine hayat verdiği yapım, prömiyerini Toronto Uluslararası Film Festivali’nde yapmıştı.
Hamnet (Yön. Chloé Zhao, 2025)
Aradan geçen beş yılın ardından Chloé Zhao, daha öncesinde Amerikan kapitalizmine dair bir matemle sunduğu yası, bu kez Shakespeare ailesinin oğlunu merkeze alarak anlatıyor. Hamnet ile daha sessiz ve daha derin bir tona bürünen yas, acının yavaş yavaş dile, tarihin en güçlü edebi eserlerinden birine dönüşmesiyle sunuluyor. Artık yas, salt bir trajedidense sanatın ve belleğin doğum anlarından biri hâline geliyor. Film, kaybın ardından geriye kalanların yaşamaya nasıl devam ettiğindense yaşamın, kaybın etrafında nasıl yeniden kurulduğunu sorgulayan dingin ama güçlü bir final noktası koyuyor. Bize de yas filmlerinin alametifarikalarından Paul Mescal’ın ve Jessie Buckley’in kutsal, olağanüstü performanslarını, harikulade bir doğa tasvirini içeren sinematografide izlemek düşüyor.
Son olarak 79. Bafta Ödülleri’nde Jessie Buckley’nin En İyi Kadın Oyuncu ödülüyle buluştuğu yapım, aynı zamanda En İyi İngiliz Filmi seçildi. Filmin 98. Akademi Ödülleri’nde de En İyi Film olmak üzere toplamda 8 dalda adaylığı bulunuyor.




























