Bu ay mikrofonumuzu uluslararası bir arenaya doğrultuyoruz ve henüz ilki gerçekleştirilecek olan yepyeni bir projeye, Toronto Turkish Film Festival’e tutuyoruz. Emektar üyelerden Fatma Özen’in kuruculuğunu üstlendiği ve geliştirme sürecinde Esra Kars’ın yer aldığı ekibi daha yakından tanıyacağız, Türk sinemasının kapsamlı bir temsilini gerçekleştirmeyi hedefleyen başarılı bir girişim hikâyesini dinleyeceğiz.
Öncelikle festival ekibinin kurucu ve geliştirici isimlerinin, kendi sinema yolculuklarından başlayalım. Sözü Fatma’ya veriyorum; edebiyat çıkışlısın ve yolun sinemaya evriliyor.
F.Ö.: Hacettepe İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü 2017 çıkışlıyım. Üniversite biterken sinema üzerine yüksek lisans ve doktora yapacağımdan emindim. Ve o dönem sinemayla ilgili yapacaklarımın bir planını bile oluşturmuştum. Alakasız gibi görünse de gidip hocamla paylaştığımı çok net hatırlıyorum. O da bana radyo-televizyon lisansüstü programlarına başvurmamı söylemişti ama benim aklımda bambaşka bir dünya vardı. Okulda 2. sınıfta aldığım Kültürel Çalışmalar dersindeki Freud’lar, Lacan’lar, reklam ve film analizleri derken benim için sinema hayatım başlamış oldu. Şu an Toronto’da sinema ve medya çalışmalarında doktora yapıyorum.
O hâlde edebiyattan yoğun olarak beslenen bir hikâye dinleyeceğiz Fatma’dan. Esra, senin öykünde de hukuk görüyorum; seslendirme, oyunculuk, yazarlık ve daha pek çok alan görüyorum. Çok farklı yerlerden aktardığın bu deneyim sinemaya nasıl ulaştı?
E.K.: Doğrusu, Fil’m Hafızası sayesinde oldu! Ben hukuk son sınıftayken Fil’m Hafızası’nın Keşif Ekibi’ne katıldım ve dört sene orada devam ettim. Mezuniyetten sonra da hukuk alanında devam etmeyip sinemaya yöneldim. Senaristlik, prodüksiyon, gönüllü seslendirme çalışmaları, oyunculuk, yapımcılık, senaryo kursları, yönetmen asistanlığı… Bir dönem sosyal medya, bir dönem reklam şirketinde çalışıyordum. Bir dönem bambaşka bir şey yapıp İspanya’ya gitmiştim, bir süre orada ikamet edip STK’de çalıştım. Bu yoğun dönemin ardından son iki yıldır da film eleştirmenliği yapıyorum. Bu şekilde de sektörde bilinmeye başladığımı düşünüyorum. Sonra uluslararası alanda yer aldım; önce Talents Sarajevo’ya, sonra Varşova Film Festivali’nin düzenlediği, film eleştirmenlerinin yetiştirildiği bir projeye seçildim. Fransa’da Les Arcs Film Festivali’yle MIOB isimli bir network platformunun yaptığı bir işbirliği kapsamındaki atölyeye seçildim. Sonrasında da bu işi biraz daha uluslararası alanda sürdürmeye başladım. Şimdi de Sinefil Atak isimli bir platformda yazıyorum. Bir yandan da kendi kısa filmimin hazırlıklarını yaparken telif hukukuyla ilgileniyorum. Bu alanla sinemayı birleştirmeye karar verdim.
Hikâyenin başlangıç anını bir film sahnesi gibi düşünürsek… Festival fikrinin çıkış noktasından başlamak isterim. Aslında her yeni soluk, bir eksiğin boşluğunu doldurmaya yöneliktir. Toronto’da böylesi bir festivale girişirken eksik dediğiniz şey bir seyirci tipi mi, bir film dili mi, yoksa bir karşılaşma biçimi miydi?
F.Ö.: Ben de hayatımı genel olarak bir film karesinde yer alır gibi yaşıyorum zaten. Ama bu festival konusunda net bir çıkış tarihi veremem sanırım. Yine de kırılma noktası dediğim, fikri oluşturan anlarım oldu. Ben 2017 yılından beri Toronto’dayım. Yüksek lisans için karar verdiğim şeylerden biri sinema okumaktı, ama Türkiye dışında bir şeyler yapmak istiyordum. Nihayetinde yolum bir şekilde Kanada’ya düştü ve fark ettim ki buradaki üniversitelerde sinema bölümleri var. O dönemde bazı okul evraklarımı getirmememden dolayı yüksek lisans ve sonrasında da Covid’in etkisiyle göçmenlik statümden dolayı lisans, yüksek lisans ve doktora arasına ikişer yıl girdi. Ben de o süre zarfında kendimi festivallerde buldum. Daha önce Türkiye’de bir festivalde çalışmamıştım. Buraya gelince festival hayatını keşfetmeye başladım ve çok büyük etkinliklerde günlük, haftalık, aylık olmak üzere gönüllü çalıştım. Zaman ilerledikçe burada bir Türk topluluğu olduğunu gördüm, ama bunca yıldır neden bir festival yapılmadığını merak ettim. Biraz kurcalayınca eskiden girisimlerin olduğunu, fakat devamının getirilmedigini gördüm. Kayıtlı resmî bir oluşum yoktu ve birilerinin girişimde bulunup dernek kurmamış olması bana çok ilginç gelmişti. Birkaç günlük film gösterimleri yapılsa da, festival niteliğinde bir şey göremedim. Açıkçası ben bir işe girişeceksem o işi bilmeliyim diye düşünürüm, aslında çok yanlış bir düşünce. Çünkü sonuçta kervan yolda düzülür. İşe gir, öğren, bir şekilde biçimlendirirsin diye düşünmem gerekirdi. Ama o dönem çok düşünmekten, sorgulamaktan böyle bir şeye girişemedim. Doğrusu, bunu gerçekleştirmek için kültürel bir kitle aradım. Dolayısıyla festivalin çıkış noktası kültürel bir eksiklikten de geliyor diyebilirim. Seyirci bazında hayal ettiğim o kültürel, entelektüel ortamı kurmaya çalıştım. Bunu yaparken Türk öğeleriyle oluşmuş değil ama Türkiye’den çıkmış filmlerle küresel bir ortamda konuşabileceğimizi hayal ettim. Sonuçta Toronto’da çok fazla film festivali var; hatta dünya çapında belki en çok festival düzenlenen ülkelerden biri. Ama benim amacım bunu eğlenceden çıkarıp böyle bir ortamda filmleri okuyan, tartışan, yorumlayan, eleştiren bir entelektüel kitle oluşturmaktı. Böylece insanlar filmler aracılığıyla sosyalleşip bir şeyler paylaşırken bunu bir sosyal ağ aracı hâline getirmelerini de istedim. Bu amaçla gelişen düşüncelerin kırılma noktası 2023 yılında İtalyan Film Festivali’nin (ICFF) programlama departmanında çalıştığım dönemdi. Orada bir seçki oluşturuyorsun, karşı tarafa götürüyorsun ve günün sonunda o filmi alan bir iki kişinin sözü geçiyor yalnızca. Bu durum bana yanlış geldi; kendime dedim ki “Eğer bir gün bunu ben yaparsam, çevremde bu işi bilen, sorgulayan bir ekip olmalı ve film seçkisi sürecinde herkes katkı verebilmeli.” Böylece herkesin söz sahibi ve bilgili olduğu, entelektüel bir ekip oluşturma amacıyla başladık işe.
E.K.: Ekipte sıkça konuştuğumuz bir şey daha var: Son zamanlarda Türkiye’de ve belki dünyadaki pek çok festivalin artık sadece film gösterim günlerine döndüğünü görüyoruz. Oysa bir festival hazırlamak on iki ay süren kapsamlı bir çalışma. Fatma’nın sözünü ettiği kültürel, entelektüel ortamı yaratma ihtiyacı, bana kalırsa festivalleri besleyen amaç olmalı. Dolayısıyla bizim hedeflediğimiz şeylerden biri, yapacağımız etkinliği yalnızca film gösterim günleri olmanın ötesine taşıyarak seyirci katılımlı, özel temalı bir içerik oluşturmak. Ayrıca filmlerin yapım süreçlerinin her aşamasını bu şekilde seyirciye tanıtmak.
F.Ö.: Karşılığında da hiç beklemediğimiz bir ilgi gördük aslında. Örneğin 1 Mart’ta burada bir etkinlik düzenledik; Türk-Kanadalı yapımcı ve yönetmen Münire Armstrong’un Gönüllü (2025) belgeselini izledik. İnanın, sosyal medyadaki paylaşımlarımız, duyurularımız ve çekilişlerimiz sonucunda aldığımız ilgi çok güzeldi ama böyle bir etkileşim beklemiyorduk doğrusu. Tam yüz yirmi sekiz kişinin katılıp belgeselin sonuna kadar kalması bizi çok memnun etti. Ve gelen kitle de ekibimizi ve yaptığımız işi son derece destekledi. Böyle bir karşılık alabilmiş olmak bizi çok mutlu ederken doğru bir iş yaptığımızdan emin olduk.
Festival kelimenin tam anlamıyla uluslararası bir alanda işliyor; ekip üyelerinin kimi Türkiye’nin çeşitli illerinden katkı sağlıyor, kimi dünyanın farklı yerlerinden. Peki, mesafeye rağmen ekipteki iç dinamiklerinizi nasıl yönetiyorsunuz?
F.Ö.: Ekibimizin büyük bir bölümü sektörden ve akademiden geliyor. Bizi diğerlerinden ayıran özelliklerden biri de bu: Ekipteki hemen herkes sektörün içinden geliyor veya sektörün bir parçasında görev alıyor. Mesela Esra, Süreyya, Nurten sektörü iyi biliyor. Aslı Ildır ve Müge Turan hem akademik alanlarda çalışan hem de sektörde işler yapan insanlar. Hepsi uzaktan da olsa ekibin değerli bir parçası. Aynı şekilde, yönetim kurulu üyelerimizden Murat Akser İrlanda’da akademisyen, Can Deniz Atıcı yönetmen, ben sinema ve medya’da doktora yapıyorum. Buna ek olarak, sanat ve Türk toplumuna katkılarıyla çok fazla deneyimi olan değerli kurul üyelerimiz Meylin Günel ve Berker Gezer’i asla es geçemem. Son olarak sosyal medyada bize destek gösteren ve tam bir sinefil olan Hüseyin Çakır’ı ve ekibimizin diğer üyeleri Arın Özmen, Mert Yüksekdağ ve Anıl Karasaç’ı da unutmamak isterim. 🙂 Dolayısıyla, alanında deneyimli kişilerden oluşan bir ekip olmamız, bence bizi diğer festivallerden ayıran önemli bir özellik.
E.K.: Evet, kimi festivaller organizatör çalıştırıyor, örneğin, ama bu çok da yürüyen bir şey değil. Sinemayı ve sektörü bilen insanların işin içinde olması gerekiyor ki doğru aksiyon alınabilsin.
F.Ö.: Bir de ekip içindeki herkes sinemanın farklı bir alanından geldiği ve onun hakkında bilgi sahibi olduğu için her yönden katkı sağlıyor. Ve bu şekilde hiyerarşiyi de kırıyoruz, bana kalırsa. Benim en çok zorlandığım şeylerden biri birilerinden bir şey istemek. Bu konuda zorlanan biriyim ve sonuçta herkes gönüllü bir iş yapıyor burada. Farklı yerlerde bulunmamıza rağmen organizasyona gelince, kurul üyelerimiz Toronto’da ikamet ediyor ve bu, salon ayarlanması, teknik detayların incelenmesi gibi konularda önemli bir durum. Öte yandan ben Türkiye’den dokuz yıldır ayrı yaşadığım için oradaki sektör içi dinamikleri Türkiye’de yaşayan arkadaşlarımdan öğrenip hareket ediyorum. En güzel tarafımız da ekip içinde bir hiyerarşi olmaksızın herkesin ortak karar vermesi.
E.K.: Böylece verdiğimiz kararlar ve seçtiğimiz filmler daha demokratik oluyor. Bu da bizi samimi bir festivale çeviriyor.
Ekip içi kürasyon diline değinecek olursak, seçkide “bu bizim festivalimizin filmi” dedirten imza niteliğindeki bir yapım nasıl olmalıdır? Bu bakımdan sizin, diğer festivaller arasından sıyrılmaya çalıştığınız noktalar neler? Neleri farklı tasarladınız, bunları belirlerken kriterleriniz nelerdi?
F.Ö.: Bana kalırsa, misyon bakımından ayrılıyoruz özellikle. Şimdiye kadar birçok film festivaliyle konuşma fırsatımız oldu. Onlardan farklı olarak bizim Türk kültürünü tanıtma gibi popülist bir amacımız yok. Biz Türkiye’den gelen filmlerle uluslararası bir tartışma ortamı kurmak istiyoruz. Bunun için de hem arkadaşça bir ekip kurduk hem de hepimiz sektörün bir yerinden geliyoruz. Maalesef, söz konusu sinema olunca, sektördekiler akademidekileri sevmez, akademidekiler de sektördekileri çok eleştirir. Bizim bu iki grubu bir araya getirebilmiş olmamız bize farklı bir perspektif kazandırıyor.
E.K.: Fatma’nın da altını çizdiği gibi bizim amacımız bir kültür tanıtıcılığından ziyade Türkiye’de de nitelikli arthouse’ların (sanat filmi) üretilebildiğini uluslararası alanda göstermek. O nedenle hedefimiz nitelikli filmlerimizi sergilemek. Bana kalırsa ekip içindeki şeffaf süreç de bizi daha güvenilir bir festival hâline getiriyor. Filmleri seçerken de uzun veya kısa metraj olmasından bağımsız bir şekilde her birini hepimiz izliyoruz ve tek tek üzerine konuşuyoruz.
F.Ö.: Biz aslında seçkiyi oluştururken bir temayla başlamadık. Ama süreçte o kadar çok film izledik ki zamanla bir tema belirmeye başladı. O sırada nasıl bir tema olduğunu çıkarmaya çalışırken Nurten “voices (sesler)” benzeri bir kelime söyledi. Ben onu “voiceless (sessiz)” olarak anlamışım ve toplantıyı kapattıktan sonra bu tema çok mantıklı geldi bana. Daha sonra başka bir görüşmemiz esnasında Nurten, “Ben sana o zaman ‘voiceless’ dememiştim ama çok mantıklıymış, Fatma, bu tema,” dedi. 🙂 Böylece temamız belirlenmiş oldu. Yani, önceden seçmek yerine, film izledikçe yerine oturan bir durum oldu tema seçimi.
Misyonunuz kapsamında bağımsız ve yeterince veya layıkıyla temsil edilmeyen diyebileceğimiz “underrepresented” seslere alan açmayı önceliyorsunuz. Sizin sözlüğünüzde underrepresented tam olarak neye karşılık geliyor? Bu tanımı seçki kriterine çevirdiğinizde ölçütleriniz ne oluyor?
F.Ö.: “Underrepresented” dediğimizde her kitleye hitap etmeyen kıyıda köşede bırakılmış duyulmamış sesler, konular ve yönetmenlerin filmleriyle yola çıktık. Tabii seçkidekiler için bağımsız bir film ya da arthouse bir yapım bile desek, sektörün içinde bulunduğu durumdan dolayı çok bilinen, popüler olmuş insanlar da bu tür yapımlarda yer alabiliyor. Dolayısıyla biri bizi bu yönden eleştirecek olursa “Haklısınız,” derim galiba. Zaten arthouse dediğimiz filmler her ne kadar herkese hitap etmese de bir festival kapsamına girdiklerinde ister istemez popülerleşiyor. Biz yine de hem festival seçkimize hem de özel gösterimlerimize genel akımda yer bulamamış filmleri dahil etmeyi hedefliyoruz.
E.K.: Ben “underrepresented” dendiğinde biraz daha feminist kameraya önem veriyorum açıkçası. Bunun Türkiye’de yeni yeni kıymet bulmaya başladığını düşünüyorum. Feminist dilim, feminist görsel yaklaşımın veya feminist bir kameranın olmayışı, bununla beraber bugün “male gaze” (eril bakış) dediğimiz şeyin yoğun kullanımı, beni bu alana yöneltmiş olabilir. Çünkü feminist sinema, politik doğruculuk gibi bir yerden değil belki ama kadınların daha “olması gerektiği gibi” temsil edildiği filmlere veya yönetmenlere alan açan bir yer.
F.Ö.: Ayrıca kimi zaman underrepresented kategorisi altında göstermeyi çok istediğimiz ama seçki temasına uymadığı için ayırmak zorunda kaldığımız filmler de oldu. Bunları da özel bir seçki kapsamında göstermek istiyoruz.
Ben iyi filmlerden ziyade yere, coğrafyaya, zamana, dünya nabzına göre değişkenlik gösteren gerekli filmlerin olduğuna inanıyorum. Ekip olarak sizce bir filme gerekli dedirten şey nedir?
E.K.: Bu, çok değişken bir durum. Örneğin seçkide çok fazla erkek yönetmen varsa kadın yönetmenlere de yer vermek isterim. Yönetmenlerin yaklaşımları ve türler de benzer şekilde filmlerin gerekliliğini belirlemede çok etkili. Türkiye’de arthouse filmler daha ziyade drama veya melodram ağırlıklı oluyor. Biz de dengeyi kurmak açısından mizah unsuru daha ağır basan filmler aradık.
F.Ö.: Ve bu çok zordu, çünkü araya koyabileceğimiz komediler de sonradan değerlendirdiğimizde uygun gelmedi. Ama açıkçası bizim de geliş noktamız, underrepresented konuların sorgulanmasıydı ve bu içerikteki filmler de dram veya belgesel gibi türlerden çıkıyordu. Yani amacımıza hitap eden filmler çoğunlukla dramatik yapımlar. O yüzden türleri çeşitlendirme konusunda hâlâ zorlanıyoruz.
E.K.: Gerekliliğe tekrar dönecek olursak, ben kendi adıma özgün bir şeyler görmeyi çok istiyorum. Kısalar için bunu söyleyemem, çünkü onlar daha özgür davranabiliyorlar. Ama uzun metraj filmlerin kalıpları olması gerekiyormuş gibi hissediliyor. Bir film, acaba festivalde dolaşır diye mi çekilmiş, yoksa yönetmenin kalbinden mi çıkmış, bunu sormak lazım. Seçkilerde kendi meselesini, yönetmenin kalbini anlatan filmlerin gereksimini duyuyorum yani.
Buna bağlı olarak “Bu film festival için çok doğru, ama seyirciyi zorlayacak,” dediğiniz bir durumda risk alma eşiğiniz neye göre belirleniyor?
F.Ö.: Bizim en büyük kriterimiz yapım kalitesi ve hikâyesi ile sosyal diyaloga da katkı sağlayacak filmleri seyirciyle buluşturmak. Bu bağlamda önemli olan gösterdiğimiz filmin sanatsal öğeleri, konuyu ele alma biçimi ve seyircide yaratmamız istediğimiz merak ve konuya dahil olma arzusu. Bağımsız bir festival ve organizasyon olarak, seyircilerimizin misyonumuz doğrultusundaki içeriklerden beklentilerini karşılayacak yapımlar sunduğumuz takdirde filmlerimizin bir risk oluşturmayacağına inanıyoruz.
“Dominant anlatıyı zorlamak,” diye tabir ettiğiniz, sık duyulmayan bir hedefiniz var. Toronto’da hangi dominant anlatılarla karşılaşmak mümkün? Bunu yalnız film seçkisinin yanı sıra konuşma veya söyleşi gibi gösterim sonrası etkinlik tasarımıyla nasıl kırmayı planlıyorsunuz?
F.Ö.: Açıkçası dominant anlatı derken Toronto’dan ziyade Türkiye’yi kastediyorum ve ana akımda gördüğümüz genel anlatım biçimini kıran filmleri düşünüyorum. Fakat Toronto’dan bakacak olursak, burada bazı festivallerin misyonlarının çok belirsiz olduğunu görüyorum. Daha çok ticari kaygılar ön plana çıkıyor gibi geliyor. Biz de bu nokta kar amacı gütmeyen bir dernek kurarak aslında sinema konuşsun ve Türkiye’den gelen filmler genel izleyici kitlesine ulaşsın şeklinde bir hedef belirledik diyebiliriz.
E.K.: Bir önceki soruyla da ilişkili olarak belki aldığımız bir risk de bu noktada. Çünkü şöyle bir sorun var: Türkiye’den gelen yapımlar Toronto’daki insanların ilgisini çekecek mi? Toronto’da bir diaspora var, Türkiye’den göçmüş insanlar mevcut ama bir o kadar da Toronto seyircisi gelecek. Seçilen filmler onların ilgisini de aynı şekilde canlı tutacak mı? Dolayısıyla her iki kesim arasında bir köprü oluşturacak şekilde kurgulamaya çalışıyoruz. En başta söylediğimiz gibi kendimizi tanıtmamızın önemi çok; çünkü buradaki filmleri göstermek ve sinema profesyonelleriyle birlikte olmak istiyoruz. Fakat bunu taşımak istediğimiz bir yer var ve Türkiye’den çok uzakta, Kanada’da. Dolayısıyla oradaki seyircinin de buna bir o kadar teşne olması ve seyretmeyi istemesi gerekiyor. Biz de seçkiyi hazırlarken yabancı birinin dikkatini ne kadar çekeceğini sorguladık.
F.Ö.: Bu bağlamda, seçkimizde Türkiye’ye özgü yerel öğeleri barındıran içerikler yerine evrensel konuları da barındıran filmleri tercih ediyoruz.
Bu durumda ortaya şöyle bir durum çıkıyor: Festival, “Hem Türkiye sinemasını Toronto coğrafyasına getirip tanıtımını sağlamalı hem de sadece Türk kültürüne ait niş özelliklerin olduğu filmlerle kısıtlanmamalı,” diyorsunuz. Buradan hareketle festival, Türkiye sinemasını temsilen mi yoksa çok merkezli bir hikâye alanı olarak mı kurgulandı?
F.Ö.: Aslında çok milletli bir bakış açımız var daha ziyade.
E.K.: Bana kalırsa her ikisi de geçerli. Çünkü yaptığın iş gereği Türk sinemasını temsil ediyorsun; bununla beraber çok merkezli hikâye kurma meselesi, bizi özgün kılan bir özelliğe de giriyor. Bu yüzden filmlerin hem Türkiye’deki hikâyelerden ortaya çıkması, ama bir yandan da bu öykülerin bir yere kadar Kanada’ya uyarlanması gerekiyor. Ben festivalleri hep on şeritli otobanlara benzetiyorum. Aynı anda yüzlerce, binlerce araç işliyor. Ama iki farklı ülkeyi bir araya getiren festivallerde yirmi şerit varmış gibi çok daha fazla şeyi gözetmeniz gerekiyor.
O zaman festival, bir bakıma Batı’nın uçlarına konuşlanmış iki farklı coğrafyayı beyazperdede birleştiren kültürel ve politik bir köprü oluşturuyor diyebiliriz. Hem Türkiye’de hem Toronto’da nasıl karşılandınız? En çok hangi yönünüzle ön plana çıktığınızı düşünüyorsunuz?
F.Ö.: Dediğimiz gibi, 1 Mart’ta Toronto’da düzenlediğimiz etkinlikte çok güzel karşılandık. Yüz yirmi sekiz kişinin gelmiş olması bizi çok mutlu etti. Yönetmenin de bizi desteklemesi, sponsorlarımızın keza katılımı ve desteği… Bununla beraber ben o zamana kadarki sosyal medya paylaşımlarında pek görünmüyordum. O günkü etkinlikte dediler ki “Kurucusu olarak çıkıp sen konuşacaksın.” Gerçekten o konuşma sonrasında çok olumlu geri dönüşler aldım. Konuşmayı çok beğenenler olmuş; yaptığımız iş ve bunu bilen kişilerden oluşmamız takdir edildi. Türkiye kısmını da Esra anlatabilir.
E.K.: Türkiye’de de çok heyecanla karşılandı. İlk senesinde olan bir festival için gerek sosyal medyadaki takipçilerimiz olsun gerekse içine girdiğimiz sinema bağlamlarında Toronto Turkish Film Festival dendiğinde insanların bunu bilip tanıyor olmaları çok güzel gerçekten. Ama daha en başından beri bu ilginin geleceğini biliyordum; çünkü ilk olarak Toronto’da böyle bir eksiklik var. İkinci olarak da yönetmenlerimiz uluslararası camiaya açılmak ve seslerini orada duyurmak istiyorlar. Henüz bir senesi bile dolmamış bir festival için hayal kırıklığına uğramamış olmak umut verici.
F.Ö.: Türkiye’deki bu ilgiden haberim yoktu mesela. Buradayken benim de düştüğüm durumlar oldu ve o noktada Esra her seferinde “Fatma, olumsuz düşünme, Türkiye’de böyle bir ilgi var ve yalnız değilsin,” diye destek olur. İşte böyle insanların da içeride olması beni ayakta tutan şeylerden biri; çünkü bu tek başına yapılacak bir iş değil. Festival işi ekip işi. Ben de akademide yer alan biri olarak yalnız çalışmaya alışkın biriyim ve festivale girince beni en çok zorlayan şeylerden biri ekiple hareket etmek oldu. Ama zamanla alışmaya, sevmeye ve her şeyi ekiple düşünüp kararlaştırmaya başladım. Böylece birbirimizi destekleyerek bugünlere geldik.
E.K.: Herkes başarıyı görmeyi sever, ama başarısızlığı da bir o kadar görmeli ve kabul etmeliyiz. Nitekim festivali ve festivalciliği de ayağa kaldıracak şeylerden birinin bu olduğunu düşünüyorum. Ortada bir başarı varsa ekip işidir, ama başarısızlık da bir o kadar beraber üstlenmemiz gereken bir şey. Dolayısıyla kimse yalnız ve tek başına değil, hep birlikteyiz. Çünkü sinema kolektif bir iş, bireyselcilik de bu yüzden sinemanın doğasına aykırı. Bu bakımdan sağlam ekiplerle, başarıyı başarısızlığı, olumluyu olumsuzu, her şeyi üstlenecek ekiplerle hareket edilmesi çok kıymetli.
F.Ö.: Zaten ekibi kurarken bizzat bir şeyler öğrenmeyi çok istedik. Bu işten alabileceğimiz en önemli şey, bizim bir şeyler öğrenebilmemizdi. Bizim ekibimizde büyük bir sinema tutkusu var ve bizi özgün kılan en önemli özelliklerden biri bana kalırsa.
Son olarak, bir film festivalini en baştan tasarlayıp hayata geçirmiş biri olarak ne tür zorluklarla karşılaştınız? Farklı ülkelerde benzer girişimlerde bulunacak kişilere bir kılavuz olarak neyi tavsiye edersiniz?
F.Ö.: Toronto Turkish Film Festival dediğinizde aslında bir nevi niş bir kitleye hitap ediyorsunuz gibi bir izlenim var, ta ki siz kendinizi anlatana kadar. Acaba isim olarak başka, daha geniş bir kitleyi içine alan bir şey mi düşünseydim diye aklımda bazen soru işaretleri oluyor. Özellikle çok kültürlü dediğimiz Toronto, Londra gibi şehirlerde geniş kitlelere hitap etmek bazen zorlayıcı olabiliyor. Çünkü eğer içerikte bir isim vermişseniz, sponsorluk söz konusu olduğunda o ismi verdiğiniz topluluğa gitmeniz gerekiyor gibi bir izlenim var ilk etapta.
Kâr amacı gütmediğimizden dolayı resmî kuruluş işlemlerinde zorluk çekmedik; ama burada potansiyel kitleyi belirleme ve oluşturma kısmında tam anlamıyla zorlandık.
Yine de her şeye rağmen elinizi taşın altına koyarak şahane bir işe imza atıyorsunuz! Bizler de bir geleneğin başlangıcı olacağını düşündüğümüz bu festivalin açılışı için haziran ayını iple çekiyoruz. Tüm Fil’m Hafızası ekibi adına girişiminizi takdir ediyor, her birinize teşekkür ediyoruz.



























