Stanley Kubrick’in son filmi Eyes Wide Shut, 1999 yılında gösterime girdiğinden beri sık sık gündeme gelen ve tartışılan bir yapım oldu. Film, hem cesur sahneleri hem de başrollerde yer alan Tom Cruise ile Nicole Kidman’ın gerçek hayattaki evliliği nedeniyle uzun süre sansasyonel haberlerle anıldı. Ayrıca günümüzdeki gibi gizli tarikatlar bağlamında çokça tartışıldı. Ancak yıllar geçtikçe görüldü ki, bu tartışmaların ötesinde filmi ayakta tutan şey Kubrick’in güçlü ve kendine özgü sinema dili ve filmin seyircide bıraktığı tekinsizlikti.
Eyes Wide Shut, kıskançlık ve cinsellik üzerine bir hikâye anlatıyor gibi görünse de aslında bir evliliğin içindeki kırılganlığı ve bastırılmış arzuları merkeze alır. Film, zengin bir çevrenin düzenlediği gösterişli bir Noel balosuyla açılır. Şık, uyumlu ve dışarıdan bakıldığında kusursuz bir çift gibi görünen Bill ve Alice bu davete birlikte gelirler. Işıklar parlaktır, mekân ihtişamlıdır, insanlar muhteşem görünür ve herkes çok mutludur. Bill, ev sahibi Victor Ziegler’in çevresinde bir doktor olarak mesleki statüsünün verdiği özgüvenle hareket eder. Bu balo sahnesi seyirciye, evlilik içindeki asimetriyi gösterir. Bill’in rahat tavırları, flörtöz hali ve kendine yarattığı personaya karşı Alice, gözlemcidir. Bill konuşur, Alice susar. Bill görünür olmanın peşindedir, Alice’in arzusu ise henüz dile gelmemiştir.
Filmin kırılma noktası, Alice’in yatak odasında yaptığı sakin ama sarsıcı itiraftır. Bu itirafta Alice, bir tatil sırasında gördüğü donanma subayını düşündüğünü ve onun için her şeyi bırakabileceğini söyler. Ortada yaşanmış bir aldatma yoktur, yalnızca bir ihtimal, bir hayal vardır; ancak bu ihtimal bile Bill’in dünyasını altüst etmeye yeter. Çünkü mesele sadakatsizlikten çok, karısının kendisinden bağımsız bir arzuya sahip olabileceğini fark etmesidir. Bu sahnenin büyük bir dramadan ziyade sıradan bir konuşma gibi kurulması, kamera açılarıyla birleşince seyirciye sanki oradaymış hissi verir.
Bill’in gece boyunca yaşadığı her karşılaşma, bu itirafın gölgesinde şekillenir. Hepsi evliliğindeki sorunlardan kaçış gibi görünür fakat Bill, karısının anlattıklarının açtığı yarayı kapatmaya çalışmaktadır. Bill’in eski bir arkadaşı yaşadığı ilginç bir deneyimden bahseder. Kendinden kaçarken neye tutulduğuyla ilgilenmeyen Bill, bu maceraya hiç düşünmeden atılır ve bir maskeli törene kaçak olarak girmeye karar verir. Maskeli törene giriş için gerekli olan parola “Fidelio”dur. Beethoven’ın operasının adı olan bu kelime, “sadakat” anlamına gelir. Kubrick’in böylesi bir sahnede bu parolayı seçmiş olması tesadüf değildir. Sadakat kelimesi, evliliğin temel taşı gibi algılanan bir simgedir oysa Bill’in içinden geçtiği gece, seyirciye bu kavramın ne kadar kırılgan olduğunu gösterir. Bill, “Fidelio” diyerek kapıdan içeri girer fakat bu parola ona tezat bir şekilde büyük bir belirsizliğin kapısını aralar. Sadakati temsil eden bir kelime, gizli bir cinsel ritüelin anahtarı hâline gelmiştir. Evliliğin sembolü olması beklenen bir kavram, arzunun anonimleştiği bir mekâna giriş bileti olur.
Maskeli balo sahnesi filmin en açık gizemi gibi görünür, ama aslında en büyük belirsizliği yaratır. Gerçekten güçlü bir gizli topluluk mu vardır yoksa Bill’in yaşadığı şey abartılmış bir korku mudur? Film buna kesin cevap vermez. Olan bitenden çok Bill’in bu olayları nasıl deneyimlediği önemlidir. Maskeli gecenin ardından Bill, yaşananların anlamını çözmeye çalışırken Ziegler devreye girer. Onunla konuşması boyunca Bill’e gerçeği anlatıyormuş gibi görünse de tavırlarından bir şey saklıyor hissi seyirciye geçer.
Maskeli törenden sonra Bill’in deneyimi bir saplantıya dönüşür. Sürekli Alice’in başka bir erkekle olma ihtimali üzerine düşünür. Bu görüntü film boyunca zihninde tekrar eder. Gerçek bir olay değil bir hayal parçasıdır ama Bill için yaşanmış kadar ağırdır. Bu noktada rüya ile gerçek arasındaki çizgi incelmeye başlar. Bill açık bir paranoyaya sürüklenmez, ancak giderek her şeyi tehdit gibi algılar. Malikânedeki gizemli uyarılar, Victor Ziegler’in açıklaması, takip edilme hissi gibi unsurlar bir komplonun varlığını düşündürür, ama hiçbir zaman kesinlik kazanmaz. Seyirci de Bill gibi belirsizliğin içinde bırakılır.
New York’un yapay görünen sokakları, tekrar eden ışıklar ve neredeyse döngüsel ilerleyen gece, bir rüya atmosferi yaratır. Ancak bu rüya sisli ya da flu değil, tam tersine fazla ve rahatsız edecek derecede nettir. Bill’in gerçeklik duygusu kayarken görüntülerin berrak kalması filmin huzursuzluğunu artırır. Sabah olduğunda geriye kesin bir cevap kalmaz.
Bill’in yaşadığı gizli bir davet, tehlikeli bir ortam, uyarılar, tehditler dışarıdan bakıldığında bir macera gibi görünse de film ilerledikçe bunun fiziksel bir tehlikeden çok zihinsel bir dağılma olduğunu fark edilir. Bill’in asıl mücadelesi malikânedeki insanlarla değil, Alice’in sözlerinin zihninde yarattığı görüntülerle olur. Gece boyunca karşılaştığı her sahne ona karısının itirafını hatırlatır. Bir genç kadının ani yakınlığı, maskeli törendeki çıplak bedenler… Hiçbiri tam anlamıyla yaşanmaz, hepsi yarım kalır. Bill, sürekli bir eşiğe gelir ama içeri girmez. Aslında aradığı şey başka bir deneyim değil, kendi sarsılan özgüvenini onarmaktır. Bu noktadan sonra filmdeki gerilim Bill’in zihninden beslenir. Tüm korkuları gerçek olabilir, ama Bill’in algısı zaten kaymıştır ve her olay daha büyük, her bakış daha tehditkâr görünür.
Ne var ki film boyunca en tehlikeli olan şey, maskeli insanlar ya da gerçekten var olup olmadığını tam bilemediğimiz bir gizli örgüt değildir. Malikânedeki sahne ilk bakışta güçlü ve ayrıcalıklı bir grubun karanlık bir ritüelini sezdirir ve seyirciyi büyük bir komplo teorisi anlatısına yaklaştırır. Ancak film hiçbir noktada bu yapının sınırlarını netleştirmez. Gizli örgüt ihtimali, Bill’in zihninde iki işlev görür: Hem korkusunu dışarıya taşır hem de asıl meseleyle yüzleşmesini erteler. Eğer sorun karanlık ve güçlü bir yapının içindeyse evliliğin içindeki kırılganlıkla uğraşmak zorunda kalmaz. Oysa film ilerledikçe anlarız ki Bill’in gerçek krizi güç odaklı bir komployla değil, kendi kırılgan erkeklik algısıyla ilgilidir.
Bu soru işaretleriyle dolu geçen gecenin ardından sabah olduğunda şehir hâlâ yerindedir, hayat devam eder. Malikânede yaşananlar açıklanmış gibi yapılır, tehlike yatıştırılmış gibi görünür fakat Bill’in dünyasında artık hiçbir şey tam anlamıyla net değildir. Finalde alışveriş merkezinde geçen sahne özellikle bu yüzden sıradandır. Büyük bir hesaplaşma bekleyen seyirciyi gündelik bir konuşma karşılar. Dramatik bir çözüm sunulmaz. Ne gizli örgüt açığa çıkar ne de evlilik romantik bir şekilde onarılır. Sadece iki yetişkin insanın kırılmış bir güvenin ardından yaşamayı seçtiğini görürüz.
Yıllar içinde güçlü elitlerin gizli dünyasına dair göndermeler, malikânenin gerçekten Rothschild ailesine ait olduğu söylentileri ve Kubrick’in filmi tamamladıktan kısa süre sonra vizyona girdiğini göremeden hayatını kaybetmesi gibi film etrafında sayısız iddia üretildi. Son dönemde gündeme gelen davalarla birlikte bu tür iddialar yeniden dolaşmaya başladı. Kimileri Kubrick’in perde arkasındaki karanlık yapıları ifşa etmeye çalıştığını öne sürdü. Ancak gerçekte neyi amaçladığını hiçbir zaman kesin olarak bilemeyeceğiz. Bu film bir komplo belgesi mi, yoksa evlilik üzerine kurulu bir iç çözülme hikâyesi mi?
Eyes Wide Shut, yalnızca bir skandal, bir gizem filmi ya da basit bir kıskançlık hikâyesi değildir. Yavaş ilerleyen, detaylarıyla hikâyesini zenginleştiren, izleyicisini acele ettirmeyen bir sinema deneyimidir. Her sahnesi ölçülü, her geçişi bilinçlidir. Kubrick’in vedası büyük sözlerle değil, izleyenin zihninde uzun süre kalan bir etkiyle hatırlanır.


























