Her ay düzenli olarak hazırladığımız özel dosyaların Fil’m Hafızası için geleneksel bir hâl aldığını söyleyebiliriz. Ve gelenekselleşen her şey gibi bu çalışmaların oluşumunda da belirli kıstasların ilke edinildiğini…

Yirmi filmlik kontenjanımızdaki çeşitliliği ve keşif işlevini ön planda tutabilmek adına tek bir dosyada her yönetmenden en fazla bir filme yer vermek, daha önce başka bir dosyamıza konu olan herhangi bir filmi ikinci kez ele almamak gibi kaidelere bağlı kalmaya özen gösterdik bu zamana kadar. Hâliyle bu düstur 2012’nin öne çıkan yapımlarını değerlendirirken de etkisini gösterdi ve dosyamıza her ülke tek bir filmle dahil oldu.

Kimi insanlığın basit gerçeklerini fantastik dünyalara taşıyan, kimi deneysel girişimlerle anlatı sanatına yenilikler getirmeyi amaçlayan, kimi ise hakikati en yalın hâliyle yansıtarak bizleri farklı coğrafyalardan farklı insanların hayatına ortaklığa çağıran filmler için kaleme aldığımız cümleleri okurken en az bizim kadar keyif almanızı umuyoruz. Ve sizleri 2012 dünya sineması adına dönüp bakabileceğiniz bir kılavuz, hatta görece bir sinema atlası olmasını umduğumuz 20 Ülke 20 Film dosyasıyla baş başa bırakıyoruz.

*Sıralama alfabetiktir.

 

Amour (Amour, 2012, Avusturya)

1990’lı yıllardan itibaren senede en azından iki filmin çekilerek gösterime girmesiyle Avusturya’da sinemanın artık kendi ayakları üzerinde durabildiğini söylememiz mümkün. Son zamanlarda pek çok komedi filminin beyaz perdede yer bulduğu Avusturya, alternatif sinema filmleriyle de uluslararası festivallerin vazgeçilmezi olmayı başardı. Bu anlamda aklımıza gelen ilk yönetmen kuşkusuz Michael Haneke. İnsanoğlunun karanlık yönlerine kendine has anlatımıyla değinen Haneke, bu kez de aşkı kendine özgü bir bakışla ele alıyor.

80’li yaşlarına gelmiş ve hayatları müzikle geçmiş öğretmen Georges ve Anne’in hikâyesini anlatan Amour (2012), Haneke filmografisine baktığımızda derdini daha yumuşak bir üslupla anlatıyor diyebiliriz. Verdiği duygularla izleyiciyi manipüle etmeyi çok iyi başaran yönetmen, yine kendine has ani dönüşlerle hatta “vuruş”larla izleyiciyi uyanık tutmayı başarıyor. Bize yıllanmış bir aşkı anlatırken, insanın en basit anlamda fiziksel boyutuyla yaşamla verdiği mücadeleyi, sevdiği insan için en iyisini isteyen Georges’un penceresinden geçmişle bugünün karıştığı hâliyle izliyoruz. (Nil Yüce)

 

Beasts of the Southern Wild (Beasts of the Southern Wild, 2012, ABD)

Yönetmeni Benh Zeitlin’in ilk filmi Beasts of the Southern Wild, modern yaşamın tüm nimetlerinden uzakta, derme çatma barakalardan oluşan küçük bir kasabada yaşayan Hushpuppy’nin, ölümün eşiğindeki babasının hastalığıyla beraber doğal yaşamla olan mücadelesini konu ediniyor. Gerçek ile fanteziyi aynı potada eriterek büyüleyici bir sinema deneyimi sunan Zeitlin, doğal ile endüstriyel, direnme ile boyun eğme ve yaşam ile ölüm arasındaki kutupsallık çerçevesinde bir baba kızın hüzünlü olduğu kadar etkileyici hikâyesini anlatıyor.

Sundance ve Cannes da dâhil olmak üzere birçok önemli festivalde ödül üstüne ödül alan yapımın insan ilişkilerini en saf, en gerçekçi hâliyle seyirciye yansıtmasında kuşkusuz muhteşem oyunculukların etkisi büyük. Amerikan Sineması’nın sadece Beasts of the Southern Wild ile değil, diğer birçok filmle de 2012’ye damgasını vurduğu ise su götürmez bir gerçek.

 

Berberian Sound Studio (Berberian Sound Studio, 2012, İngiltere)

2009 yılında çektiği ilk uzun metrajı Katalin Varga’nın ardından kariyerine nasıl devam edeceği merakla beklenen Peter Strickland’ın, Sight &amp, Sound’un yılın en iyi beşinci filmi olarak nişanlandığı Berberian Sound Studio ile kendisine yönelik beklentileri boşa çıkarmadığını söyleyebiliriz. Giallo filmleri stüdyosunda çalışmak üzere 1970’lerin İtalya’sına giden İngiliz bir ses teknisyeninin yaşadıklarını, ele aldığı dönemin ve janrın kalıplarında biçimlendirerek şaşırtıcı derecede özgün ve stilize bir sonuç sunan yönetmenin görsel ve işitsel anlamda tekrarlanması kolay olmayan mahareti gerçekten görülmeye değer.

Bir korku filminde sesin ve atmosferin ne denli önem teşkil ettiğini, türün gereklerini yerine getirmek için tüyler ürpertici bir hikâyenin ya da azılı bir katilin elzem olmadığını gözler önüne seren film hiç kuşkusuz bu yılın en nevi şahsına münhasır yapımlarından… Aralarında en iyi yönetmen ve en iyi erkek oyuncu kategorilerinin de bulunduğu 4 dalda BIFA ödülü elde eden Berberian Sound Studio’un mazlum ses teknisyeni rolündeki Toby Jones’un performansı ise neresinden bakarsanız bakın ilham verici. (Soner Yıldırım)

 

Blancanieves (Snow White, 2012, İspanya)

Senenin en heyecan verici çalışmalarından biri olan Blancanieves, 1920’li yılların Sevilla’sından siyah-beyaz ve diyalogsuz bir kara film.

Küçük Carmen doğduğu gün ünlü bir matador olan babası sakatlanmış ve annesi ölmüştür. Hayata böyle bir başlangıç yapan ve dadısıyla yaşayan Carmen dadısını da kaybedince babasının evine doğru yolculuğa çıkar. Karşısına çıkan ise tüm acımasızlığıyla bir üvey anne olur. Üvey annesinin gazabından kaçan genç kızın kaderi onu önce babası gibi bir matadorluk deneyimine oradan da bir sirke sürükler.

Marco Berger, sessiz sinema dönemini yorumlayarak elde ettiği görsel üslupla kotardığı Pamuk Prenses uyarlamasını, matadorluk ve Flamenko gibi yerel değerlerle yoğurarak oldukça lezzetli bir hâle sokuyor. Genç bir kızın kötülükle olan mücadelesinin masalsı bir hâlde anlatıldığı Blancanieves, akla ister istemez The Artist’i getiriyor. Sinemanın ilk yılları ve yıldız oyunculuk kavramının ele alan The Artist’i sevenler için Blancanieves’in birçok kültürel kavram ile yoğrulmuş bu üstün nitelikli hâlinin de vazgeçilmez olacağını belirtelim. (Simon Sağlamoğlu)

 

Cesare Deve Morire (Caesar Must Die, 2012, İtalya)

Rebibbia Hapishanesi’nde mahkûmların rehabilite olması için ilginç bir uygulama söz konusudur. Her yıl bir tiyatro oyunu temsil edilir mahkûmlar tarafından. Bu yıl seçilen tiyatro oyunu da William Shakespeare’in Julius Caesar adlı oyunudur. Birçoğu müebbet cezasına çarptırılan mahkûmlar, bir anda oyuna öyle bir adapte olur ki tüm gerçekleri, kişisel dertlerini bir kenara bırakır.

Taviani Kardeşler, bu ilginç projeyle geçen yıl tüm dikkatleri üzerlerine çekmeyi başarmıştı. 76 dakikalık kısa süresine karşın oldukça tatmin edici ve sorgulayıcı bir film olan Cesare Deve Morire, söz konusu tiyatro temsilinin provalarından oluşmakta ve hem siyah-beyaz, hem de renkli çekim formatlarıyla ilgi çekmekte. Julius Caesar oyununu oldukça sıra dışı bir biçimde işleyen Cesare Deve Morire, Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülü başta olmak üzere birçok ödüle değer görülmüş ve 2012’nin kalburüstü yapımlarından olduğunu ispatlamıştı. (Emrah Öztürk)

 

Die Vermissten (Reported Missing, 2012, Almanya)

İstanbul Modern’de Almanyadan Filmler seçkisinde gösterilen, Jan Speckenbach’ın uzun metrajlı ilk sinema filmi Die Vermissten, kaybolan bir genç kız üzerinden aslında kaybolmanın kendisine vurgu yaptığı bir hikâyeyle karşımıza çıkıyor.

Ergenlik, kuşak çatışması, ev, yuva, aile kavramlarını sorgulayan Speckenbach, kayıp bir kızdan kayıp bir nesile, bütün bir gençliğe gönderme yapıyor aslında. Ve bu göndermeyi yaparken atmosferi bize o kadar iyi yansıtıyor ki, kendimizi modern çağda Avrupa gencinin başkaldırmanın ötesinde evini ve yaşamını tamamen terk ettiği bir distopyanın içinde buluveriyoruz. Kaybolanın yalnız kendi kızının olmadığını anlamaya başlayan bir babanın aynı zamanda keşif yolculuğuna tanık oluyoruz. (Nil Yüce)

 

Dupa Dealuri (Beyond the Hills, 2012, Romanya)

Romen Sineması’nın belki de zirve noktası olarak anılabilecek Beyond the Hills, 4 Months 3 Weeks 2 Days filmine benzer bir şekilde çaresiz bırakılmış iki genç kadın üzerinden Romanya’nın çürümüş vaziyetini irdeliyor.

Çalışmak için Almanya’ya giden Alina yalnızlığa dayanamayıp ülkesine, sevdiği yegâne insan olan Voichita’yı görmek için döner. Amacı sevdiğini alıp yanına götürmek olan Alina beklemediği bir durumla karşılaşır, Voichita’nın Tanrıya verebileceği sevgisi dışında bir şeyi kalmamış gibi görünmektedir.

Beyond the Hills, seyir içerisinde daha ziyade iki kadının manastır ortamında geçmişten kalma ilişkilerine odaklanıyor. Aralarındaki duygusallığa, özellikle de Alina’nın sevgisine seyirciyi ikna etmeyi henüz filmin başında başarıyor, fakat Voichita’nın ifadesizliği ve sinmişliği ile başlayan sürecin rahip ve rahibelerin etkisiyle tamamen karanlığa bürünmesi kaçınılmaz oluyor. Filmin en yetkin yanlarından biri din odaklı kapalı bir yaşamın tüm gediklerini ortaya dökmek iken en önemli başarısı ise bu kapalı yerleşimi modern hayatla çarpıştırdığı anlarla gerçekleşiyor. Komünizm sonrası Romanya’nın devam eden sefaletini, dinin bir sığınak olarak algılanışında yatan çaresizliği ve daha bir sürü şeyi çıldıran ve yok edilen bir bireyin aracılığıyla sinemalaştırıyor. (Simon Sağlamoğlu)

 

Elephante Blanco (White Elephant, 2012, Arjantin)

Güney Amerika’nın en büyük hastanesi olması öngörülen ancak darbeler ve maddi kısıtlar yüzünden bir türlü tamamlanamayan bir inşaat projesini konu edinen Pablo Trepero yönetmenliğindeki Elephante Blanco’nun başrollerini modern Arjantin Sineması’nın en önemli oyuncularından Ricardo Darin, Dardenne Kardeşler’in filmlerinden tanıdığımız Jeremie Renier ve Trepero’nun vazgeçilmez oyuncularından Martina Gusman paylaşıyor.

Açılışını Cannes Film Festivali’nde yapan eserde, kendini, filme adını veren inşaat projesine adayan Peder Julian ve ona destek olan bir grup insanın gecekondu mahallelerindeki isyanlara, suça ve ölüme karşı direnişi anlatılıyor. Grubun genç kuşak üzerinden uygulamaya çalıştığı rehabilitasyon ve inşaatın tamamlanması için gösterilen mücadele arasındaki korelasyon filme vicdani bir gerilim yüklerken Latin Amerika Sineması’ndaki distopik gerçeklik izleyiciyi bu sefer Arjantin ekseninden vuruyor. (Soner Yıldırım)

 

Holy Motors (Holy Motors, 2012, Fransa)

Mr. Oscar’ın (Denis Lavant) sabah işe gitmesiyle başlayan film, karakterimizin tek bir gününe odaklanır. Holy Motors adında bir şirketin limuzinler ile işlere yolladığı Mr. Oscar ve rol arkadaşları, kendileri için öngörülen rolleri oynayan, aslında kendisi olamayan ve diğerlerinin dolayımından geçmeden bireysel olarak hiçbir şey ifade etmeyen modern insanın birer prototipi gibidirler. Evin babası, işinin patronu, kadının sevgilisi, annenin oğlu gibi yapışkan rollerin bireyi gün içinde durumdan duruma sokması ve rol aralarında ya da yalnızlıkta insanın kendini buluşuna dair felsefe tarihinin en kadim sorularına değinen Holy Motors, birey psikolojisinin gün içinde girdiği roller vasıtasıyla gösterdiği değişikliği daha film başlarken sinema salonunda uyuyan izleyiciler ile eleştirir. İzlendiğiniz hissine nereden kapıldınız?

“Nitelikli” seyirci yoksa oynamanın ya da film çekmenin bir anlamı var mıdır? Mr. Oscar karakteri, uyuyan seyirciler, sinema salonları, lateksler, dijital sanatlar ve uzun limuzinler ile Holywood’un şaşalı ve yozlaştırıcı sinema anlayışına taşlamalarla dolu filmde Leos Carax bir yandan sinemadan neden soğuduğuna da cevap vermek ister. Modern insanın kendini kaybedişine ve sinemanın özünü yitirişine dair sunulan bu alegorik anlatım için 2012 senesinde Fransa’dan çıkan en iyi film diyebiliriz. (Oğuz Veli)

 

Jagten (The Hunt, 2012, Danimarka)

Lars Von Trier ile birlikte “Dogme 95” akımının kurucularından olan Thomas Vinterberg, ilk filmi Festen’den bu yana etkileyici bir film çıkarmakta güçlük çekiyordu ki, bu, Trier’in yükselişine Vinterberg’in ise unutulmasına göz yumuyordu. Ta ki Vinterberg bu sene “Dogme 95” akımının izlerinden neredeyse tamamen sıyrıldığını kanıtlayan Jagten ile karşımıza çıkana kadar.

Mads Mikkelsen’in Cannes Film Festivali’nde “En İyi Erkek Oyuncu” ödülüne layık görülen üstün performansı filmin gücünü arttırırken film, bir yalanın tesiriyle masum bir insanın hayatının ne raddelere varabileceğini gözler önüne sererek ortaya oldukça sarsıcı ve gerçekçi bir “Vurun Kahpeye” temsili çıkarıyor. Çok orijinal bir konuya sahip olmasa da, gerçekçi oyunculukları, İskandinav soğuğu kıvamındaki atmosferi ve vurucu finaliyle Jagten, hem Vinterberg’in sinemaya güçlü bir geri dönüşü oldu hem de 2012’nin en çarpıcı filmleri arasında yerini aldı. (Halil İbrahim Sağlam)

 

Kebun Binatang (Postcards from the Zoo, 2012, Endonezya)

Karmaşık ve şaşırtıcı The Blind Pig Who Wants to Fly ardından Postcards from the Zoo ile Edwin, bu kez oldukça sakin ritimde bir filmle karşımıza geliyor.

Lana, küçük bir çocukken hayvanat bahçesine terk edilen ve hayvan bakıcıları tarafından büyütülen genç bir kadındır. Hayatı bu hayvanat bahçesinden ibaret olan Lana’nın, bir gün kovboy kıyafetleri içerisinde karşısına çıkan esrarengiz bir sihirbaza duyduğu aşk onu dış dünyaya çıkartır. Dışarıya çıkmasından bir süre sonra yalnız başına kalan Lana bir masaj salonunda çalışmaya başlar, hayvanat bahçesinde geçirdiği koca bir ömrün hatıralarıyla yaşama direnmeye çalışır.

Postcards from the Zoo, hayvanlarla geçen bir çocukluğu kimi zaman belgesel tonlarında, bilgilendirici ama çoğu kez masalsı bir görsellikle tüm duyulara hitap edecek şekilde anlatıyor. Terk edilmişliğini ve kimsesizliğini hayvanlarla gideren, sonrasındaysa kaybedeceği bir adam ile aşk yaşayan Lana’nın çok az kimsenin hissedebileceği bir duyarlılık ile yoğrulan yaşamını yansıtan Edwin’in kamerasından süzülenlerin de baş karakteriyle aynı derecede duyarlı ve duygulu olduğunu belirtmek gerek. (Simon Sağlamoğlu)

 

Kon-Tiki (Kon-Tiki, 2012, Norveç)

Efsanevi kâşif Thor Heyerdal’ın 8000 kilometrelik imkânsız deniz yolculuğunu anlatan Kon-Tiki, 2012’de Norveç’ten çıkan en önemli filmdi.

Heyerdal, Christoph Colomb’dan önce Güney Amerikalıların Polinezya adalarına yerleştiğine inanır ve bunu ispat etmek için her türlü teknolojiden yoksun, ilkel bir salla ve kendisine inanan beş arkadaşıyla birlikte 101 günlük bir gezi düzenler. Pasifik’teki Balsa Ormanı’ndan başlayan yolculuk Polinezya adalarına uzanarak başarıyla sona erer. Böylece Polinezyalıların sadece Kon-Tiki adındaki İnka Güneş Tanrısına inanarak Colomb’un Amerika’yı keşfinden önce bu topraklara yerleşip koloni kurduğunu ispatlayarak söz konusu toplumun kökenini bilimsel literatüre geçmesini sağlar.

Ronning ve Sandberg’in filmi, bu konuyu seviyeli, belgeselci bir üslupla ele alan bir yapım. Heyerdal’in 1950’de yaptığı geziyi anlatan ve Oscar ödülü kazanan aynı adlı belgeseliyle yakın bağlar kuran Kon-Tiki, yalın sinematografisi ve etkileyici finaliyle 2012’nin en başarılı yapımlarından biri olarak anılmayı hak ediyor. İnanç ve azim kavramları üzerinde duran filmi, biyografi türünü sevenlere şiddetle tavsiye ederiz. (Emrah Öztürk)

 

L (L, 2012, Yunanistan)

Theo Angelopoulos’un ölümünün ardından yönetmen Giorgos Lanthimos, yapımcı/yönetmen Athina Rachel Tsangari ve senarist Efthymis Filippou’nun yaptığı atılımlara Babis Makridis’in de katılmasıyla yeni bir “Yunan dalgası” oluşmaya başladığını söyleyebiliriz. Dogtooth (2009) ile başlayıp Alpeis (2011) ile devam eden “gerçekçi ilginçlikler” sinemasını L devam ettiriyor, fakat gerçekçilik yerini bu sefer “absürd ilginçlikler”e bırakıyor.

Kendisinden hızlı bir şoför ortaya çıkınca işinden kovulan Adam’ın, bildiğini sandığı her şeyi yeniden keşfetmesini anlatan film,”Bir şeye alışmış ve onun savunucusu hâline gelmiş bir insan aniden başka şeylerin kuvvetli bir savunucusu hâline gelebilir mi?” sorusu üzerinden eksantirik bir minimalizm örneği sergileyerek kuşkusuz Holy Motors ile beraber 2012’nin en sıra dışı filmleri arasında başı çekiyor. (Halil İbrahim Sağlam)

 

 

L’enfant d’en haut (Sister, 2012, İsviçre)

Sorumsuz ebeveyn ve sevgi arayışındaki erkek çocuk merkezli birçok film izledik son yıllarda. Özellikle Dardenne Kardeşler’in filmografisine hâkim olan bu temanın Belçikalı yönetmenlerin son filmi Le gamin au velo‘dan sonra yeni bir ivme kazandığını söylemek mümkün. İsviçre’nin Oscar adayı L’enfant d’en haut da bu yıl bu konuyu işleyen iki İtalyanca filmden biri ve doğrusunu isterseniz bu ‘bağımsız ruhlu furya’nın en iyi örneklerinden biri.

Hayatını devam ettirebilmek için ihtiyacını duyduğu parayı İsviçre dağlarındaki lüks kayak merkezine gelen turistlerden çaldığı değerli eşyaları satarak elde eden Simon ve küçük çocuğun hayatını kolaylaştırmaktan ziyade zorlaştıran güzel ablası Louise arasındaki gelgitli ilişkiyi konu edinen filmde, mesafeli bir bakış benimsenmesine karşın hikâyenin dokunaklılığı seyirciyi bütün sahnelerde sarmalıyor. 2008 yapımı Home isimli filmiyle, ismini, çalışmaları ilgi uyandıran kadın yönetmenler arasına yazdıran Ursula Meier’in imzasını taşıyan yapım, İsviçre gettosunda yaşayan yoksul insanlarla yanı başlarında onlara kilometrelerce uzak kaygılar taşıyan burjuva grubu arasındaki ayrımı sorunlu bir abla(!) – kardeşin güven ve sevgi ilişkisinde arıyor. (Soner Yıldırım)

 

No (No, 2012, Şili)

Daha önceki iki filminde de Pinochet yönetimindeki Şili’yi beyaz perdeye yansıtan Pablo Larraín’in 2012 yapımı filmi No, Şili’nin 1988 Referandumu’ndan yola çıkarak politik rekabeti reklamcılığın ve reklam üslubunun toplumun yerleşik düşüncelerini nasıl da değiştirebileceği düzleminde ele alıyor. Hatta bunu öyle keskin bir çizgide yapıyor ki, kendinizi ister istemez politik görüşleri oturmuş bir insanın, reklamla kendisine “verilmek” isteneni böylesine kolay kabullenip kabullenemeyeceği sorgulamasının eşiğinde buluyorsunuz. Bu bağlamda No, medyanın toplum üzerindeki manipülatif etkisinin ne denli büyük olduğunun altını kalın bir şekilde çiziyor.

“Pinochet’ye Hayır!” kampanyasından gerçek kesitleri de oldukça başarılı şekilde filme yediren Larraín, seyircinin zaman zaman gerilimli, bazen de coşkulu bir iki saat geçirmesini sağlıyor. Muhalefeti kontrol altında tutmak için kullanılan sansür ve meşrulaştırılmış şiddete de yer veren film, yerleşik bir demokrasi kültürüne sahip olmayan bir ülkede yaşayan bizler için de oldukça tanıdık nüanslar barındırıyor. Politik drama sevenlerin, reklamcılıkla ucundan berisinden ilgili olanların mutlaka izlemesi gereken No, Yabancı Dilde En İyi Film dalında 2013 Oscar Ödülleri’ne de aday. 

 

Pieta (Pieta, 2012, Güney Kore)

Uzakdoğu Sineması’nın en iyi temsilcilerinden biri olan Kim Ki-duk’un on sekizinci filmi olan Pieta, 69. Venedik Film Festivali’nden Altın Aslan ile döndü. Güney Kore Sineması’nda sıkça rastladığımız “intikam” temalı filmlerden farklı olarak Kim Ki-duk bu defa merhamet-intikam çatışmasını yansıtmış. Filmin orijinal adı ile Michelangelo’nun Vatikan’da sergilenen Pieta isminin –Meryem Ana’nın oğlu İsa’nın ölü bedenini taşıdığı heykel- aynı oluşunun, Michelangelo’yu filmin esin kaynağı olarak gündeme getirdiğini belirtmekte yarar var.

Acımasız başkarakterimiz Lee Kang-do bir tefeci için çalışan başarılı bir tahsilatçıdır. Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan kimsesiz Kang-do, borcu olan insanları ödeme yapamadığı takdirde sakat bırakarak sigortadan gelen parayı tahsil etmektedir. Sakat bıraktığı zavallı insanlardan bazıları gördükleri zulme daha fazla katlanamayıp intihar ederlerken Kang-do arkasında gözü yaşlı aileler bırakmayı sürdürür. Duygudan yoksun karakterimizin karşısına bir gün annesi olduğunu iddia eden bir kadın çıkar ve Kang-do’nun hayatı değişir. Bundan sonra sevgi, merhamet ve intikam arasında gerilim dolu gel-gitler ile devam eden filmin 2012 için Güney Kore’den çıkan en çarpıcı yapıt olduğu söylenebilir. (Oğuz Veli)

 

Svartur á leik (Black’s Game, 2012, İzlanda)

Bir bar kavgasından sonra aleyhine açılan davanın düşmesi için Stebbi’nin ihtiyacı olan tek şey onu kurtarabilecek bir avukattır. Aradığı avukatı, çocukluk arkadaşı Toti sayesinde bulacaktır. Ancak karşılığında kendisinden istenen iyilik, Stebbi’yi bambaşka bir yere götürecektir. Toti’nin ekibine katılan Stebbi, birkaç görevden sonra onun sağ kolu hâline gelir. Stebbi-Psycho adını alan kahramanımız, zamanla büyük bir şebekenin parçası olur.

Film, İzlanda’daki uyuşturucu trafiğinin 1990’lı yılların sonundan itibaren nasıl organize hâle geldiğini gerçekten uzaklaşmadan gözler önüne seriyor. Banka soygunun dahi uyuşturucu satıcılığı kadar para getirmediği bir ülkede bu işi yaparak hayatlarını devam eden insanların hikâyesi çarpıcı bir şekilde anlatılıyor. (Nil Yüce)

 

Tabu (Tabu, 2012, Portekiz)

Etkileyici açılış sekansından sonra film, seyircisini hastaneye kaldırılmış yaşlı Aurora ile tanıştırır. Aurora, komşusu Pilar’dan eski aşkı Gian Luca’yı ziyaret etmesini ister. Filmin ikinci yarısına geçildiğinde ise Aurora ile Gian Luca’nın aşkını anlatılır.

Miguel Gomes, Portekiz koloni savaşlarının öncesinde geçen iki parçalı, sıra dışı bir hikâyeyi oldukça çarpıcı bir dille aktarıyor. 16 ve 35 mm siyah-beyaz çekim formatlarını da bu ‘bir şeylerin öncesine gidiş’ ya da ‘hatırlayış’ fikri doğrultusunda işlevsel bir biçimde kullanıyor.

Aşk, kaybediş ve ayrılık üzerine bir şiir diyebiliriz Tabu için. Gomez, Terrence Malick’in sinemasını andıran gelgitler, açık imgeler ve bol çağrışımlı sembollerle filmini ince ince işliyor. Bu yalın, siyah-beyaz film, yılın tartışmasız en akılda kalıcı yapımlarından. Berlin Film Festivali’nde hem Gümüş Ayı hem de FIPRESCI ödüllerini kazanan Tabu, uluslararası çapta en geniş dağıtım ağına ulaşan Portekiz filmi. (Emrah Öztürk)

 

Tepenin Ardı (Beyond the Hill, 2012, Türkiye)

Sosyal ya da politik gündeme dokunmayı denerken mesaj kaygısının ağırlığı altında ezilen yahut senaryosundaki potansiyeli kamera önünde aksettiremeyen onlarca yerli filmin ardından daha bir kıymetli geldi Tepenin Ardı hepimize. Ancak yapımı lokal bir düzleme indirgemeden önce uluslararası platformda yarattığı etkiyi de hesaba katmak lazım. Yurt dışındaki birçok saygın festivalde önemli ödüller elde eden Tepenin Ardı, insani olmadığına dair ahlaki bir inanç taşıdığımız özelliklerimize uydurduğumuz kılıflarda toplumsal paranoyaya ve düşmancılığı da yeterince yer olduğunu söylüyor, aile ilişkilerine şekil veren sahiplenme ve kabullenme dürtülerinden insan doğasının ehlileşmekten ziyade normalleştirilen ilkelliğine yönelik çözümlemeleriyle evrensel tonunu pekiştiriyordu.

Aleni olduğu gibi didaktizme de yüz vermeyen önermeleriyle yakalaması güç bir bütünlük elde eden Tepenin Ardı, her planı için emek harcandığını belli eden, hikâyesi ve görsel anlatısı tutarlı bir ilk film olarak Türk Sineması’nın bu yılki en dikkate değer yapımı olmayı fazlasıyla hak etti. Emin Alper’in film için düzenlenen onlarca özel gösterime ve söyleşiye bizzat katılım göstermesinin filmin daha çok izleyiciye ulaşmasında ve festival filmlerine yönelik önyargıları büyük oranda kırmasında pay sahibi olduğunu ve bu anlamda yol gösterici olduğunu da ekleyelim. (Soner Yıldırım)

 

Tot Altijd (Time of My Life, 2012, Belçika)

Belçika’nın sinema diliyle dünya çapında dikkatleri üzerine çekmesi, tarihsel açıdan baktığımızda 1970’lerin ikinci yarısına rastlar. Animasyon filmlerinin çekilmeye başladığı bu dönemden 1980’lere geldiğimizde geleneksel anlatının dışına çıkan yapımların yoğunlaştığını görürüz. Belçika Sineması’nın uluslararası festivallerde adını iyiden iyiye duyurmaya başladığı 2000’li yıllardan örnek vermek istersek devamlı başarılarıyla adlarından söz ettirmeye devam eden Darddenne Kardeşler’i bir tarafa koyarsak, Jaco Van Dormael’in yabancı dilde en iyi film dalında César ve Cannes Film Festivali’nde Altın Kamera ödüllerine layık görülen filmi Toto le Héros’dan dem vurabiliriz.

2007 yılında ilk uzun metrajlı filmi Ben X’i çeken Nic Balthazar’ın Tot Altijd’inin konusunun bir hayli hassas olduğunu belirtmekte fayda var.

Belçika’da ötanazi (yani kişinin hayatına kendi isteği üzerine son verme) hakkının yasal olarak kabul edilmesi için savaşan 39 yaşındaki Mario Verstraete’nin gerçek hayat öyküsünü izleriz. Multiple Syclerosis’i (merkezi sinir sistemini etkileyen bir özbağışıklık hastalığı) olan Mario’nun “onuruyla ölme” isteği için verdiği mücadeleyi sosyal ve psikolojik boyutlarıyla masaya yatıran bir film. Tot Altijd, bıçak sırtı denebilecek bu meseleyi duygu sömürüsüne vardırmadan, erişilmesi güç bir samimiyetle ele alır. (Nil Yüce)

de-film

Yorum yaz