Fil'm Hafızası
  • ANASAYFA
  • HAKKIMIZDA
    • BİZ KİMİZ?
    • EKİBİMİZ
    • İLANLAR
  • FİLM ÖNERİLERİ
    • Aksiyon – Macera
    • Animasyon
    • Belgesel
    • Bilim Kurgu – Fantastik
    • Biyografi – Tarih
    • Drama
    • Erotik
    • Komedi
    • Korku – Gerilim
    • LGBTİ
    • Müzik – Müzikal
    • Romantik
    • Savaş
    • Suç – Gizem
    • Western
    Rental Family (2025)
    Drama

    Rental Family (2025)

    Selin Tanyeri
    1 ay önce
    Me Before You (2016) 
    Film Önerileri

    Me Before You (2016) 

    Merve Çolak
    1 ay önce
    Rose (2026)
    Biyografi - Tarih

    Rose (2026)

    Rabia Elif Özcan
    1 ay önce
    Riefenstahl (2024)
    Belgesel

    Riefenstahl (2024)

    İpek Ömercikli
    1 ay önce
    Roofman (2025)
    Komedi

    Roofman (2025)

    Yaşar Gülveren
    1 ay önce
    Weekend (2011)
    Film Önerileri

    Weekend (2011)

    Ayşe Yapışık
    2 ay önce
  • SİNEMA YAZILARI
    • 45. İstanbul Film Festivali
    • Ayvalık Film Festivali 2025
    • 32. Altın Koza
    • 44. İstanbul Film Festivali
    • 25. İzmir Kısa
    • Film Analizleri
    • Eleştiri – İzlenim
    • Liste
    • Özel Dosyalar
    • Röportajlar
    5. Ayvalık Uluslararası Film Festivali
    Sinema Yazıları

    5. Ayvalık Uluslararası Film Festivali

    Fil'm Hafızası
    44 saniye önce
    Kaş Film Festivali Günlükleri – 1: Ulusal Kısa Film Yarışması
    Eleştiri - İzlenim

    1. Çatalca Film Festivali Günlükleri – 2

    Tuba Büdüş
    4 gün önce
    1. Çatalca Film Festivali Günlükleri – 1
    Eleştiri - İzlenim

    1. Çatalca Film Festivali Günlükleri – 1

    Tuba Büdüş
    5 gün önce
  • HABERLER
    37. Ankara Film Festivali’ne Başvurular 11 Eylül’de Sona Eriyor!
    Haberler

    37. Ankara Film Festivali’ne Başvurular 11 Eylül’de Sona Eriyor!

    Can Turbay
    10 saat önce
    Haberler

    The Social Reckoning Filminden Yeni Fragman Yayınlandı!

    Can Turbay
    10 saat önce
    “Sucuk Olmak” Filminin Çekimleri Tamamlandı
    Haberler

    “Sucuk Olmak” Filminin Çekimleri Tamamlandı

    Nazlı Esen Albayrak
    12 saat önce
  • KISA FİLMLER
    Yalnızlık (2025)
    Kısa Filmler

    Yalnızlık (2025)

    Pelin Çılgın
    4 ay önce
    Etherna (2025)
    Kısa Filmler

    Etherna (2025)

    Yiğit Aksan
    6 ay önce
    A Kind of Testament (2023)
    Kısa Filmler

    A Kind of Testament (2023)

    Büşra Yayla
    9 ay önce
  • SPOTIFY
    • Playlists
    • Podcasts
  • ETKİNLİKLER
    • Dinner Talks
    • Film Hafızası Akademi
    • Keşfetmenin Keyfi
  • GALERİLER
    • BiReplik
    • Bunları Biliyor Muydunuz?
    • Etkinlikler
    • Hafızadan Çıkmayanlar
  • İLETİŞİM
No Result
View All Result
  • ANASAYFA
  • HAKKIMIZDA
    • BİZ KİMİZ?
    • EKİBİMİZ
    • İLANLAR
  • FİLM ÖNERİLERİ
    • Aksiyon – Macera
    • Animasyon
    • Belgesel
    • Bilim Kurgu – Fantastik
    • Biyografi – Tarih
    • Drama
    • Erotik
    • Komedi
    • Korku – Gerilim
    • LGBTİ
    • Müzik – Müzikal
    • Romantik
    • Savaş
    • Suç – Gizem
    • Western
    Rental Family (2025)
    Drama

    Rental Family (2025)

    Selin Tanyeri
    1 ay önce
    Me Before You (2016) 
    Film Önerileri

    Me Before You (2016) 

    Merve Çolak
    1 ay önce
    Rose (2026)
    Biyografi - Tarih

    Rose (2026)

    Rabia Elif Özcan
    1 ay önce
    Riefenstahl (2024)
    Belgesel

    Riefenstahl (2024)

    İpek Ömercikli
    1 ay önce
    Roofman (2025)
    Komedi

    Roofman (2025)

    Yaşar Gülveren
    1 ay önce
    Weekend (2011)
    Film Önerileri

    Weekend (2011)

    Ayşe Yapışık
    2 ay önce
  • SİNEMA YAZILARI
    • 45. İstanbul Film Festivali
    • Ayvalık Film Festivali 2025
    • 32. Altın Koza
    • 44. İstanbul Film Festivali
    • 25. İzmir Kısa
    • Film Analizleri
    • Eleştiri – İzlenim
    • Liste
    • Özel Dosyalar
    • Röportajlar
    5. Ayvalık Uluslararası Film Festivali
    Sinema Yazıları

    5. Ayvalık Uluslararası Film Festivali

    Fil'm Hafızası
    44 saniye önce
    Kaş Film Festivali Günlükleri – 1: Ulusal Kısa Film Yarışması
    Eleştiri - İzlenim

    1. Çatalca Film Festivali Günlükleri – 2

    Tuba Büdüş
    4 gün önce
    1. Çatalca Film Festivali Günlükleri – 1
    Eleştiri - İzlenim

    1. Çatalca Film Festivali Günlükleri – 1

    Tuba Büdüş
    5 gün önce
  • HABERLER
    37. Ankara Film Festivali’ne Başvurular 11 Eylül’de Sona Eriyor!
    Haberler

    37. Ankara Film Festivali’ne Başvurular 11 Eylül’de Sona Eriyor!

    Can Turbay
    10 saat önce
    Haberler

    The Social Reckoning Filminden Yeni Fragman Yayınlandı!

    Can Turbay
    10 saat önce
    “Sucuk Olmak” Filminin Çekimleri Tamamlandı
    Haberler

    “Sucuk Olmak” Filminin Çekimleri Tamamlandı

    Nazlı Esen Albayrak
    12 saat önce
  • KISA FİLMLER
    Yalnızlık (2025)
    Kısa Filmler

    Yalnızlık (2025)

    Pelin Çılgın
    4 ay önce
    Etherna (2025)
    Kısa Filmler

    Etherna (2025)

    Yiğit Aksan
    6 ay önce
    A Kind of Testament (2023)
    Kısa Filmler

    A Kind of Testament (2023)

    Büşra Yayla
    9 ay önce
  • SPOTIFY
    • Playlists
    • Podcasts
  • ETKİNLİKLER
    • Dinner Talks
    • Film Hafızası Akademi
    • Keşfetmenin Keyfi
  • GALERİLER
    • BiReplik
    • Bunları Biliyor Muydunuz?
    • Etkinlikler
    • Hafızadan Çıkmayanlar
  • İLETİŞİM
No Result
View All Result
Fil'm Hafızası
No Result
View All Result
Home Sinema Yazıları

5. Ayvalık Uluslararası Film Festivali

Fil'm Hafızası Fil'm Hafızası
44 saniye önce
Sinema Yazıları, Özel Dosyalar
Okuma Süresi: 28 min
0
0
5. Ayvalık Uluslararası Film Festivali
Facebook'ta PaylaşTwitter'da PaylaşWhatsapp'ta Paylaş

Ayvalık’ın sokaklarını, sinema salonlarını ve seyircilerini bir kez daha festival heyecanı sarıyor. Seyir Derneği tarafından Ayvalık Belediyesi işbirliğiyle düzenlenen 5. Ayvalık Uluslararası Film Festivali, 14-20 Eylül tarihleri arasında dünyanın dört bir yanından 76 filmi seyirciyle buluşturacak. Kurmacadan belgesele, animasyondan deneysel yapımlara uzanan program, yıl boyunca Cannes, Berlin, Sundance ve Venedik gibi festivallerde öne çıkan filmlerin yanı sıra Türkiye sinemasından yapımları, klasikleşmiş filmleri ve özel seçkileri de bir araya getiriyor.

Festival bu yıl programına eklediği yeni bölümlerle de dikkat çekiyor. Yerli uzun metrajlar “Orta Sınıflar Nereye Gidiyor?” başlığı altında bir araya gelirken kısa filmler “Akbank Sanat ile Kısalar” seçkisinde izleyici karşısına çıkacak. Animasyon sinemasına ayrılan ve Akira’dan In Waves’e uzanan “Mumyaların Hayal Görmeye Gittiği Yer” ise festivalin bu yılki yeniliklerinden. Bunlara Uluslararası Seçki, Farklı Gözle Bakanlar, İnsan Nedir Ki, İki Film Birden, Sinematek ile, belgeseller ve diğer bölümler eşlik ediyor.

Pedro Almodóvar’ın Bitter Christmas’ından Paweł Pawlikowski’nin Fatherland’ine, Cristian Mungiu’nun Fjord’undan Radu Jude’nin Diary of a Chambermaid’ine, Sandra Wollner’ın Everytime’ından Rodrigo Sorogoyen’in El Ser Querido’suna uzanan program, özellikle güncel dünya sinemasını yakından takip edenler için hayli iştah açıcı. Festivalin açılışı da Almodóvar’ın Bitter Christmas filminin Türkiye prömiyeriyle yapılacak.

Fil’m Hafızası yazarları olarak biz de bu geniş programın içinde özellikle radarımıza takılan filmleri seçtik. Kimi sevdiğimiz yönetmenlerin yeni filmleri, kimi festival yolculuklarında şimdiden ses getirmiş yapımlar, kimi de biçimi, meselesi ya da oyuncularıyla merakımızı uyandıran keşifler… Ayvalık’ta programınızı oluştururken yol gösterebileceğini düşündüğümüz, 5. Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nde kaçırmamanızı önerdiğimiz filmleri bir araya getirdik.

Bitter Christmas (Yön. Pedro Almodóvar, 2026)

Sanatçı, kendi hayatını ne kadar anlatabilir? Peki başkalarının hayatlarını? Yakınlarımızın yaşadığı acılar, ilişkiler ve sırlar bir sanat eserinin malzemesine dönüştüğünde bunun adı yaratıcılık mı, yoksa başkasının hayatından faydalanmak mı olur? Pedro Almodovar’ın yeni filmi Bitter Christmas (Buruk Noel, 2026), yaratıcı üretim ile kişisel hayat arasındaki bu bulanık sınırları tartışmaya açıyor. Üstelik bunu, kendi hayatından ve sinemasından izler taşıyan bir hikâye üzerinden yapıyor.

Film, biri 2004’te, diğeri 2026’da geçen iki hikâyeyi birbirine bağlıyor. 2004 yılında annesinin ölümünün ardından kendisini çalışmaya veren yönetmen Elsa, yaratıcı üretimine yeniden dönmeye çalışırken çevresindeki insanların hayatlarından beslenmeye başlıyor. Yıllar sonra yönetmen ve senarist Raul, yaşadığı yaratıcı tıkanıklığı aşmak için bir senaryo yazıyor. Ancak yazdığı hikâyenin Elsa’nın hayatıyla ilişkisi ortaya çıktıkça film, gerçek yaşam ile kurmaca arasındaki sınırları giderek daha fazla belirsizleştiriyor. Raúl’un çevresindeki insanların yaşamlarını da kendi hikâyesinin parçası haline getirmesi, filmin temel sorusunu daha da belirginleştiriyor: Bir sanatçı, başkalarının hikâyelerini anlatma hakkını nereden alır?

Bu mesele aslında Almodovar’ın sinemasının yabancısı değil. Onun filmlerinde karakterlerin hayatları çoğu zaman anlatılar, sırlar, mektuplar ve hatıralar aracılığıyla yeniden kurulur. Gerçek ile kurmaca arasındaki sınırın bulanıklaşması, geçmişin bugünü belirlemesi ve kişisel deneyimin sanata dönüşmesi özellikle son dönem filmlerinde daha görünür hale geldi. Pain and Glory’de (2019) kendi geçmişiyle ve yaratıcılığıyla hesaplaşan bir yönetmenin hikâyesini anlatan Almodovar, burada sanki aynı meseleyi başka bir yönden sorguluyor. Mesele artık sanatçının kendi hayatını eserine dönüştürmesinden öte, kendi hikâyesini anlatırken başkalarının hayatlarına ne yaptığı gibi görünüyor.

Bu nedenle Bitter Christmas, Almodovar’ın otobiyografik sinemasına yeni bir katman ekleme ihtimali taşıyor. Yönetmenin Raul karakterinde kendisinden izler bulunduğunu belirtmesi de filmi daha ilginç hale getiriyor. Çünkü böylece karşımızda yalnızca bir sanatçının yaratma sancılarını anlatan bir hikâye değil, sanatçının kendi konumunu sorguladığı bir anlatı bulunuyor. Film içinde film yapısı da bu sorgulamayı biçimsel olarak destekliyor: Yazılan senaryo, yaşanan hayat ve onu anlatan sanatçı birbirinin içine geçiyor.

Almodovar’ın sinemasında sanat çoğu zaman yalnızca bir anlatma biçimi değil; hayatta kalmanın, kayıplarla baş etmenin ve geçmişi yeniden anlamlandırmanın yolu olmuştur. Bitter Christmas ise bunun bedelini soruyor gibi görünüyor. Bir insanın acısını anlamaya çalışmakla onu kendi hikayemizin malzemesine dönüştürmek arasındaki sınır nerededir?

Filmin bütün bu sorulara nasıl cevap vereceğini elbette izledikten sonra göreceğiz. Çünkü ilginç sorular ortaya atması ile soruların gerçekten dramatik karşılığının ortaya çıkması aynı şey olmayabilir. Almodovar kendi sanat anlayışına yeterince mesafe koyabiliyor mu, yoksa kendisini sorgularken kendi sanatçı mitini mi büyütüyor? Bitter Christmas, tam da bu nedenle yalnızca yeni bir Almodovar filmi olduğu için değil, yıllardır sinemasının merkezinde duran sanat, hayat ve hafıza ilişkisine bu kez sanatçının kendisini de tartışmanın içine katarak yaklaşması nedeniyle merak edilmeyi hak ediyor.

Nesrin KARADAĞ

Diary of a Chambermaid (Yön. Radu Jude, 2026)

Rumen sinemasının en kendine özgü ve huzursuz edici yönetmenlerinden Radu Jude, Diary of a Chambermaid (Bir Oda Hizmetçisinin Güncesi, 2026) ile Octave Mirbeau’nun 1900 tarihli aynı adlı romanından yola çıkmaktadır. Ancak Jude, romanı birebir sinemaya aktarmak yerine Mirbeau’nun sınıf, emek ve iktidar üzerine kurduğu dünyayı günümüz Avrupa’sının koşulları içinde yeniden ele almayı tercih eder. Böylece yapım yüzyılı aşkın süre önce yazılmış bir metnin merkezindeki eşitsizliklerin bugün farklı biçimlerde nasıl varlığını sürdürdüğünü sorgular.

Filmin merkezinde Bordeaux’da varlıklı bir Fransız ailenin yanında çalışan genç Rumen kadın Gianina yer almaktadır. Günlerini evin temizliğiyle ve işverenlerinin küçük oğluyla ilgilenerek geçirirken kendi kızı Romanya’da, ondan yüzlerce kilometre uzakta büyümeye devam eder. Noel’de ülkesine dönüp kızına kavuşacağı günü bekleyen Gianina’nın hayatı, bir başkasının evini düzenlemek ve bir başkasının çocuğuna bakım vermek üzerine kuruluyken kendi ailesiyle geçirebildiği zaman oldukça sınırlıdır.

Gianina’nın gündüzleri sürdürdüğü yaşamın yanında akşamları bambaşka görünen, fakat giderek onun gerçek hayatıyla örtüşmeye başlayan bir uğraşı daha bulunur. Yerel bir amatör tiyatro topluluğunda Mirbeau’nun Diary of a Chambermaid romanından uyarlanan bir oyunda hizmetçi karakterini canlandırmaktadır. Yüzyılı aşkın süre önce yazılmış bir hizmetçi karakter ile günümüz Fransa’sında çalışan Rumen bir göçmen kadının deneyimleri arasındaki benzerlikler, filmin en dikkat çekici katmanlarından birini oluşturur.

Jude, Gianina’nın hikâyesi üzerinden yalnızca ekonomik eşitsizliğe değil, Avrupa içinde hâlâ varlığını sürdüren görünmez sınırlara da bakmaktadır. Filmde, Doğu ve Batı Avrupa arasındaki farklar açık bir çatışmadan çok insanların birbirleriyle kurdukları ilişkilerde, kullandıkları dilde ve gündelik davranışlarda ortaya çıkıyor gibi görünmektedir. Gianina’nın işverenleri kendilerini liberal, hoşgörülü ve açık fikirli insanlar olarak görseler de bu tutum, aralarındaki sınıfsal mesafeyi ortadan kaldırmaya yetmez. Tam tersine Jude, iyi niyetli ve medeni görünen ilişkilerin içinde bile eşitsizliğin ne kadar kolay yeniden üretilebildiğini göstermeye çalışır. Kimin zamanı daha değerli, kimin emeği görünmez kalıyor, kimin çocuğuna bakılırken kimin çocuğu uzakta büyümek zorunda kalıyor? Jude bu soruların cevaplarını seyirciye doğrudan vermek yerine onları Gianina’nın gündelik yaşamının içine yerleştirir. Sömürünün her zaman açık bir baskı ya da kötü niyet biçiminde ortaya çıkmadığını, kimi zaman son derece sıradan ve nazik görünen ilişkilerin bir parçasına dönüşebildiğini hatırlatır.

Yönetmenin filmlerinden tanıdığımız kara mizah ve keskin toplumsal gözlem burada da varlığını korumaktadır. Ancak Diary of a Chambermaid, Jude’nin sert ve provokatif işlerine kıyasla daha sakin ve duygusal bir yerde duruyor gibi görünür. Gianina’yı yalnızca bir sınıfsal konumun ya da göçmen emeğinin temsilcisine dönüştürmeden onun özlemlerine, bekleyişine ve gündelik hayatındaki küçük kırılmalara da alan açar. Böylece film, sınıf ve iktidar üzerine bir eleştiri olmanın yanında, başka insanların hayatlarını mümkün kılmak için kendi hayatından vazgeçmek zorunda kalan bir kadının hikâyesine dönüşür.

Zeynep İLAY ERKEN

El Ser Querido (Yön. Rodrigo Sorogoyen, 2026)

5. Ayvalık Uluslararası Film Festivali kapsamında duyurulan dünya sineması seçkisinde büyük heyecan uyandıran yapımlardan biri yönetmenliğini Rodrigo Sorogoyen’in üstlendiği El Ser Querido’dır (En Sevdiğim,2026). Film, Cannes Film Festivali’nin Ana Yarışma Bölümü’ndeki dünya prömiyerinin ardından güçlü oyunculukları ve etkileyici görselliğiyle şimdiden övgü toplamıştır.

Gerilim dozu yüksek ve duygusal açıdan yoğun filmleriyle Avrupa’nın auteur yönetmenlerinden biri olma yolunda ilerleyen Sorogoyen’in kendi ifadesiyle bugüne kadarki en deneysel çalışması niteliğinde olan El Ser Querido, merkezine bir baba-kız hikâyesini alır. Javier Bardem’in performansıyla izlediğimiz ünlü yönetmen Esteban Martínez, aralarındaki on üç yıllık sessizliğin ardından görüşmediği kızı Emilia’ya yeni projesinde bir rol teklif eder. Bir tür barışma girişimi olarak başlayan bu süreç, 1930’ların Batı Sahra’sını canlandırmak üzere Kanarya Adaları’nda çekilen bir dönem filminin prodüksiyonunda kameralar çalışmaya başladığında çok daha karmaşık bir hâl alacaktır.

Sorogoyen, film içinde film kurgusu aracılığıyla insanların ve elbette sinemacıların aileleri ve kendileri hakkında anlattıkları hikâyeleri nasıl inşa ettiklerini ve bu hikâyeler birbiriyle örtüşmediğinde ortaya çıkan acı verici durumu irdeleme fırsatı bulur. Ustalıklı teknik özellikleriyle karakterlerin bellekleri ve gerçeklik algılarındaki değişimleri yansıtacak şekilde tasarlanan film, başta kafa karışıklığına sebep olsa da akışa düşündürücü ve sürükleyici bir unsur kazandırır. Bu teknik tercihin, baba-kız ilişkisindeki her zaman tutarlı ve açıkça anlaşılır olmayan dinamikleri görünür kılması filmin güçlü ve gerçekçi yönlerinden birini oluşturur. Baba, yaratıcı dehası ve acımasızlığı birbirinden ayrılması olanaksız bir insan olarak resmedilirken; kızı kırılganlık ve onaylanmaya duyduğu ihtiyaç arasında sıkışmanın çaresizliğini içtenlikle aktarır. İkili arasındaki bu dinamik, geçen senenin ses getiren yapımlarından Sentimental Value (2025) filmindeki baba-kız dinamiğine olan benzerliğiyle dikkati çeker.

Pedro Almodóvar, Paweł Pawlikowski ve Radu Jude’un yeni yapımlarının da yer aldığı uluslararası nitelikteki bu seçkide Altın Palmiye adayı El Ser Querido’yu izleme listenize eklemenizi içtenlikle öneririz.

Selin TANYERİ

Everytime (Yön. Sandra Wollner, 2026)

Everytime (Her Defa, 2026), Avusturyalı yönetmen Sandra Wollner tarafından yönetilen ve kayıp, yas, hafıza gibi kavramların etrafında şekillenen bir dramadır. Bir kaybın ardından değişen hayatlara odaklanan film, yaşananları yalnızca geride kalanların acısı üzerinden anlatmak yerine, yaşanılan kaybın, zaman ve gerçeklik algısı üzerindeki etkisini de sorgular. Wollner, seyirciyi direkt olarak duygusal bir anlatının içerisine çekmektense, karakterlerin dünyasına yavaş ve mesafeli bir biçimde yaklaşarak filmin temelindeki belirsizlik duygusunu giderek güçlendirir.

Filmde dikkat çeken unsurlardan biri de gerçeklik ile hatıra arasındaki sınırların kesin biçimde çizilmemesidir. Gündelik hayatın doğal akışı içerisinde ilerleyen anlatı, zaman zaman alışılmış gerçeklik duygusundan uzaklaşarak izleyiciyi gördüklerini yeniden değerlendirmeye yönlendirir. Wollner’ın sinemasında önemli bir yere sahip olan bu yaklaşım, The Impossible Picture (2016) ve The Trouble with Being Born (2020) gibi önceki filmlerinde de kendisini gösterir. Yönetmen, karakterlerin yaşadıklarını açıklamak yerine onların zihinsel dünyalarına alan açarak seyircinin anlatıya kendi yorumunu katmasına izin verir.

Filmin görselliği ve anlatım biçiminde, sessizlikler, gündelik anlar ve küçük ayrıntılar önemli bir yer tutar. Büyük dramatik karşılaşmalardan çok atmosfer üzerinden ilerleyen Everytime, yas duygusunu da doğrudan ifade etmek yerine hissettirmeyi tercih eder. Bu dingin anlatım biçiminin altında ise hafıza, unutkanlık ve kaybedilen birinin ardından geride kalanlarla kurulan ilişkiye dair daha geniş sorular yer alır. Böylece film, kişisel bir hikâyeden hareket ederek günümüzde hatırlamanın ne anlama geldiğine dair daha evrensel bir alan yaratır.

2026 Cannes Film Festivali’nde Belirli Bir Bakış bölümünde dünya prömiyerini gerçekleştiren Everytime, Sandra Wollner’ın gerçeklik algısını sorgulayan kendine özgü sinema dilinin yeni bir örneği olarak öne çıkar. Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nde izleyiciyle buluşacak olan film, klasik bir yas anlatısından farklı olarak seyircisini kesin cevaplardan çok kendi sorularıyla baş başa bırakır. Sessiz ve ölçülü anlatımının altında giderek derinleşen yapısıyla Everytime, hafıza ve kayıp üzerine düşünmek isteyen izleyiciler için merak uyandırıcı bir deneyim vadediyor.

Merve ÇOLAK

Fatherland (Yön. Pawel Pawlikowski, 2026)

Sinema dünyasının sekiz yıllık sessizliğin ardından en çok merak edilen dönüşlerinden birine imza atan Oscar ödüllü Polonyalı yönetmen Paweł Pawlikowski, Ida (2013) ve Cold War (2018) ile ördüğü tarihi üçlemesini Fatherland (Ata Yurdu, 2026) ile tamamlıyor. Dünya prömiyerini yaptığı 79. Cannes Film Festivali’nden En İyi Yönetmen ödülüyle ayrılan film, sadece Pawlikowski’nin sinemasal estetiğinin zirvesi değil, aynı zamanda 2026 ödül sezonunun en iddialı yapımlarından biri olarak sinema eleştirmenlerini ikiye bölen ama hayran bırakan bir coşkuyla karşılandı. Gösterime girmeden önce bu filmi mercek altına almak, yönetmenin önceki işleriyle kurduğu köprüleri ve gelecekteki ödül potansiyelini anlamak adına önemli.

Pawlikowski, Ida filminde nüanslarla dolu, siyah-beyaz kareler içinde bireysel bir kimlik ve travma arayışı sunmuştu. Cold War ise müziğin ve tutkunun devrimin gölgesinde nasıl ezildiğini, yine o muazzam 4:3 kare oranları ve Łukasz Żal’ın nefes kesen sinematografisiyle anlatmıştı. Fatherland, bu iki filmin estetik ve tematik DNA’sını doğrudan miras alıyor.

Ancak bu kez kamera, anonim karakterlerden ziyade gerçek bir tarihsel figüre, Nobel ödüllü Alman yazar Thomas Mann’a ve onun kızı Erika Mann’a odaklanıyor. 1949 yılının yaz ayında geçen film, Nazi Almanya’sının yıkıntısı üzerindeki iki kutuplu dünyaya (ABD ve Sovyet kontrolündeki bölgelere) bakan bir baba-kızın siyah bir Buick içerisindeki yolculuğunu anlatır. Pawlikowski, tıpkı Cold War’da olduğu gibi büyük politik çalkantıların bireylerin ruhunda açtığı yaraları, minimal ama bir o kadar vurucu diyaloglarla işliyor. Yönetmenin önceki filmlerindeki o şiirsel ve boşluk duygusunu ön plana çıkaran kadraj tercihleri, Fatherland’de yerini daha sert, entelektüel ve uzlaşmaz bir tona bırakıyor.

Fatherland, izleyicisine ucuz bir tarihsel nostalji ya da biyografik konfor alanı vadetmiyor. Film, sanatçının toplumsal sorumluluğu, suçluluk psikolojisi ve tarihin ağırlığı gibi çetin meseleleri masaya yatırıyor. Thomas Mann rolünde Hanns Zischler’in mesafeli ve hayranlık uyandıran performansına, Erika Mann karakteriyle Alman sinemasının dâhi ismi Sandra Hüller eşlik ediyor. Hüller’in keskin, kararlı ve olayların merkezindeki duruşu, filmi monotonluktan kurtarıp adeta gerilim dolu bir psikolojik yolculuğa dönüştürüyor. Ayrıca yönetmenin alametifarikası olan dönemsel müzik kullanımı ve Żal’ın imzasını taşıyan tekstürlü siyah-beyaz görüntü yönetimi, sinemada görsel estetiğe önem verenler için kaçırılmayacak bir deneyim vadediyor.

Cannes’da kazandığı En İyi Yönetmen ödülü, Fatherland’in uluslararası festival serüvenini ateşleyen en büyük kıvılcım oldu. Yapım, sonbahar festivallerinde (San Sebastián, New York ve Londra) elde ettiği övgülerle birlikte şimdiden önümüzdeki Akademi Ödülleri (Oscar) ve Avrupa Film Ödülleri için güçlü bir aday olarak konumlanıyor.

Özellikle şu kategorilerde ödül kapması işten bile değil: En İyi Uluslararası Film / En İyi Yabancı Film: Filmin uluslararası prodüksiyon yapısı ve güçlü tarihi arka planı, onu bu kategorinin doğal favorilerinden biri yapıyor. En İyi Kadın Oyuncu (Sandra Hüller): Erika Mann karakterine getirdiği hayatî ve dinamik yorumla Hüller, yılın en çok konuşulan performanslarından birine imza atıyor; eleştirmenler onun şimdiden Oscar yarışında ana akım kulislerinde adının geçeceğini öngörüyor. En İyi Yönetmen ve Görüntü Yönetimi: Pawlikowski’nin minimalist rejisi ve Żal’ın kamerası, teknik dallarda hem Avrupa Film Ödülleri’nde hem de Oscar’da akademi üyelerinin göz ardı edemeyeceği bir görsel ziyafet sunuyor.

Özetle Fatherland, sadece bir dönemin dökümü değil; sanat ile politikanın tehlikeli dansına, aile içi kırılmalara ve yıkıntılar arasındaki insan ruhuna tutulmuş kusursuz bir ayna. Pawlikowski, geçmişin hayaletleriyle bugünün vicdanı arasında kurduğu bu köprüde, seyirciye kolay cevaplar sunmak yerine onları rahatsız edici sorularla baş başa bırakıyor. Thomas ve Erika Mann’ın şahsında, aydın sorumluluğunun ve sürgün psikolojisinin bugünün dünyasında bile ne kadar kırılgan ve elzem olduğunu hatırlatıyor. Salonlara gitmeden önce hazırlığınızı bu yoğun, entelektüel ve görsel olarak büyüleyici atmosfere göre yapmanızda; sinema tarihinin en zarif ama bir o kadar da acımasız tanıklıklarından birini deneyimleyeceğinizi bilerek koltuğunuza yerleşmenizde büyük fayda var.

Yaşar GÜLVEREN

Fjord (Yön. Cristian Mungiu, 2026)

Cristian Mungiu, yeni bir filmi duyurulduğunda ne yapacağını merakla beklediğim yönetmenlerden biri. 4 Months, 3 Weeks and 2 Days (2007), Beyond the Hills (2012), Graduation (2016) ve R.M.N. (2022) boyunca beni onun sinemasına bağlayan şey, seyircisini kolay cevaplarla rahatlatmamasıdır. Karakterlerini kimin haklı, kimin haksız olduğuna kolayca karar veremeyeceğimiz ahlaki çatışmaların içine yerleştiriyor ve seyirciyi asla bu çatışmanın dışında bırakmıyor. Sarajevo Film Festivali’nde izlediğim Fjord da tam olarak bu nedenle beklentiyi fazlasıyla karşılıyor. Yönetmeni benim gibi uzun zamandır radarında tutanların Ayvalık programında Fjord’u öncelikli filmleri arasına alacağını düşünüyorum.

Dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nin ana yarışmasında yapan ve Mungiu’ya 4 Months, 3 Weeks and 2 Days’den yıllar sonra ikinci Altın Palmiye’sini kazandıran Fjord, Türkiye’de ilk kez Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nde gösterilecek. Üstelik Cannes’dan ödülle ayrılması kadar yarattığı tartışmalarla da dikkat çeken bir film var karşımızda.

Sebastian Stan ve Renate Reinsve’nin canlandırdığı Mihai ile Lisbet, beş çocuklarıyla Norveç’te yaşayan dindar bir çift. Çocuklarını kendi inançları doğrultusunda yetiştiriyor, telefon ve sosyal medya kullanımını sınırlandırıyorlar. Ne var ki okuldaki öğretmenler tarafından ergen kızlarının bedenindeki morlukların fark edilmesiyle çocuk koruma hizmetleri devreye giriyor ve ailenin beş çocuğu da ebeveynlerinden alınıyor. Mungiu da bizi tam burada son derece huzursuz bir tartışmanın içine bırakıyor: Bir anne babanın çocuğunu kendi değerleriyle yetiştirme hakkının sınırı nerede başlar, nerede biter? Devletin çocuğu koruma sorumluluğu hangi noktada başka bir yaşam biçimine müdahaleye dönüşür?

Fjord’u izlerken benim için asıl ilgi çekici olan, filmin bu soruların hiçbirine kolay bir cevap vermemesi oldu. Bir tarafta çocuklarının hayatını kendi inançları doğrultusunda fazlasıyla belirleyen ebeveynler, diğer tarafta ilerici ve özgürlükçü değerlerden hareket ederken karşısındaki yaşam biçimini anlamaya giderek daha az istekli hâle gelen kurumlar var. Ailenin Romanya kökenli oluşuyla göçmenlik ve aidiyet de bu çatışmaya ekleniyor. Böylece küçük bir aile dramı, günümüz Avrupa’sındaki muhafazakârlık, sekülerlik, göçmenlik ve giderek sertleşen kutuplaşma üzerine çok daha büyük bir tartışmaya açılıyor.

Filmin Norveç’in büyüleyici coğrafyasını bu gerilimin parçası hâline getirme biçimi de ayrıca etkileyici. Kontrollü biçimde gerçekleştirilen çığlar filmin başlarında gündelik hayatın bir ayrıntısı gibi görünürken zamanla başka bir anlam kazanıyor: Çığ, kontrol altında olduğunu düşündüğümüz şeylerin bir anda sınırlarını aşabileceğini hatırlatan güçlü bir imgeye dönüşüyor.

Açıkçası ben Fjord’u izlerken her iki tarafla da özdeşlik kuramadığım, aksine kendimi sürekli sorgularken bulduğum için filmden büyük zevk aldım. Bir filmin seyircisini zorlamasını, kendi doğrularından şüphe ettirmesini sevenlerdenim ve Mungiu’nun bunu yapma biçimi hâlâ çok etkileyici. Üstelik Stan ve Reinsve’yi onun dünyasında izlemek de başlı başına merak uyandırıcı. Fjord, Ayvalık programında benim hiç düşünmeden öncelik vereceğim filmlerden biri olurdu. Mungiu sinemasını zaten seviyorsanız kaçırmayın. Ama Mungiu ile henüz tanışmadıysanız, üzerine uzun uzun konuşma isteği uyandıran bu huzursuz edici film, onun sinemasına girmek için oldukça iyi bir başlangıç olabilir.

Tuba BÜDÜŞ

I Want Your Sex (Yön. Gregg Araki, 2026)

Dünya prömiyerini Sundance Film Festivali’nde yapan I Want Your Sex (Seni İstiyorum, 2026), Gregg Araki’nin on iki yıldan sonra gelen ilk filmi olarak oldukça ses getirmişti. 1990’larda Ergen Kıyameti üçlemesi başta olmak üzere birçok başka filmiyle de Yeni Queer Sinema akımının en önemli temsilcilerinden olan Gregg Araki’nin kendine özgü estetiğiyle normatif çemberin dışında kalan ilişkilere odaklandığı geleneği sürdürdüğünü söylemek mümkün.

The Invite (Davet, 2026) filmiyle övgü toplayan Olivia Wilde ve Licorice Pizza’dan (2021) hatırlayacağımız Cooper Hoffman’ın başrolü paylaştığı film, Wilde’ın canlandırdığı çağdaş sanatçı Erika ve Erika’nın galerisinde onun asistanı olarak işe başlayan genç Elliot’un arasındaki cinsel ilişkiye odaklanıyor. Elliot’u bir nevi ilham perisi belleyen Erika’nın ısrarcı tutumu ve Elliot’un deneyimsizliğinin getirdiği toyluk pop-art esintili abartılı kostüm ve sahne dekoru seçimleriyle komik bir sinema deneyimi sunarken Araki’nin aynı zamanda çağdaş sanatın samimiyeti ve özgünlüğünü sorgulayan tutumunu bu tasarlanmış yapay atmosferden izliyoruz. Bunun yanında Araki eski filmlerinden gelen seks pozitifliğinin sanki erotiklikten yoksun gördüğü Gen Z’ye tepki gösterircesine altını çiziyor. Bunu 90’lardaki filmlerinin taze bakış açısıyla yapmıyor – daha doğrusu yapamıyor – çünkü film erotiklikten aslında oldukça uzak. Daha çok komediyle karışık bir öğüt olarak karşımıza çıkıyor. Komedi özelliğiyle oldukça başarılı olan film, Araki’nin eski filmlerinin ana akım yıkıcılığını tam olarak taşımasa da perdeye yeni bir soluk getiriyor.

90’larda kadrajına aldığı kuşağın alternatif kültürleriyle daha içli dışlı olan yönetmenin, şimdiki nesillere daha üstten baktığı yer yer hissediliyor. Eskiden sinema dili ana akımından sapan, kendine bununla yer edinmiş yönetmenin stüdyo sisteminin içinde ilk bakışta aşırı gözükebilecek fikirleri daha genel geçer biçimsel seçimlerle ortaya koyduğunu görmek mümkün. Yine de Araki’nin dinamik sinema dili filmi oldukça izlenebilir kılıyor. Çağdaş sanat piyasasını aynı zamanda da sanatçıların arasındaki güç dinamikleri ve eşitsizlikler üzerinden eleştiren film aslında kendi üretimine de bir şekilde yorum getiriyor. Fakat bu tür eleştiriler komedinin ağır basması nedeniyle çok derin incelenemiyor. Bunlar bir yana dursun, Araki’nin eski işleriyle haşır neşir olan seyirci şüphesiz ki bu filmde de yönetmenin kendine has bakış açısını ve estetiğini takdir edecektir.

İpek ÖMERCİKLİ

In Waves (Yön. Phuong Mai Nguyen, 2026)

Roman uyarlamalarına ilgi duyanların bu yılki izleme listelerinde yer almayı hak eden başarılı adaptasyonlardan biri, 5. Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nde de sergilenecek olan AJ Dungo’nun aynı adlı otobiyografik romanını beyazperdeye yansıtan In Waves’ dir (Dalgalarda, 2026). Kurgu, özetle sık rastlanabilecek bir olay örgüsü izler: Kanser nedeniyle erken yaşta hayata veda eden Kristen, kıymetli sevgilisi Dungo’nun sanatçı olma arzusunu son nefesine kadar destekler. Dungo da bu koşulsuz saf sevgiyi çizimlerine dökerek sevgilisini ölümsüz kılar. Ancak film; çoğu eleştirmen tarafından klasik aşk hikâyesinin ötesine geçmeyi başarabilmiş, sanatın aracılık ettiği bir ölümsüzlük öyküsüne dönüşmüştür. Dolayısıyla filmin arkasında, kurmaca bir trajik aşk çözümlemesinden ziyade insanın kaybettiği kişiyi sanata kazıyarak kalıcı bir hafızaya yerleştirmesi anlatılır.

Filmin esas psikolojik derinliğini teşkil eden bu alt anlatı, yasın ayrıca beşerî faaliyetlerle dönüştürücü gücünü de yansıtmaktadır. Örneğin ölüm karşısında enginliğin ve sonsuzluğun bir temsili olarak okunan deniz, görüntü ve çizimlerde geniş yer kaplar. Dungo’nun bir nevi yasla baş etme mekanizması olarak işlev gören bu metafor, filme de adını veren dalgalarla döngüsel tekrarları ve yaşamın öngörülemez doğasını vurgular. Nitekim yas da dalgalar hâlinde gelir, kendini bir dalga gibi hareket ettirerek beraberinde sürüklediği anı ve yaşam parçalarını da devingen kılar.

AJ Dungo’nun minimalist renk dünyasında şekillenen bu metafor, ne var ki Nguyen’in objektifinde bilinçli bir değişime uğramış ve sinema için farklı bir görsel dile aktarılmıştır. Demeçlerinde bu amaçla Kaliforniya ışığını özellikle araştırdığını ifade eden yönetmen, renkleri hem duyguları hem de zaman geçişini anlatmak için kullandığını belirtmiştir. Başka bir söyleşide ise ölümü görkemli kılmaya çalışmadığını, özellikle insan hayatında yumuşak bir geçiş aşaması olarak yansıtma amacı taşıdığını dile getirmiştir. Dolayısıyla film, seyircisini kanser melodramıyla sarsmaya çalışan, tabiri caizse bir duygu yükleyicisi olmanın fazlasıyla ötesine geçmiştir.

Nguyen’in ilk uzun metraj yapımı olmasına rağmen 2026 Cannes Film Festivali’nde Eleştirmenler Haftası’nın açılış filmi olarak seçilen In Waves, geleneksel alışkanlıkları kırarak festival tarihinde açılışı yapan ilk animasyon film olmuştur. Bu iddialı başlangıç, kayıpla yaşamaya devam etmenin nasıl mümkün olabileceğini görsel bir şölenle sunarak aldığı övgüleri bizce hak edecek titiz bir uyarlama ve yeni bir dilde yazılan usta bir dönüşüm eseridir.

Rabia ELİF ÖZCAN 

Les Roches Rouges (Yön. Bruno Dumont, 2026)

Büyümek sancılı bir süreçtir. Büyüdükçe, gözlemlediğimiz dünyanın yaşanılan dünyadan epey farklı olduğunu görürüz. Büyüdükçe kurallar artar. Her davranış, her hareket hatta her düşünce soyut ve somut birçok filtreden geçer. Bu filtreler kültürle, dille, dinle ve binlerce farklı kurallar bütünüyle defalarca şekillenir. Ve çocukken yaşanılan dünya ile yaş aldıkça yaşanan dünya birbirinden çok farklı bir hal almaya başlar. Yani biz büyüdükçe dünyamız da o denli küçülür. Ardından küçülebilecek son noktaya geldiğinde ise orta yerine yetişkin olan hâllerimizi koyar.

Les Roches Rouges (Kızgın Kayalar, 2026), yönetmenliğini Bruno Dumont’un üstlendiği son filmidir. Film, Fransız Rivierası’nda, Akdeniz kıyısındaki kırmızı kayalıkların çevresinde geçer. Filmin başrolünde henüz beş yaşındaki Géo vardır. Géo yaz günlerini arkadaşlarıyla kayalıklarda dolaşarak, denizde yüzerek ve kendi çocuk dünyasında yaşayarak geçirir. Fakat bir gün karşılarına başka bir çocuk grubu çıkar. Géo ve arkadaşları bu yabancı çocuk gruptan haz etmez. Ve iki grup arasında kayalıktan denize atlamak gibi tehlikeli oyunların da eşlik ettiği bir rekabet başlar. Géo için şaşırtıcı olan yalnızca bu yeni grupla karşılaşmak değildir. Géo rakip gruptaki Eve’ye ilgi duymaya başlar. Eve’nin ise başka bir erkek çocukla kurduğu bağ ise ilişkileri daha da karmaşık bir hâle getirir. Böylece kıskançlık, rekabet, şiddet ve aşk gibi yetişkin dünyasıyla özdeşleştirdiğimiz duygular, küçük çocukların dünyasında da kendilerine yer bulur.

Dumont, sinema yolculuğuna başlamadan önce felsefe eğitimi almış ve felsefe öğretmenliği yapmıştır. Bunun izlerini filmografisinde çokça hissetmek mümkün. Dumont için sinema, insanı anlama ve anlamlandırma çabasının araçlarından biridir. Felsefede kavramlar insanı ve dünyayı anlamak için ne kadar önemliyse, Dumont’un sinemasında kamera da insanı gözlemlemek ve görünür kılmak için en az onlar kadar belirleyici bir araçtır.

Les Roches Rouges’un dikkat çekici çıkış noktalarından biri de Dumont’un çocukların dünyasına bir yetişkinin nostaljik bakışından mümkün olduğunca uzaklaşarak yaklaşmasıdır. Çocukları yalnızca sevgi dolu, saf ve masum varlıklar olarak ele almak yerine; öfkelenen, kıskanan, rekabet eden, seven ve şiddete yönelebilen küçük insanlar olarak filmin merkezine yerleştirir. Çünkü öfke de sevgi de yalnızca büyüdükçe edindiğimiz duygular değildir. Değişen belki de onları hissetme biçimimizden çok, yaşama ve dışa vurma biçimimizdir.

2026 Cannes Film Festivali’nin Yönetmenlerin On Beş Günü seçkisinde dünya prömiyerini gerçekleştiren Les Roches Rouges, çocukluğun özgür, tehlikeli ve karmaşık dünyasına Dumont’un kendine özgü sinema anlayışıyla yaklaşan yapımlardan biridir. Çocukluğu, yetişkinliğin geride bıraktığı masum bir dönem olarak değil, insanın en temel duygularının henüz çok daha filtresiz yaşandığı bir alan olarak ele alan film, Ayvalık Film Festivali programının dikkat çekici yapımları arasında yer almaktadır.

Ayşe YAPIŞIK

Marcel et Monsieur Pagnol (Yön. Sylvain Chomet, 2025)

Marcel et Monsieur Pagnol (Muhteşem Bir Yaşam, 2025) isimli bu animasyon filmi,   Fransa’nın ve dünyanın başarılı sanatçıları arasında yer alan tiyatro ve roman yazarı, yönetmen Marcel Pagnol’un hayat hikâyesini konu edinir. Yapımcılık mesleğini de icra eden Pagnol, her şeyden önce başarılı bir hikâye anlatıcısı olarak kabul edilmiş ve 1930-1950 yılları arası onun en üretken dönemi olmuştur. Animasyon, Fransa’nın Aubagne isimli  komününde dünyaya gelen Pagnol’un Paris’e giderek kariyerini asıl olarak bu şehirde güçlendirdiğini gösterirken; izleyiciye 1930’lardaki Paris’in manzaralarını ve sokaklarını   seyredebilme zevki de verir. Bununla beraber filmde, Pagnol’un kariyer yolunda ilerlerken ailesinin onunla olan ilişkileri de mercek altına alınır.  Filmin, Pagnol’un   çocukluğundan başlayarak onun nasıl tanınmış ve başarılı bir sanatçı hâline geldiğini anlatırken aynı zamanda izleyiciyi sinemanın büyülü dünyasının içine çekeceği de tahmin edilebilir. Çünkü Marcel et Monsieur Pagnol‘un, sadece biyografik bir film olmayıp Fransa’daki sessiz sinemadan sesli sinemaya geçişin ufak bir tarihçesini de barındırdığı görünmektedir.

Fransa, Belçika, Lüksemburg ortak yapımı bu biyografik drama filmi, bütün eserlerinde kendine özgü bir tarza sahip olan yönetmen Sylvain Chomet’in göz doldurucu çizimleriyle oluşturduğu başarılı görselliği hemen dikkatleri çeker. Yönetmenin Les Triplettes de Belleville (Belleville’de Randevu, 2003) ve L’illusionniste (Sihirbaz, 2010) animasyonlarını bilenler zaten bu filmin herhangi bir karesini ilk gördüklerinde Chomet’nin imzasını hemen tanıyacaktır. Sıcak renkleri ve ilginç karakter çizimleri ile de öne çıkan bu filmde karakterlerin yüzlerinin biraz abartılı ve karikatüristik çizildiği de gözlerden kaçmayacaktır. Elle çizilen dolayısıyla da büyük bir emek harcandığı gözlemlenebilen bu filmin konusuyla göründüğünden daha derin anlamlar içerdiği ifade edilebilir.

2025 yılındaki 78. Cannes Film Festivali’nin Özel Gösterimler Bölümü’nde dünya prömiyerini yapmış olan Marcel et Monsieur Pagnol, yine 2025’teki Annecy Uluslararası Animasyon Film Festivali’nde, 2026 Lumière Ödülleri’nde ve daha pek çok festivalde gösterilmiştir. 5. Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nde Animasyon Filmlere Özel Bölüm’de gösterilecek olan bu filme, izleyenleri hem duygusal hem de sürükleyici bir yolculuğa çıkartacağı için izleme listelerinde yer verilmesi önerilir.

Tülay IŞIK KALAFAT

Persepolis (Yön. Marjane Satrapi & Vincent Paronnaud, 2007)

Bazı filmler vardır, izledikten yıllar sonra bile zihninizde bir sahnesi, bir cümlesi, bir duygusu kalır. Persepolis benim için onlardan biri. Film, bu yıl Ayvalık Film Festivali’nde, Haziran ayında kaybettiğimiz Marjane Satrapi’nin anısına seyirciyle yeniden buluşacak. Satrapi’nin aynı adlı otobiyografik grafik romanından uyarlanan Persepolis, onun çocukluğundan başlayarak İran Devrimi’ni, İran-Irak Savaşı’nı, ailesini, ülkesinden ayrılışını ve başka bir ülkede kendine yer bulma çabasını anlatıyor. Ama filmi sadece İran’ın yakın tarihine dair politik bir anlatı olarak görmek büyük haksızlık olur. Çünkü Persepolis, her şeyden önce büyümek, ait olmak, özgürlük ve kendin olabilmek üzerine bir film.

Marji’yi sekiz yaşında tanıyoruz. Dünyayı değiştirebileceğine inanan, Bruce Lee hayranı, meraklı ve biraz da başına buyruk bir çocuk. Sonra ülkenin siyasi düzeni değişiyor ve onun çocukluğu da değişmek zorunda kalıyor. Yasaklar, savaş, baskı ve kayıplar yaşamının parçası haline geliyor. Bir süre sonra İran’dan ayrılıp Viyana’ya gidiyor. Bu kez de başka bir dünyanın içinde, kendi kimliğini yeniden kurmaya çalışıyor. Bence filmin en güçlü tarafı tam da burada. Büyük siyasi dönüşümleri büyük laflarla değil, bir çocuğun ve ailesinin gündelik yaşamı üzerinden anlatıyor. Bir başka güçlü tarafı ise bunu bir animasyonla yapması. Siyah-beyaz çizimleri, sade ve grafik anlatımıyla Persepolis, animasyonun sadece çocuklara ait bir anlatım biçimi olmadığını hatırlatan filmlerden. Mizahı ve hüznü aynı anda taşıyabilmesi de animasyona mesafeli olan benim için bile filmi çok özel kılıyor.

Satrapi, Vincent Paronnaud ile birlikte yönettiği Persepolis ile 2007 Cannes Film Festivali’nde Jüri Ödülü’nü kazandı. Film ayrıca En İyi Animasyon Film dalında Oscar’a aday gösterildi ve Fransa’nın César Ödülleri’nde iki ödül aldı. Ama bütün bunlardan daha önemlisi, Persepolis‘in bugün hâlâ söyleyecek bir şeyinin olması. Marjane Satrapi’yi Haziran ayında kaybettik. Ardında kitaplardan filmlere, çizgilerden hikâyelere uzanan çok güçlü bir dünya bıraktı. Ayvalık’ta Persepolis’i yeniden izlemek, hem bu dünyaya dönmek hem de Satrapi’yi kendi hikâyesi üzerinden hatırlamak için güzel bir fırsat. İyi ki anlatmış, iyi ki çizmiş, iyi ki filme dönüştürmüş.

Serkan KALENDER

Silent Friend (Yön. İldiko Enyedi, 2025)

Ülkemizde ilk kez İstanbul Film Festivali’nde izleyicisiyle buluşan Silent Friend (Sessiz Dost, 2025), bu kez Ayvalık’ta yeniden perdede. Ildiko Enyedi’nin On Body and Soul (2017) ile kalbimize dokunan, insanın kendisinden farklı olanla temas kurma ihtimalini araştıran sineması, Silent Friend ile belki de en şiirsel hâline ulaşıyor. Ötekiyle iletişim kurmak, kendinden olmayanı anlamaya, kabul etmeye ve sevebilmeye çalışmak Enyedi’nin yine temel meselesi. Fakat bu kez karşımızdaki “öteki” bir insan değil; sessiz, yavaş ve bizden bambaşka bir canlı: bir ginkgo biloba ağacı.

Filmin merkezinde, Almanya’daki Marburg Üniversitesi’nin botanik bahçesinde yüzyılı aşkın zamandır duran görkemli bir ginkgo var. Ağacın etrafında 1908, 1972 ve 2020 yıllarında geçen üç hikâye birbirine bağlanıyor. İlkinde üniversitenin ilk kadın öğrencilerinden Grete, bitkiler ve fotoğraf aracılığıyla dünyaya başka türlü bakmayı öğreniyor. 1972’de içine kapanık Hannes, bir sardunyaya bakmanın ve onunla ilgilenmenin hayatını nasıl değiştirebileceğini keşfediyor. 2020’de tam da pandeminin patladığı günlerdeyse Hong Konglu sinirbilimci Tony, bebeklerin zihinsel gelişimi üzerine yaptığı araştırmadan yola çıkarak bitkilerin bilinci ve iletişim kapasitesi üzerine düşünmeye başlıyor.

Ama Silent Friend’i ilginç kılan yalnızca bu hikâyelerin konusu değil. Enyedi, üç farklı dönemi üç farklı görsel dünyayla anlatıyor; 1908’in siyah-beyaz 35 mm görüntüleri, 1970’lerin 16 mm dokusu ve günümüzün dijital görüntüsü yalnızca dönemleri ayırmakla kalmıyor, dünyaya bakmanın farklı biçimlerini de birbirinden ayırıyor. Böylece film, zamanın içinden geçen bir ağacın etrafında insanın bakışındaki değişimi de izliyor.

Bir ağacın dünyasını gerçekten anlayabilir miyiz? Yönetmen bunun cevabını vermek yerine soruyu büyütüyor. İnsanlar bitkileri gözlemliyor, ölçüyor, deney yapıyor, onlara anlamlar yüklüyor. Peki ya bütün bunlar aslında insanın kendi sınırlarını anlamasının yollarından biriyse? Film; yalnızlık, merak, bilim, bilinç ve aidiyet üzerine de düşünüyor. Bunu büyük cümlelerle değil, sessizliklerle, bakışlarla ve küçük karşılaşmalarla yapıyor. Bir bitkinin büyümesini izlemek, bir ağacın gövdesine dokunmak ya da onun yanında hiçbir şey yapmadan durmak bile filmin dünyasında bir tür iletişime dönüşebiliyor.

Üstelik karşımızda yalnızca “ağaçları sevenler” için yapılmış naif bir doğa filmi yok. Silent Friend, bilimsel merak ile sezgi arasındaki sınırları da kurcalıyor. İnsan bilincini anlamaya çalışan bilim insanlarından bitkilerin gizemli yaşamına kadar uzanan film, bildiğimiz dünyayı başka bir canlı türünün gözünden düşünmeye davet ediyor. Belki de bu yüzden ginkgo, filmin gerçek başrolü olduğu kadar sessiz bir tanığı da.

Filmden çıkarken aklımızda bir soru kalacak: Biz doğayı gerçekten anlamaya mı çalışıyoruz, yoksa ilk kez onu dinlemeye mi başlıyoruz? Ayvalık’ta perdeye yeniden gelen Silent Friend, bu soruyu sormak ve cevap aramak için iyi bir fırsat.

Nesrin KARADAĞ

Fil'm Hafızası

Etiketler: 5. Ayvalık Uluslararası Film FestivaliA Magnificent LifeAta YurduBir Oda Hizmetçisinin GüncesiBitter Christmasbruno dumontBuruk Noelcristian mungiuDalgalardaDiary of a ChambermaidEl Ser QueridoEn SevdiğimEverytimeFatherlandFjordgregg arakiHer DefaI Want Your SexIldiko EnyediIn WavesKızgın KayalarLes Roches RougesMarcel et Monsieur Pagnolmarjane satrapiMuhteşem Bir Yaşampawel pawlikowskiPedro AlmadovarpersepolisPhuong Mai NguyenRadu JudeRodrigo SorogeyonSandra WollnerSeni İstiyorumsessiz dostSilent Friendsylvain chometThe Belovedvincent paronnaud
Fil'm Hafızası

Fil'm Hafızası

YazarınDiğer Yazıları

    29. Uçan Süpürge’de Kaçırılmaması Gereken Filmler

    29. Uçan Süpürge’de Kaçırılmaması Gereken Filmler

    2 Haziran 2026
    45. İstanbul Film Festivali Günlükleri- 10

    45. İstanbul Film Festivali Günlükleri- 10

    18 Nisan 2026
    45. İstanbul Film Festivali Günlükleri- 9

    45. İstanbul Film Festivali Günlükleri- 9

    17 Nisan 2026

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Editörün Seçtikleri

Sinemada İklim Krizi: Umut Dolu Yarınlara

Sinemada İklim Krizi: Umut Dolu Yarınlara

Selin Tanyeri
29 Temmuz 2026

Rose (2026)

Rose (2026)

Rabia Elif Özcan
27 Temmuz 2026

Duvara Açılan Kapılar: The Invite (2026)

Duvara Açılan Kapılar: The Invite (2026)

İpek Ömercikli
26 Temmuz 2026

Zaman, Kibir ve Yabancılaşma: The Odyssey (2026)

Zaman, Kibir ve Yabancılaşma: The Odyssey (2026)

Yaşar Gülveren
23 Temmuz 2026

Zamansız, Yersiz, Ama Bize Dair: David Lynch’in Ardından

Zamansız, Yersiz, Ama Bize Dair: David Lynch’in Ardından

Fil'm Hafızası
2 Nisan 2025

  • Hakkımızda
  • Gizlilik Politikası
  • KVKK
  • Çerez Politikası
  • İletişim

Fil'm Hafızası © 2023

No Result
View All Result
  • Fil’m Hafızası – Keşfetmenin Keyfi
  • Hakkımızda
    • Hakkımızda
    • Ekibimiz
    • İlanlar
  • Film Önerileri
    • Aksiyon – Macera
    • Animasyon
    • Belgesel
    • Bilim Kurgu – Fantastik
    • Biyografi – Tarih
    • Drama
    • Erotik
    • Komedi
    • Korku – Gerilim
    • LGBTİ
    • Müzik – Müzikal
    • Romantik
    • Savaş
    • Suç – Gizem
    • Western
  • Sinema Yazıları
    • Ayvalık Film Festivali 2025
    • 32. Altın Koza
    • 44. İstanbul Film Festivali
    • 25. İzmir Kısa
    • Film Analizleri
    • Eleştiri – İzlenim
    • Liste
    • Özel Dosyalar
    • Röportajlar
  • Haberler
  • Kısa Filmler
  • Spotify
    • Podcasts
    • Playlists
  • Etkinlikler
    • Dinner Talks
    • Film Hafızası Akademi
    • Keşfetmenin Keyfi
  • Galeri
    • BiReplik
    • Bunları Biliyor Muydunuz?
    • Etkinlikler
    • Hafızadan Çıkmayanlar
  • İletişim

Fil'm Hafızası © 2023

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Create New Account!

Fill the forms below to register

All fields are required. Log In

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In