Film yapmak oldukça riskli, ama muhtemelen kitap uyarlaması yapmak daha riskli bir iştir. Çünkü yönetmenin zaten var olan sorumluluklarına; kitaba, o kitabın yazarına ve okuyucularına karşı olan sorumluluğu da eklenir. Ayrıca bazı filmler, uyarlandığı kitaplarına göre hiç de başarılı bulunamayabilir. İtalyan yönetmen Pietro Marcello da Martin Eden (2019) filmini çekerek büyük bir riski göze almıştır. Film, Amerikalı yazar Jack London’ın 528 sayfalık aynı adlı romanından uyarlanmıştır. Martin Eden filminde, kitabın çoğu kısmı değiştirilmeden kullanılmasına rağmen bazı kısımları filme aktarılmamıştır. Filmin kitaba göre en temel farkı, Amerika’da ve 1900’lerin başında değil de tahminen (filmde bu konuda pek bir netlik bulunmaz çünkü) 1930’lardan başlayarak 1950’lere kadar süren dönemin İtalya’sında geçmesidir. Bu kısım oldukça anlamlıdır çünkü böylece kitabın öyküsünün, hangi zamanda ve nerede geçerse geçsin tam bir evrensellik barındırdığı gösterilmiş olur.
Film, Martin Eden adlı yoksul bir işçinin kendini geliştirerek ünlü ve zengin bir yazar yani işçi sınıfından çıkıp burjuva sınıfına dahil olma yolculuğunu takip eder. Martin, çoğunlukla gemilerde bazen de çiftliklerde, fabrikalarda yani nerede iş bulabilirse orada çalışan; kimi zaman da işsiz kalan bir işçidir. Bir sabah gemide uyurken limandan gelen bazı seslerle uyanan Martin, bekçinin genç bir adamı tartakladığını görür ve olaya müdahale ederek onu bekçinin hışmından kurtarır. İsmi Arturo olan genç adam, Martin’in bu iyiliğine karşılık olarak onu evine davet eder. Şansa bakın ki Arturo da Martin’in aksine oldukça zengin biridir. Martin, o zengin evinin o andan itibaren yaşayacağı pek çok sıkıntının ana kaynağını oluşturacağından habersiz bir şekilde eve gider ve Arturo’nun kardeşi Elena’yla tanışarak ona ilk görüşte âşık olur. Evin bahçesinde karşılaştıkları kâhyanın Martin’i aşağılayarak baştan aşağı süzdüğü o yürek burkucu sahne ne yazık ki bazı kişilere çok tanıdık gelebilir. Burada su soru zihinlere düşürülmeden geçilmemelidir: Bazı zenginlerin yaptığı gibi, neden bazı fakirler de diğer fakirleri bu kadar aşağılar? Bu sahne, filmde yer alan bu ve buna benzer pek çok yürek burkucu sahnelerden ilkini oluşturur. Martin bazı sahnelerde veresiye alışveriş yaptığı bakkal tarafından, bazılarında Elena’nın anne-babası ve çevresi tarafından aşağılanmaya devam eder. Fakat filmin en çarpıcı sahnesi, Martin’in çiftlikte çalıştıktan sonra kucağındaki bir paket yiyecekle birlikte eve dönerken artık daha fazla yürüyecek hâli kalmayıp yere düştüğü sahnedir. Bu sahne, “Edebiyat, karnı tokların işidir. İşçiler, karnını doyurabilmek için o kadar zor koşullarda ve uzun saatler boyunca çalışmak zorunda kalırlar ki okumaya, yazmaya zaman da derman da bulamazlar.” önermesinin bir ispatıdır. Fakat Martin, yılmayıp okumaya, yazmaya devam edecektir.
Martin, Elena’ya olan aşkına karşılık bulsa da en başından beri aslında onunla aralarındaki en büyük engelin sınıf farkı olduğunun bilincindedir. O yüzden de aşkına kavuşma arzusu ile değişmek yani tıpkı zenginler gibi olmak ister ve bu uğurda ne gerekiyorsa yapmaya hazırdır. Daha çok kitap, gazete, dergi okur; kendini giderek geliştirir. Bir süre sonra da yazar olmaya karar verir. İşte o andan itibaren Martin, çevresinde gördüğü zengin, fakir hiç fark etmeksizin herkesin kendisi ile dalga geçtiğini, hiç kimsenin kendisinin başarılı olacağına inanmadığını fark eder ama o bunları önemsemez. Fakat Elena’nın gerçek anlamda Martin’i desteklemediğini, onun eğitimine devam edip iyi bir iş bulmasını, böylece sadece maddi olarak iyi bir yere gelmesini istediğini fark edince Martin’in kalbinde incinmeler, çatırdamalar oluşmaya başlar. Martin Eden filmi hem olumlu hem de olumsuz eleştirilere maruz kalabilecek bir filmdir. Şöyle ki ağır, melodramatik bir konu içermesine rağmen derdini izleyiciyi çok fazla boğmadan, manipüle etmeden aktarır. Fakat bir yandan da kitabın içeriği ve felsefesinden kopulduğu ifade edilebilir. Aslında zengin kız-fakir oğlan aşkı (veya tam tersi) ülkemizde de dünyada da belki yüzlerce filmde işlenmiş klasik bir konudur. Aynı şekilde fakirken sonradan bir şekilde zengin olan tarafın, ezelden beri zengin olanların karşısına çıkıp intikam alması konusu hiç de az işlenmemiştir. Fakat bu konular çoğunlukla arabesk filmine dönüşmüştür. İşte Martin Eden filmi burada arabesk ya da benzeri birçok filmden ayrılmayı başarır. Bunu da klasik temanın altını sosyolojik ve ideolojik önermelerle doldurarak, izleyiciyi bir sorgulamanın içine doğru itmeye çalışarak yapar.
Drama, aynı zamanda da Jack London’ın hayatını anlattığı iddia edildiği için biyografi türü olan film, doğrusal bir anlatıya sahiptir. Fakat aralarda tarihi olayların, göçmenlerin, işçilerin, yıkık dökük evlerin, sokakların ve buralarda yaşayan yoksul insanların, doğru dürüst kıyafetleri olmayan çocukların gerçek görüntüleri kullanılarak bu doğrusallık bozulur. Özellikle de Eden’ın denizci oluşuyla örtüşen ve onun hislerini simgeleyen “klasik yelkenli gemi” metaforu akılda en kalıcı olanıdır. Duygusal yoğunluğun, hüznün ağır bastığı sahnelerde bu geminin görüntüleri ve o sahnenin ruh hâlini en iyi ifade edecek şekilde kullanılan müzikleri ile de bir düşünme alanı yaratılır. Sahnenin duygusallığının izleyici tarafından içselleştirilmesi sağlanır. Böylece izleyicinin hem aşırı bunalması hem de hikâyenin gerçeklikten kopması engellenir.
Renk kullanımının oldukça etkileyici olduğu filmde, genelde gri tonlar hâkim olmasına rağmen acının, hüznün, özlemin yoğunlaştığı sahnelerde mavi rengin ağır bastığı kadrajlar oluşturulmuştur. Aynı şekilde müzik kullanımında ince düşünüldüğü belli olan filmin başlarında neşeli, keyifli, hatta umut verici müzik ve şarkılar yer alır. Tıpkı hayatın ta kendisi gibi. Başlangıçta her şey umut verici değil midir? Fakat zamanla hayatın gerçeklerinin öyle olmadığı ortaya çıktıkça hayatın kendisi gibi müzikler de hüzünlü bir hâl almaya başlar. Eden’ın zengin-fakir fark etmeksizin hemen herkesin ikiyüzlü, çıkarcı, sahtekâr olduğunu fark etmesinden ve artık gerçek aşkı yaşayamamasından dolayı çektiği acı, kitapta daha derin işlenmesine rağmen filmde yönetmenin bunun dozunu azalttığı gözlemlenir. Burada Martin Eden kitabının, kişilerin hedeflenen amaca, başarıya ulaştığında eskisinden daha mutsuz hissetmesini, daha doğrusu giderek yalnızlaşmasını ifade eden “Eden Sendromu”nu yarattığını eklemek gerekir ki Eden’da da böyle olur; o gözünde çok büyüttüğü burjuva kültürüne bin bir güçlükle ulaşır fakat ulaşınca elinde kalan tek şey koca bir boşluk olur. Film, bu yönüyle gerçekçi kişi ve toplum analizlerinde bulunarak gerçek hayatta da karşılaşılması ihtimali yüksek olan bir durum panoraması sunar.
Oyunculukların özellikle Martin Eden’ı canlandıran Luca Marinelli’nin performansının, her sahnede ama en çok da acı, hüzün, hayal kırıklığı ve mutsuzluk hissettiği sahnelerde daha başarılı ve çarpıcı olduğu filmde, geçtiğimiz ocak ayında hayatını kaybeden ve filmde oldukça doğal bir oyunculuk performansına sahip olan Carlo Cecchi de yer alır. Ferzan Özpetek’in Hamam (1997) filminde de rol alan Cecchi, Martin Eden filminde tanıştıkları günden itibaren Martin’in en yakın arkadaşı hâline gelen Russ Brissenden karakterini canlandırmıştır.
Martin Eden, yalnızca bir işçinin başarı ve azminin ya da onun aşkının hikâyesi değil; aynı zamanda sosyo-politik anlatı içeren, toplumsal sınıf eleştirisinde bulunan bir filmdir. Martin Eden karakteri, her ne kadar bireyci, sosyalizm karşıtı olsa da politikadan asla yakasını kurtaramaz. Zaten gerçek hayatta da öyle değil midir? Ne kadar bireyci-bireysel olunursa olunsun toplumsal ve politik olandan kaçılamaz. Son zamanlarda sıkça kullanılan “toplumsal çürüme” kavramını da hatırlatan Martin Eden’ın hikâyesi, gerçekliğini maalesef ki insanlık var oldukça sürdürecek gibi görünüyor. Bu da 1909’da ilk basımı yapılan kitabın hâlâ eskimediğinin ve dolayısıyla filmin de pek eskimeyeceğinin göstergesidir.


























