RöportajSinema Yazıları

Sanatın ‘Engin’ Birikimi: Engin Alkan İle Söyleşi

Tiyatro oyunculuğu ve yönetmenliği, dizi ve sinema oyunculuğu, seslendirme ve daha nice sanat dallarında başarılı işleriyle tanınan, on parmağında on marifet bir sanatçı; Engin Alkan. Kendisine samimi cevapları için teşekkür eder, keyifli okumalar dilerim.

Özlem duyulan bu toplumsal uzlaşma ihtiyacının, bugün için de senaristlere ilham vermesini bekliyorum.

engin_alkan

Film sektörünün yanı sıra aynı oranda büyüyen bir de dizi sektörü var. Sizce birbirinden zıt iki sektör müdür bunlar, yoksa birbirini geliştiren iki kardeş sektör mü? Dizi sektörünün oyunculuklar anlamında sinemaya ya da tiyatroya bir katkısının olduğunu düşünüyor musunuz?

Kanımca her iki sektör de gerek teknik altyapı ve ekipman, gerek uzman iş gücü anlamında genel hatlarıyla birbirini geliştiriyor. Ne var ki zaman zaman dizilerin ifade dillerinin sinemada, sinemanın ifade dilinin de dizilerde gelişigüzel kullanımlarının çirkin örneklerine de rastlamak mümkün. Oyunculuk konusu ise daha farklı; sinemanın ağırlıklı olarak dizilerden ziyade tiyatroyla kardeşliğinin daha etkili sonuçlar çıkarabileceğini düşünüyorum. Çünkü dizilerde ehil ve uzman oyuncular kullanmak çok zaruri değildir. Oysa o tür oyuncular tiyatronun olmazsa olmazıdır. Yaratıcı oyuncularla var olan iki sanatsal alan olarak, iki sektör aslında akrabadır.

Ülkemizdeki birçok yetenekli oyuncunun dizilerdeki başarılı performanslarını izliyoruz ama nedense bu başarıların devamı sinema anlamında pek gelmiyor. Sizce bunun nedeni ne olabilir? 

Önceki cevabımda aslında biraz değindim. Bir oyuncunun gelişim sürecinde ilk basamaklar “Ben ne yapardım?” sorusunun yanıtlarıyla aşılır. Burada oyuncudan kendi öznesinin en doğal hâlini, olmayan etkiler karşısında da gerçek tepkiler vererek gerçekleştirmesi istenir. Bu aşamada bir dizide yazılan rol, o role en benzer oyuncular arasından seçilmişse, oyuncu bu basamaktan daha ileri gitmeden gündelik durumları ve duyguları kamera önünde başarıyla gerçekleştirebilir. Ancak kendisine benzemeyen bir karakteri canlandırması gerektiğinde bir diğer aşamaya yani “O ne yapardı?” sorusunun yanıtlarına geçiş yapması gerekir ki bu aşama diğerinden zordur, uzmanlık ve oyunculuk mahareti gerektirir. Sinema yönetmenleri bu aradaki farkı gözetmeden oyuncu seçtiklerinde de doğal olarak dizilerin ölçüleri içinde başarılı olmuş oyuncular daha ağır rollerde hayal kırıklığı yaratabiliyorlar.

Şu an Türk sinemasının içinde bulunduğu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? 90’lı yıllara nazaran bir artışın olduğu kesin ama kalite anlamında sizce nasıl bir düzeydeyiz?

Nostalji hissi objektif olmak zorunda değildir ve yanıltıcıdır. Genellikle bir dönemi hatırlarken en sevdiğimiz örnekler üzerinden öznel sonuçlara varırız. Oysaki her dönemde iyi ile kötü, kaliteli ile kalitesiz örnekler iç içe yaşarlar. Bugün tüm kalitesiz örneklerine rağmen özgün bir sinema dilinin etkili örneklerinin çokluğunu göz ardı etmemiz haksızlık olur.

Eminim sinema için de teklifler geliyordur ama tiyatro ve dizi alanlarına göre sinemada daha az görüyoruz sizi. Seçimlerinizi neye göre belirliyorsunuz?

Üretken biriyim ve tiyatro çok yoğun biçimde vaktimi almakta. Yine de doğru projeler olduğunda vakit ayırmamda bir beis yok. Ne var ki oynamaktan heyecan duyduğum rol önerilerinin de sıklıkla geldiğini söyleyemem. Genellikle komedi oyuncusu olarak kabul gören bir imajım var. Ancak genellikle bana önerilen komedi filmleri maalesef galiz bir komedi anlayışıyla yazılmış oluyor. Aslında çekilen çoğu komedi filmi için böyle bir sorundan söz edebilirim. Bu durumda gerçekten de filmlerde oynamak için heves duymuyorum.

İzlediğim diziler arasında en sevdiklerimden biridir Yedi Numara. Bu sevgimi yaratan nedenlerden biri de sizin hayat verdiğiniz Vahit Ballıoğlu karakteri. Bu rol sizin daha geniş kesim tarafından tanınmanızı sağladı. Kariyeriniz açısından nasıl bir öneme sahip olduğunu düşünüyorsunuz?

Sanat kariyerimin 2000’li yıllar itibariyle bir kırılma noktası var. Oyunculuktan hiç kopmadım ama bu tarihler itibariyle kariyerim daha çok tiyatro yönetmeni olarak devam etti. Dolayısıyla Yedi Numara’nın doğrudan kariyerime çok önemli bir katkısı olmadı. Ancak Yedi Numara’nın benim için sanatsal perspektifimi donatan pek çok şeyi deneyimlediğim iyi bir okul olduğunu söyleyebilirim.

Yedi Numara’nın bu kadar sevilmesini neye bağlıyorsunuz? Oyuncuların samimi performansına mı, dizinin doğal senaryosuna mı?

Her ikisinin de etkili olduğunu düşünüyorum. Buna ek olarak dizinin köylü-kentli, eğitimli-eğitimsiz gibi toplumsal algıda bir araya gelmez ve gerilim yaratan karşıtlıkları mizahın sıcak diliyle ortak bir yaşam deneyiminde bir araya getirmesinin önemli olduğunu düşünüyorum.  Özlem duyulan bu toplumsal uzlaşma ihtiyacının bu gün için de senaristlere ilham vermesini bekliyorum ama Yedi Numara’dan sonra ne yazık ki bu düşün devamı gelmedi.

Yedi Numara örneğinden yola çıkarak şunu sormak istiyorum. Kariyerinize baktığımızda yıllarca tiyatroya emek verdiğiniz hâlde bir televizyon işinden bu kadar ün kazandığınızı görüyoruz. Bu kaderin bir cilvesi midir sizce, ya da televizyon için üretilen sanatın daha tüketilebilir olmasının bir kanıtı mıdır?   Belki bu durumun en acıklısı, yakın zamanda kaybettiğimiz usta aktör Tuncel Kurtiz’in bile yaptığı onca işe rağmen herkesin aklında ‘Ramiz Dayı’ olarak kalmasıdır. Kendisi de bu durumdan şikâyetçiydi sanırım. Bu konu hakkında ne düşünürsünüz?

Bunun şikâyet edilecek bir durum olduğunu düşünmüyorum. Birbirinden farklı kulvarlarda öngörülen tanınma hâlleri bunlar. Ancak algımız “ünlenme” olgusuna öyle bir kilitlendi ki her alanda “başarı” olgusunu “ünlenme” ile bir tutar olduk. Popüler olma konusunda hayatın anlamına kilitlediğimiz toplu bir histeri yaşar gibiyiz. Oysaki taş yerinde ağırdır. Bir yazar, bir pop starın popülaritesiyle nasıl rekabet etme ihtiyacı duymazsa dizi ve tiyatro için de durum öyledir. İş, sizin hedef kitleniz tarafından ne kadar tanındığınızdadır. Benim gibi farklı disiplinlerde üreten sanatçılar için de durum farklı değildir. Çünkü farklı mecraların kitleleri üzerinde gerçekleşen popülaritenin birbirine transferi de pek mümkün olmaz. Eğer tiyatro yaparken hedef kitle üzerinde bir etki bırakmamışsam benim için sorun o zaman başlar.

‘On parmağında on marifet’ sanatçıların başında geliyorsunuz. Seslendirme alanında da kayda değer işleriniz mevcut. Bunlardan bazıları: Şirinler’den Şirin Baba, Susam Sokağı’ndan Edi, yakın zamanda Yüzüklerin Efendisi serisinden Samwise, Shrek’den Çizmeli Kedi vs. Dublaj sanatı hakkında neler söylemek istersiniz? Diğer disiplinlere nazaran hak ettiği ilgiyi göremeyen bir dal mıdır sizce? Mesela bu mesleğin duayenlerinden Sungun Babacan’ı sokakta kim görse tanımaz ama sesini duyan dönüp bir daha bakar.

Sungun Babacan örneğiniz çok güzel. Gerçekten de kendisi seslendirme mesleğinin “guru”sudur. Ama dediğim gibi Sungun Babacan’ın meraklıları dışında tanınması gerçekten de gerekli midir? Onu sektörün tanıması ve ona daha insani koşullarda yaşayabilmesi için gerekli koşulları sağlaması yeterlidir. Bu söylediğim önemlidir;  biz seslendirmeciler sektörün en ön sırasında duranlarından olmamıza rağmen, dünyadaki örneklerinin tersine pastanın en az kısmını paylaşırız. Çok küçük kaşeler sebebiyle gelirlerimizi insani bir koşula taşıyabilmek için dur durak bilmeden, gece gündüz stüdyolarda ömür tüketiriz. Sektör bizlere hak ettiğimiz kazancı ve insani çalışma koşullarını sağlasın başka ihsan istemeyiz.

Yakın zamanda yaşadığımız Levent Üzümcü’nün şehir tiyatrolarından ihracı olayını nasıl değerlendiriyorsunuz? Ülke yönetimi olarak zor dönemlerden geçiyoruz ve bu süreçte sizce sanatçının toplumsal görevleri daha da zorunluluk hâline geliyor mu?

Bir sanatçının yaşadığı ülke hakkındaki görüşlerinin hangi gerekçeyle olursa olsun engellenmesi abesle iştigaldir. Eğer ifadelerinde suç teşkil eden hakaret, küfür vb. unsurlar varsa bu konuda da gayet net yasa maddeleri vardır ve işletilmesinde bir mâni yoktur. Levent Üzümcü olayında da görülüyor ki T.C. Anayasası’yla güvence altına alınan düşünce ve ifade hakkının ödenekli tiyatroların dâhil edildiği memurin yasasının yorumu ile çelişkiler barındırdığı aşikârdır. Demokrasi herkes içindir, iş kollarına göre farklılık arz etmemesi gerekir. Velhasıl bildiğim kadarıyla konu Levent Üzümcü tarafından yargıya taşındı, sonucun ne olacağını beraber göreceğiz.

Çalışmaktan en çok keyif aldığınız yönetmen ve oyuncular kimlerdir?

İsim vermem gücenmelere sebep olur. İşini aşkla ve eğlenerek yapan herkesle çalışmak benim için büyük keyiftir.

Şu an genç kuşak oyunculardan beğendiğiniz, gelecekte damga vuracağını düşündüğünüz yetenekler var mıdır?

Elbette var. Çoğuyla çalışmaktayım zaten.

Güray Karaayak

Güray Karaayak

1986’nın karlı bir kış günü dünyaya geldi. İstanbul Üniversitesi İngilizce İşletme bölümünden mezun oldu. Salo ve Solome’un 120 günü filmini yurtta 5 arkadaşıyla başlayıp tek başına bitirdiğinde, Pasolini en sevdiği yönetmen, sinema da en büyük tutkusu oldu.Çocukluk hayali, Sadun Boro’nun Kısmet’i gibi dünyayı dolaşmak olup, şu an özel sektörde proje finans departmanında masa başı bir işte çalışıyor.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz
Önceki yazı

İstanbul Modern Sinema'dan Yeni Türk Sineması Seçkileri

Sonraki yazı

SineBU Kasım’da Sezonun Yenilerini Sinemaseverlerle Buluşturuyor