İstanbul Film Festivali 45. kez sinemaseverlerle buluşuyor. Festival 9-19 Nisan tarihleri arasında kapsamlı bir seçkiyle seyirci karşısında olacak. Türkiye’den ve dünyadan nitelikli ve ödüllü filmleri, özel gösterimleri, yıldız oyuncuları ve usta yönetmenleri bir araya getirecek 45. İstanbul Film Festivali’nin kapsamlı seçkisi, 127 uzun metrajlı ve 13 kısa filmden oluşuyor. Festival seçkisinde, dünya sinemasının en yeni örnekleri, kült yapıtlar, usta yönetmenlerin ve genç yeteneklerin son filmlerinin yanı sıra dünya, uluslararası, Balkan ve Türkiye prömiyerlerini yapan filmler de bulunuyor. Festival kapsamında 11 gün boyunca gösterimlerin yanı sıra konuk yönetmen ve oyuncuların katılımıyla yapılacak söyleşiler, özel gösterimler ve farklı etkinlikler de yer alacak. İstanbul Film Festivali’nin bu yılki gösterimleri Beyoğlu’nda Atlas 1948 ve Beyoğlu Sineması; Şişli’de CineWAM Premium+ City’s Nişantaşı (Salon 3 ve Salon 7) ve Kadıköy’de Kadıköy Sineması, Kadıköy Belediyesi Sinematek/Sinema Evi ve Paribu Cineverse Nautilus olmak üzere yedi salonda yapılacak.
The Wizard of the Kremlin (Yön. Olivier Assayas, 2026)
The Wizard of the Kremlin, adından da anlaşılacağı gibi iktidarın görünen yüzünden çok arka planına odaklanan, politik olarak yoğun bir anlatı kuruyor. Olivier Assayas’ın yönettiği film, Giuliano da Empoli’nin aynı adlı romanından uyarlanıyor ve izleyiciyi Rusya’nın son kırk yılına yayılan bir tarihsel panoramanın içine yerleştiriyor. Filmin merkezinde, tiyatrodan televizyona, oradan da siyasetin kalbine uzanan bir figür olan Vadim Baranov var. Putin henüz iktidara gelmeden önce onun yükselişinin arkasındaki stratejik aklı temsil eden bu karakter, zamanla “Kremlin büyücüsü” olarak anılmaya başlıyor. Film de tam olarak bu “büyü”nün nasıl kurulduğunu, nasıl sürdürüldüğünü ve nasıl bir iktidar diline dönüştüğünü anlatıyor. Ancak Vadim Baranov karakteri bir kurgu, aslında büyük ölçüde Vladimir Putin döneminin en kritik stratejistlerinden biri olan Vladislav Surkov’un bir temsili.
Ancak film, klasik anlamda bir politik yükseliş-düşüş hikâyesi anlatmıyor. Aksine kurmaca ile belgesel arasında duran, yer yer neredeyse didaktik sayılabilecek kadar sakin ilerleyen bir yapı kuruyor. Bu tercih, hızlı akan, dramatik kırılmalarla ilerleyen anlatılara alışkın izleyici için zorlayıcı olabilir. Fakat Assayas’ın asıl meselesi dramatik gerilim kurmaktansa tarihsel süreci, onun kırılma anlarını ve zihniyet dönüşümünü katman katman açmak. Film, özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından gelen dönemi detaylı biçimde ele alıyor. Öncelikle Mihail Gorbaçov’dan Boris Yeltsin’e uzanan yıllara odaklanan anlatı, 90’larda oluşan o “sınırsız özgürlük” atmosferini görünür kılıyor. Kültürel alanda yaşanan patlama, medyanın dönüşümü ve oligarkların yükselişi, bu özgürlük ortamının nasıl hızla başka bir iktidar biçimine evrildiğini de beraberinde getiriyor. Baranov’un ifadesiyle “yatay” bir yapıdan “dikey” bir iktidara geçiş, filmin en belirleyici hatlarından birini oluşturuyor.
Assayas, tüm bu süreci büyük dramatik jestlere başvurmadan, neredeyse mesafeli bir anlatım diliyle kuruyor. Gerçek arşiv görüntülerinin filme yer yer dâhil edilmesi ise anlatılanları somutlayarak etkisini artırıyor. Özellikle Ukrayna ile kurulan tarihsel gerilimin kökenlerine yapılan göndermeler, bugünü anlamak açısından önemli bir arka plan sunuyor. Oyunculuk tarafında ise film oldukça güçlü bir kadroya sahip. Paul Dano, Vadim Baranov karakterinde son derece kontrollü ve içe dönük bir performans sergilerken; Jude Law’un Putin yorumu abartıdan uzak, sakin ama etkili bir çizgide ilerliyor. Filme dair en belirgin mesafem ise dil tercihinde ortaya çıkıyor. Böylesine güçlü bir tarihsel ve kültürel bağlama sahip bir hikâyenin İngilizce oynanması, yer yer inandırıcılığı zedeliyor. Rusça’nın sertliğini ve ritmini duymak, anlatının atmosferini çok daha güçlü kılabilirdi. Tüm bunlarla birlikte The Wizard of the Kremlin, kolay tüketilen bir film değil. Yaklaşık iki buçuk saatlik süresi ve bilinçli olarak düşük tempolu yapısıyla sabır talep ediyor. Ancak yakın tarihe, özellikle de Rusya’nın dönüşümüne ilgi duyan izleyiciler için oldukça doyurucu bir deneyim sunuyor.
Film; 10 Nisan Cuma 21:30 Kadıköy Sineması, 11 Nisan Cumartesi 21:30 Atlas 1948, 12 Nisan Pazar 21:30 Cinewam City’s 7, 12 Nisan Pazar 21:30 Paribu Cineverse Nautilus’da gösterilecek.
The Christophers (Yön. Steven Soderbergh, 2025)
Steven Soderbergh, sinemada biçimle oynamayı seven, anlatıyı genellikle akışkan ve seyirci dostu bir ritimle kuran yönetmenlerden biri. Kariyeri boyunca farklı türler arasında mekik dokuyan Soderbergh, bu kez The Christophers ile sanat dünyasının cazibesi ile yüzeyselliği arasındaki gerilimi merkezine alıyor. Hafif tonlu ancak iddialı görünmek isteyen bir yapıma imza atan yönetmenin önceki işlerinden aşina olduğumuz teknik hakimiyeti burada da hissediliyor; kamera hareketleri, kurgu temposu ve oyuncu yönetimi yapımı sürekli canlı tutuyor. Ancak bu defa biçimin içerikten bir adım daha öne çıktığını söylemek mümkün.
Anlatının en güçlü yanı kuşkusuz başrolleri paylaşan Ian McKellen ve Michaela Coel. Sahne ve sinemanın yaşayan efsanelerinden biri olan McKellen, yaşlanmış ama etkisini hâlâ koruyan bir ressam karakterine zarif bir kırılganlık katıyor. Shakespeare yorumlarından fantastik sinemanın ikonik figürlerine uzanan kariyerinin ağırlığını karakterine yansıtırken, ona yalnızca otorite değil, ince bir melankoli de ekliyor. McKellen’ın performansı, hikâyenin dramatik derinlik vaat ettiği anlarda gerçekten parlıyor.
Michaela Coel ise filmin enerjisini dengeleyen bir karşı ağırlık işlevi görüyor. I May Destroy You ile kanıtladığı yaratıcı gücünü, burada daha hafif ama kontrollü bir oyunculuğa dönüştürüyor. Canlandırdığı karakter, sanat piyasasının işleyişini çözen; ancak bu dünyanın yapaylığını da sezebilen bir figür. Coel, ironi ile duygusal mesafeyi aynı anda taşıyabilme becerisi sayesinde yapıma çağdaş bir ritim kazandırıyor. McKellen ile arasındaki kuşak farkı, yalnızca senaryonun değil, oyunculuk tonunun da temel dinamiğini oluşturuyor.
The Christophers, sanat dünyasının parlak ama bir o kadar sığ atmosferine yerleşen hikâyesiyle, ilk dakikalardan itibaren eğlenceli bir deneyim sunacağını belli ediyor. Renk paleti, hızlı kurgusu ve karakterlerin ironik diyalogları, günümüz dijital platform estetiğini hatırlatan bir akıcılığa sahip. Özellikle görsel tercihler ve anlatım temposu açısından belirgin bir “Netflix estetiği” hissediliyor. Kolay izlenen, ritmi düşmeyen, seyirciyi yormayan ve fazla risk de almayan bir yapı. Soderbergh’in teknik ustalığı sayesinde bu stil çoğu sahnede işliyor; yapım, sıkıcı olma riskini neredeyse hiç göze almıyor.
Senaryo boyunca sürprizli gelişmeler ve zaman zaman ters köşe yapan hamleler mevcut. Ne var ki bu oyunbaz yapı, ele alınması beklenen büyük meseleleri derinleştirmeye yetmiyor. Sanatın değerinin para ve prestij üzerinden tanımlanması ya da sanatın metalaşması ve miras kalması gibi başlıklar işlenirken yaratılan eğlence tonu konuyu fazlasıyla hafifletiyor. Film bu konulara değinse de onları gerçek anlamda tartışmaya açmıyor.
Ressamın çocukları ise anlatının zayıf halkası olarak öne çıkıyor. Potansiyel olarak güçlü dramatik çatışmalar yaratabilecek bu karakterler, ne yazık ki karikatürize edilmiş ya da karton klişelere indirgenmiş görünüyor. Bu durum, hikâyenin duygusal ağırlığını azaltırken satirik tonun beklenen derinliğe ulaşmasını engelliyor.
Sonuç olarak The Christophers, güçlü oyunculuk performansları sayesinde ayakta duran, akıcı ve keyifli bir seyirlik. Ian McKellen ve Michaela Coel’in karşılıklı varlığı, tempoyu sürekli yüksek tutuyor. Ancak yapımdan sanat üzerine keskin bir söz ya da kalıcı bir tartışma beklemek fazla iyimser olabilir. En doğru yaklaşım; onu büyük iddialar taşıyan bir sanat filmi olarak değil, iyi oynanmış, sürprizli ve hafif bir Soderbergh işi olarak kabul etmek gibi görünüyor.
Film; 09 Nisan Perşembe 21:30 Cinewam City’s 7’de, 09 Nisan Perşembe 21:30 Kadıköy Sineması’nda, 10 Nisan Cuma 19:00 Atlas 19482’de ve 11 Nisan Cumartesi 21:30 Paribu Cineverse Nautilus’da görülebilir.
Pompei: Below the Clouds (Yön. Gianfranco Rosi, 2025)
Tarihin hafızası her zaman gizemlidir. Özellikle bu gizemi Gianfranco Rosi gibi usta isimlerin vizöründen deneyimlemek belgesel anlatının ne denli muazzam bir yolculuk olduğunu tekrar kanıtlıyor. Vezüv Yanardağı üzerinden bir ulusun, toplumun, uygarlığın izini süren Pompei: Bulutların Altında, uzun zamandır arkeoloji ve sinemayı aynı potada eriten en tutarlı işlerden biri. Keza belgesel ve arkeoloji gibi iki farklı disiplinin kendine özgü dinamiklerini didaktik ve kuramsal olmadan, meraklısına hitap edebilecek bir tonda işlemek bana kalırsa oldukça zor bir görev. Ancak Gianfranco Rosi, üstlendiği görevi büyük bir ustalıkla takdim ediyor. Yine de filmin fazla sürükleyici ve eğlenceli olmadığını da minik bir not olarak yazıma düşmek isterim.
Pompei: Bulutların Altında, bir kentin hafızası ve travmalarını ümitvar bir izlek üzerinden sunuyor. Asırlar önce Vezüv Yanardağı’nın yaratmış olduğu felaket, kitlesel bir yasa evrilse de Rosi, adeta küllerinden doğan bir şehri kendi bakışından destanlaştırıyor. Filmi izlerken yer yer geçmişe bir özlem duygusu hissederken kendinizi bulmanız olası. Ezcümle ulusal alanda da Pompei şehri gibi kendi hafızamıza ve yasımıza gayet yakın bir gündem üzerinden aşinayız. Henüz etkilerini atlatamadığımız depremler, orman yangınları, çevre felaketleri filmin bir köşesinde aklınıza geliyorsa muhtemelen benzer hisleri paylaşıyoruz demektir.
Bir ulusu hatırlamak, korumak, yüceltmek o toplumun değerlerine ve belleğine sahip çıkmak bence kahramanca bir yaklaşım. Ancak filmdeki hiçbir karakter eylemlerini kahraman olmak için sunmuyor. Çocuklara ders çalıştıran bir eğitmen, Japonya’dan gelen arkeologlar, şehri korumakla meşgul itfaiye görevlileri, sanat tarihçileri vs. hepsi birlikte Napoli’yi ve Pompei’yi yeniden inşa etmek için çabalıyor. Özellikle Napoli halkının örgüt bilinci, şehirlerine yönelik özlemi ve travmalarını tetikleyen kaygıları tarih dersi niteliğinde sunuluyor. Acitasyona başvurmadan son derece travmatik bir olayı sanat eserine dönüştürmek, filmi bu noktada multimedya projesi kokan bir video sanatı olmaktan çok daha öteye taşıyor. Rosi’nin yarattığı dünya baştan sona güven inşası üzerinde temelleniyor. Gerçekleri olduğu gibi insan manzaraları eşliğinde deneyimleme imkanı sunuyor. Sadece geçmişin değil; şu an içinde yaşadığımız dönemin, savaşların ve belki de hayatın anlamsızlığına da yine kendi sesiyle fısıldıyor.
Bireysel olarak Pompei: Bulutların Altında’yı nahif anlatısı vesilesiyle de bu denli gerçekçi ve güçlü bulmuş olabilirim. Bizden sonra gelecek olan nesil, bir şekilde umut inşa etmek zorunda. Flegre Bahçeleri’nden yükselen bulutlar, sürekli sallanan yerküre, tektonik hareketler ve yaşam savaşı film boyunca birer kamçı görevi görüyor. Pompei’nin arkeolojik kazılarını, binlerce yurttaşı, kül bulutlarını ve belki de ölümü bir uyum içinde yeniden üretmek bizlere bir süre sonra göçeceğimiz bu atmosfere hak ettiği değeri vermemiz gerektiğini imgeliyor.
Film; 09 Nisan Perşembe 19:00’da Atlas 1948’de, 10 Nisan Cuma 19:00’da Kadıköy Sineması’nda ve 12 Nisan Pazar 13:30’da Cinewam City’s 7’de gösterilecek.

























