Sinema camiasının uzun yıllardır sorguladığı adalet arayışı Western filmlerden gerilim filmlerine büyük bir hayran kitlesine ulaşmıştır. Hem Hollywood hem de arthouse filmler belli bir çerçevede kendi adalet sistemini kurar. Özellikle kurgusal düzlemde sistematik olarak planlanan senaryo, film boyunca tüm hak arama sürecini kusursuzca işler. Suçlular koşullar ne olursa olsun hak ettiği cezayı alır. Ancak iyilerin kazandığı senaryonun günümüzde pek tercih edilmediğini de ek bilgi olarak belirtelim. Kötü olmak ya da kötülüğün sanat hâline getirildiği bir dünyada adalet arayışının beyhudeliği sinema bağlamında oldukça romantik görünebilmektedir. Fakat gerçekten masum ve iyi olan ana karakterin yoksunluğu intikam kurgularında kanıtlamış durumdadır. Keza adalet arayışı teması iyi olanın kaybettiği, kötülüğe kendini adadığı bir süreç üzerinden izlek sunar. Oysaki sinema toplumdan ayrı düşünülemeyeceği gibi adalet de sistemden ayrı düşünülemez. Bilakis filmlerde adaletin yarattığı tek şey yapmacık bir gerçeklik ve hazdır. Kusurları olan kötü karakterler pek çok açıdan gerçek hayattaki bizlere benzer, onlarla özdeşim kurmamızı sağlar. Üstelik bu özdeşim, çoğunlukla kurbanın avcıya dönüşmesiyle sonuçlanır. Çünkü suçsuz ya da günahsız hiç kimse yoktur. 1980’li yıllar slasher film ustası Sam Raimi’nin yapımcılığını üstlendiği Locked, 2025 yılının kıyıda kalmış filmlerinden biridir; ancak yeni bir çığır açmaz. Filmin, her ne kadar beklediği atılımı göremese de, oyuncu kadrosunda Bill Skarsgard ve Anthony Hopkins gibi iki isme ev sahipliği yapması bakımından dikkate değer olduğunu yazımı detaylandırmadan önce belirtmek isterim.
Locked’ın odağında Amerika’nın getto mahallelerinde büyüyen Eddie’nin hikâyesine dâhil oluruz. Eddie bekâr ve sorumsuz bir baba olmasının yanı sıra bütün hayatını hırsızlıkla ve yasa dışı işlerle geçirir. Üstelik iyi bir partner ve iyi bir vatandaş da değildir. Minibüsünü tefecilerden geri alabilmek için para bulması gerekmektedir. Ancak soymak için girdiği SUV aracında psikopat bir doktor tarafından esir alınır. 2019 yapımı 4X4 filminden uyarlanan Locked, klostrofobik bir anlatı üzerinden şekillenmeyi tercih eder. Ancak söz konusu klostrofobi yalnızca mekân odaklı değildir. Sosyolojik ve aynı zamanda politiktir. Sokak zekâsını ebeveyn desteğiyle akademik eğitim almış “züppelerin” zekâsından üstün görür, ki Eddie’nin rakibi bu bağlamda aracına hırsızlık yapmak amacıyla bindiği William’dır. William düzen bağımlısı ancak Hitlervâri bir karakterdir. Yine de Eddie ve William’ın tüm sınıfsal farklılıklarına rağmen önemli bir ortak noktası vardır: sistem nefreti ve adaletsizlik.
Günümüz modern dünyası, siyaset konjonktüründe vatandaşlarını insan hakları onuruna yakışır bir politikayla koruduğunu ileri sürer; fakat gelişmiş ülkelerdeki peri masalı görünümüne rağmen işin aslı sanıldığı gibi refah sınırlarında değildir. Filmin açılışıyla birlikte metropolün arka sokaklarında verilen yaşam savaşı aktarılmaktadır. Yolsuzluk kavramı, işsizlik ve dolandırıcılık üzerinden art arda gelen aksiyonlar şeklinde hikâyenin açılmasını sağlar. Eddie anarşist belki de komünist bir bakış açısıyla üst tabakaya yönelik sınıf nefreti duyar. Zenginlerin zengin olma sebebi ve ulaşabildikleri imkânlar, yoksulların manipüle edilmesiyle sağlanır. Sanki tüm sistem vatandaşını ve yardıma muhtaç kişileri yok etmek üzerine kurulmuştur. En azından Eddie’nin savunduğu tez budur. William, beyaz ırkı ve elit sınıfı temsil eder. Yine de çarkı olduğu sistemin yetiştirdiği adaletin işlevsiz olduğunu acı bir deneyimle öğrenmiştir. Tıpkı Eddie’nin sınıf nefreti gibi William da tabiri caizse ayaktakımından nefret etmektedir. Ekstra güvenli olarak koruma altına aldığı arabası ayaktakımını cezalandırmak için adeta bir yem görevi görür ve tahmin edileceği üzere tuzağa ilk düşen Eddie olur. Bu bağlamda William ve Eddie arasındaki metaforik sınır, ihlal edilmek için yüksek gerilim yüklenen ve bir anda serbest bırakılan giyotine dönüşür. Sistem iyi ya da kötüyü ayırt etmez, önüne çıkanı imha eder.
Adaleti intikamdan ayıran sınırın hangi tarafında durup insani duygular gösterileceği tamamen özneye bağlıdır. Locked, alışılagelmiş tek mekân filmleri gibi türünün kodlarını işlemeye özen gösterir. Öncelikle, karakter zorlu bir görevle karşılaşır ve eşiği geçmek zorunda kalır. Filmin matematiği sistematik bir planlamayla bu aşamalarda sıkıntısız görünür, keza Locked’ın kendi içinde aşamadığı ya da sınıfta kalacak bir senaryo hatası yoktur. Aslında Locked, hikâyeden ya da kurgusal düzlemden âzade olarak Bill Skasgard’ın Eddie karakterine ve Anthony Hopkins’in filmin büyük bir bölümünü oluşturan sesine odaklanır. Locked, üzerine sayfalarca izlenim sunulabilecek bir done vermez. Yalnızca filmi güçlü ya da zayıf bulmakla yetinebiliriz. Ezcümle tatminkâr bir yapımdan ziyade yıldız geçidi olarak izlemeye değer bulduğumu da yeri gelmişken söyleyebilirim.
Filmin güçlü yönlerine değinecek olursak başarılı bir pazarlama çalışmasına sahip olmaması bu noktada Locked’ın hanesine bir artı olarak yazılabilir. En azından ulusal basında çok fazla tanıtıma sahip olmadığını varsayabiliriz. Pek çok gerilim filmine göre aksiyon temposunun yavaş oluşu Locked’ın ister istemez felsefi ve iç hesaplaşma ağırlıklı ilerleyeceğini müjdeler. Hâl böyle olunca klasik gerilim filmleri gibi bir uzam beklentisi içine sürüklenecek bir uylaşım vadetmez. Yine aynı ölçüde filmin gerilim unsurunun düşüklüğü Locked’ın zayıf noktalarından birini oluşturmaktadır. Bu hususta filmi iç içe geçmiş tezatlıkların görsel bir bütünü hâlinde ele almak mümkündür. Ancak filmin tüm kadrosunu Eddie ve William olarak sınırladığımızda kadın karakterlerin yalnızca vitrin görevi görmesi oldukça sığ bir yaklaşım sunar. Ki bu durumun erkek karakterlerin patriyarka sınırlarında ne kadar işe yaramaz ve işlevsiz olduklarına işaret edilmesi açısından bilinçli olarak tercih edildiğini varsaymak istemekteyim. Öte yandan savaşın, ekonomik çöküşün, kapitalizmin, ırk ayrımının, birçok ötekilik kavramının katalizörü erkek egemenliğine dayandırılmaktadır. Eril sistemlerin ve kitlesel çürümenin; başarısız ve adil olmayan bir devlet yapılanmasının eleştirisi gündeme getirilmektedir. Yazımın başında da belirttiğim gibi Locked, üst perdeden konuşup çığır yaratma misyonu üstlenmez elbet. Hatta pasif agresif tavrı ile eylemsizliğin neden olduğu sonuçları seyircinin önüne bir ölüm fermanı gibi hızlıca bırakmayı tercih eder.
Locked’ın agresif tavırları intikamı merkeze alır. Adalet çürüdüğünde hak nasıl alınır? Cevap elbette intikamdır. Ancak her suçun yeni bir suçlu doğurduğu sistem suça itilen çocuk kavramına da olabildiğince sakin bir atıfta bulunur. Bir insanı kötü yapan kendisi mi yoksa toplum mu? gibi klasik ve bayat bir tartışmayı sunsa da filmin ana problemi intikamdır. Black Lives Matter, azınlık hakları, üstü kapalı gösterilen birer nüanstan öteye geçemez. Locked, Birleşik Devlet mantığının sarsılmaz yurttaşlık ilkesini, içinde bulunduğumuz yüzyılda ne kadar çürümüş olduğunu iyi-kötü çatışmasıyla alternatif bir intikam hikâyesinde buluşturur. Aslında film boyunca Eddie’nin başına ne geleceğiyle ilgilenmeyiz. Kurtulup kurtulmayacağı da önemli değildir. Her iki karakterin de insani-saygın bir kişiliği yoktur. Bu bağlamda çift kutuplu bu yargı sürecinin her iki kıtasında da insani hisler üzerine yoğunlaşılmaktadır. Gerçek bir suçlu ya da gerçek bir kötü olmak sistem içerisindeki insanların işlevselliğini etkilemez. Önemli olan başkasının acısına bakmak ve sürüde kalmaktır. Son kertede yönetmen David Yarovesky’nin 4X4’ü yeniden uyarlarken hikâyenin fikrinden etkilendiğini ancak tam anlamıyla kendi imzasını atamadığını üzülerek söyleyebilirim.
Gündelik hayatlarımızda eksikliğini hissettiğimiz adaletin kurgusal evrende sağlanması ya da sağlanan adaletin de yasa dışı olması her an gerilemekte olan insan ırkını ne kadar sürdürülebilir kılabilir ki? Evet, Locked belki geride bıraktığımız yılın en popüler ya da en çok konuşulan filmi değildir; ancak adalet kavramının gerekliliğinin altını çizmesi bakımından göz ardı edilmemelidir.






















