Modern insan, neoliberal sistem içinde kanlı canlı birer organizma olmaktan çıkıp sistemin çarkının dönmesini sağlayan makine yağına, bütünün bir dişlisine dönüşür. Birer hikâye külliyatı olan her birey, sistemin içinde “şey”lere dönüşür. Şeyleşen Homo sapiens, tarihinde hiç olmadığı kadar yabancılaşır ve bu yabancılık onu giderek küçültür. Hem fiziksel hem de kapladığı yer ölçüsünde ufalır. Modern dünyada artık birey ufala ufala toza dönüşür. Fakat her sınıf ve her birey aynı ölçüde küçülmemektedir. Sistemin işleyebilmesi için birilerinin yönetmesi, birilerinin de yönetilmesi gerekir. Ve büyük resimde yöneten ve yönetilen aynı hacimde yer alamaz. George Orwell’in Hayvan Çiftliği romanında domuz iktidarının manifestosuna dönüşen “Herkes eşittir, ama domuzlar daha çok eşittir.” ideolojisi modern dünyada “Tüm insanlar eşittir, ama bazıları daha eşittir.” anlayışına dönüşür. Bu sistemin içinde bir de hiyerarşide yer almayan bir “hiç” olanlar bulunur. Mülteci sınıfı; modern dünyada çarkın dibinde yer alan, sistemin birer görünmez “hizmet aracına” dönüşür.
Souleymane’s Story (2024); yönetmenliğini Boris Lojkine’nin yaptığı ve başrolünde Abou Sangere’nin yer aldığı, Gineli Sangare Süleyman’ın daha iyi bir yaşam umuduyla Fransa’da bir mülteci olarak iki gününü anlatır. Film, Lojkine’ye 2024 yılında Cannes Film Festivali’nde Jüri Ödülü başta olmak üzere uluslararası birçok prestijli film festivalinde ödül kazandırmıştır. Hikâye, Süleyman’ın Fransa’ya iltica mülakatından önceki iki gününe odaklanır. Süleyman, mülakatı geçmek zorundadır. Bunun için ise yetkilileri etkileyecek satılık bir hikâyeye ihtiyacı vardır. Fransa sokaklarında görünmez olan Süleyman, aç kalmamak için bisiklet kuryeliği yapar. Fakat çalışma izni olmadığı için başka birinin hesabını kiralamak zorunda kalan Süleyman; hayatta kalabilmek için mümkün olduğu kadar az görünmeli, konuşmalı ve silikleşmelidir.
Şeyleşen Özne
Georg Lukács’a göre: “İşçi, meta ilişkilerinin hâkim olduğu toplumun bir parçasıdır ve etrafı bu ilişkiler ile kuşatılmıştır. Bu ilişkiler çerçevesinde, emeğini piyasada özgürce, yine kendi özgür iradesiyle satıyormuş gibi düşünür. Ancak öte taraftan, toplumsal ilişkilerin bütününün ‘şeyler arası ilişkiler’ hâline gelmesiyle işçinin kendisi de bir meta, bir ‘şey’ hâlini almıştır ve bu nedenle de işçi sınıfı olarak toplumda bir özne konumunda bulunamamaktadır. [1]”
Süleyman’ın salt bir insan olarak önemi yoktur, o bir özne değildir. Yemek taşıyıcılığı yaptığı sırada, aldığı memnuniyet ölçüsünde ve bir sorun yaşanmazsa yaşamına devam eder. Yemek gecikirse veya olması gerektiği gibi teslim edilmezse olay o gün aç kalmasıyla sonuçlanır. Hiçbir güvencesi olmayan Süleyman, taşıdığı yemekten bile daha az itibar görür. Yemek teslimatı yapmak için yolda olduğu sırada kaza yapan Süleyman, yemeğin paketine zarar verir. Yemeği teslim ettiği sırada müşteri yemeği teslim almak istemez ve bu durum Süleyman’a ardı ardına sorunlar yaşatır. Süleyman, müşteriye defalarca durumu izah etmeye çalışsa da müşteri için tek önemli olan, yemeği nasıl teslim aldığı olur. Eğer Süleyman ve Süleyman gibiler sistem içinde çarkın dönmesine hizmet edemeyeceklerse, sistemin içinde yok olurlar.
Şeyleşen sadece kişiler olmaz, mülteci hikâyeleri de şeyleşir. Salt biricik hikâyeler kabul görmez. Var olmak için adeta bir savaş meydanındaymış gibi herkes “mağduriyet performansı” sergiler. En kabul gören acılar, servis edilmeye hazır hikâyeler bir önem arz eder. Performans o denli fazladır ki hiç kimse birbirine gerçek anlamda tanıklık edemez. Seyirci de Süleyman’ı tanıyamaz. İki gün boyunca sadece fiziksel bir hareketten ibaret ve koşuşturma içinde yaşam savaşı veren bir kişi görür. Seyirci için gerçek yaşam bağlamında Süleyman ne denli görünmezse, film içinde de o kadar görünmezdir.
Proletarya’dan Prekarya’ya
Karl Marx’ın Marksist terminolojide “proletarya” kavramıyla özdeşleşen ve sermaye ile ilişkisi üzerinden ele alınan işçi sınıfı, 21. yüzyıl kapitalizminden etkilenmiştir. Neoliberal ekonomi ve politikalar, küreselleşen dünya gibi birçok sebep bu değişimi derinleştirir. Gelinen noktada işçi sınıfının tanımı, konumu, hakları, yapısı hatta adı bile tartışma konusu olur. Sınıfsal yapıda birçok değişiklik yaşanmakla beraber burjuva sınıfı da aynı şekilde kalmaz. Burjuvanın elinde bulundurduğu gücün büyük ölçüde şekil değiştirmesiyle beraber işçi sınıfının da “işçi” olarak kalması zorlaşır. Bunun üzerine alana dair tartışmalar, yeni bir işçi sınıfı doğup doğmadığı konusu üzerinde yürütülen “prekarya” kavramıyla ilişkilendirilmiştir. Prekarya; ilk kez 1980’lerde Fransız sosyologlar tarafından geçici ve mevsimlik işçileri tanımlamak amacıyla kullanılır. Bundan dolayı geçici işçi anlamına gelir. Kavramı çalışma dünyasıyla ilişkisi açısından ele alan kişi ise Bourdieu’dir. Bourdieu “précarité” kavramını, düzenli ve düzensiz işçileri ayırt etmek için kullanır. İleriki dönemlerde Foucault ve Butler gibi isimler, prekarya kavramını neoliberalizm ve güvencesizlik bağlamında değerlendirmişlerdir. [2]
Ayrıca prekarya sınıfı ve kavramı üzerinde en önemli araştırma ve tartışmaları yapan kişi, Guy Standing’dir. Standing, prekarya sınıfının anlaşılmadığı takdirde toplumun bir felakete sürükleneceğini iddia eder. “Prekarya; ekonomik açıdan güvencesiz ve düşük ücretli işlerde çalışan, sosyal haklara erişimi kısıtlı olan ve aidiyet krizi yaşayan bir kesimdir. Bir sınıf veya gruptan ziyade farklı sınıf fraksiyonlarının güvencesizlik altında birleştiği bir durum olarak değerlendirmek mümkündür. [3]”
Süleyman ve aynı kampta kalan diğer arkadaşları da prekarya sınıfının birer ferdidir. Birer kurumsal aidiyetleri ve yasal dayanakları yoktur. Bir anda yok olsalar da hiç var olmamışlar gibi sistem işler. Her zaman onların yerine ikame edecek birileri bulunur. Bir sınıfa ait olamayan bu kişiler, sınıf bilinci de geliştiremezler. Bu durum, mültecilerin bireysel ve kolektif öfke geliştirmesiyle sonuçlanabilir. Kişiler için bunun psikolojik etkisi ve yıpranma payı da hayli fazladır.
Neoliberal dünyada mülteci deneyimi ise kapitalist bir pazara dönüşür. Bir ülkenin vatandaşıyken dahi yeterince güvencesiz olan prekarya sınıfı, mülteci olarak deneyimlenince görünmezliğe dönüşür. Sadece güvencesiz olan yaşam ve emek olmaz. İyi bir yaşam umuduyla gelen bu insanların hikâyeleri de geçicidir. Bireysel yaşamlar, sermaye aracına dönüşür. Her birine tahsis edilen “satılık öyküler” kurgulanır. Birer yaşam deneyimi olarak bile değerli görülmeyen kişiler, giderek kendilerine bile yabancılaştıkları bir silikliğe evrilirler. Sistem adeta, eğer hikâyen yeterince trajik, pazarlanabilir ve kurallara uygun değilse seni dışarı atarız der. Süleyman, kendisine tahsis edilen hikâyenin inandırıcılığını güçlendirecek belgeleri almak için hayatını hiçe sayar. İki gün boyunca hikâyeyi ezberlemeye çalışır, onu kendisi yaşamış gibi servis etmesi gerekir. Ama bu ne kadar mümkün ve adildir? Süleyman çoğu zaman büyük bir emekle hazırlandığı mülakatı düşünürken bulur kendini ve neden orada bulunduğunu hâlâ sorgular.Kendini neden ülkesinden ayrıldığını, tüm mücadeleyi ne uğruna ve ne bekleyerek yaptığını sorgularken bulur.
Katarsis
Modernleşen birey; dijital dünyada kameralar, algoritma ve internet aracılığıyla hep bir gözetim altındadır. Bu gözetim kimi zaman kişinin hakimiyeti olan bir durum olmaktan sıyrılıp esarete dönüşür. Bireyin, bundan kurtulması neredeyse imkânsız hâle gelir. Süleyman içinse bu gözetim aracı, telefonunda yer alan kurye uygulamasıdır. Oradaki puan ve kupon sistemi, onun değeriyle doğrudan bir ilişki içerisindedir. Sağladığı hizmet yeterince kabul görmezse parasını alamaz, hesabı kapanır, aç kalır ve belki de kendisine ait olmayan bir hesabı kullandığı için sınır dışı edilir. Sistem içinde değersiz olması, tüm hareketlerini felaketle sonuçlanabilecek birer tehlikeye dönüştürür. Mülteci olmak fiziksel bir görünmezliğin ötesinde anlatısal bir görünmezliğe de dönüşür.
Seyirci, iki gün boyunca Süleyman’ın bisikletinin arkasına biner ve Süleyman’ın hayatına eşlik eder. Lojkine, seyirciyi de Fransa sokaklarında yürüyen ve Süleyman’a yabancı kişiler olarak konumlandırır. Onun hikâyesini ve geçmişini aktarmaz sadece şimdisine davet eder. Süleyman hakkındaki bilgi yoksunluğu, seyircinin Süleyman’a karşı bir düşünce ve duygu geliştirmesini engeller. Ona acıyıp üzülemezler. Bu yabancılık seyircinin içindeki öğrenilmiş inançlara ayna tutmasını sağlar. Süleyman ve onunla aynı deneyimi yaşayan insanlar birer “trajedi öznesi” olarak değil kanlı canlı olarak karşıda durur. Fakat sistem, zamanla onları silerek yok eder. Ve bireyler de büyük ölçüde bu sistemin bir parçasına dönüşür.
Süleyman ve onun hikâyesi, izleyiciye mültecileri birer istatistik oranı olmaktan çıkarıp biricik birer yaşam ve hikâye olduğunu hatırlatır. Süleyman’ın mülakat odasında kendisine dikte edilen o “satılık hikâyeyi” bir kenara itip kendi çıplak gerçeğini anlatmaya başladığı an, aslında sistemin çarkları arasında bir “şey” olmayı reddettiği andır. O an Süleyman, neoliberal makinenin bir parçası olmaktan çıkarak, kendi acısına ve tarihine sahip çıkan kanlı canlı bir “özne”ye dönüşür. Sonuç olarak, Süleyman’ın yaşamından kesit sunan bu iki günlük süreç, mülteci deneyiminin ardındaki çarpıcı bir gerçeği gün yüzüne çıkarır: Mülteci krizi sadece vicdani ve insani bir mesele değildir, bunun yanı sıra büyük ölçüde sınıf ve sistem meselesidir.
KAYNAKÇA:
[1] Şentürk, Burcu. Marksist Kurama Bir Katkı: Lukacs’ın İdeoloji Kavramsallaştırması. 2016 (ss. 46) [2] Çelik, Tuna. Prekarya Yeni Tehlikeli Sınıf. 2025 [3] Kutlu, D. (2018). Prekarya ve Prekarya Bildirgesi Üzerine Bir Kaç Soru, Gözlem Ve Görüş. Çalışma ve Toplum, 3: 1860-1880.























