İnsan, tarih boyunca kendisini yalnızca içinde yaşadığı dünyanın değil, tahayyül edebildiği her şeyin merkezine yerleştirme eğiliminde oldu. Doğa, hayvanlar, dünya dışı varlıklar ve çoğu zaman diğer insanlar da bu üstünlük duygusunun kurduğu hiyerarşinin içinde yer aldı. Teknolojik gelişmeler, siyasal sistemler ve insanı yaratılışın merkezine yerleştiren inanç biçimleri bu yaklaşımı güçlendirdikçe doğa, hayvanlar ve insan dışındaki canlı yaşamı da birlikte var olunan bir bütünün parçaları olmaktan çıkıp üzerinde hüküm kurulan alanlara dönüştü.
Yüzyıllardır süren avcılık, endüstriyel hayvancılık, deney laboratuvarları ve sayısız sömürü biçimi bu yaklaşımın farklı tezahürleri olarak varlığını sürdürüyor. Üstelik bütün bunların gözlerden uzak, kent çeperlerinde gerçekleşmesi, şiddetin görünmez kalmasına da hizmet ediyor. Fakat bugün okyanuslarda, vahşi yaşam alanlarında, mezbahalarda, laboratuvarlarda ve endüstriyel üretim tesislerinde yaşananlara dair görüntülere ulaşmak her zamankinden daha kolay. Hayvan hakları örgütleri ve aktivistler yıllardır bu görüntüleri kayıt altına alıyor, yayımlıyor ve kamusal alana taşıyor. Dünyanın birçok kentinde gerçekleştirilen Cube of Truth* eylemleri, mezbahalarda ve endüstriyel hayvancılık tesislerinde kaydedilen görüntüleri doğrudan sokakta, insanların gündelik akışının ortasında görünür kılıyor. Hayvan sömürüsünün farklı biçimlerini görünür kılmaya çalışan sayısız belgesel, kısa film, video deneme ve kampanya filmi de geniş kitlelere ulaşıyor. Bunların bazıları ise dönemsel olarak oldukça güçlü etkiler yaratabiliyor. Örneğin Save Ralph (2021), deney hayvanlarının maruz bırakıldığı şiddeti milyonlarca kişiye ulaştıran en çarpıcı örneklerden biri olarak hatırlanıyor. Bu stop-motion animasyon filmin milyonlarca kez izlendiği, paylaşıldığı ve kısa sürede geniş bir dolaşıma girdiği biliniyor. Tüm bunlar infial yaratıyor, vicdanları sarsıyor, kısa süreli tepkiler doğuruyor; ardından düzen büyük ölçüde işlemeye devam ediyor. Bu nedenle düşünmeden edemiyorum: Bir gerçeğin görünür hâle gelmesi gerçekten dünyayı değiştirmeye yeter mi? Bu soru yalnızca hayvan sömürüsü ya da toplumsal ifşalarla ilgili değildir. İnsanın kendisinden farklı olanla kurduğu ilişkinin merkezinde duran daha büyük ve eski bir soruyla karşı karşıyayız.
Steven Spielberg, kariyerinin en başından itibaren bu meseleye farklı açılardan yaklaşan bir yönetmen oldu. Close Encounters of the Third Kind’dan (1977) başlayarak dünya dışı varlıkları bilinmeyenin temsilcileri olmaktan çok insanlığın kendisine ayna tutan figürler olarak ele aldı. Bilimkurgu sinemasının uzun yıllar boyunca uzaylıları tehdit, istila ve yok oluş senaryoları üzerinden temsil ettiği bir dönemde Spielberg farklı bir ihtimali gündeme getirdi. Filmlerinde giderek daha görünür hâle gelen şey, insanın kendisi dışındaki yaşam biçimleriyle kurduğu ilişkiydi. Merak ile korku, birlikte yaşama arzusu ile tahakküm isteği arasındaki gerilim, filmografisinin en belirgin damarlarından birine dönüştü.
Yönetmenin uzaylı temalı bir sonraki işi E.T. (1982), bu soruyu bir çocuğun merakı ve şefkati üzerinden kuruyordu. Soğuk Savaş’ın etkisiyle büyüyen ve kendisinden olmayanı tehdit olarak görmeye alışmış bir dünyanın karşısına, farklı olana korkuyla değil merakla yaklaşan bir çocuk yerleştiriyordu. Spielberg böylece düşmanlık üzerine kurulu ilişkilerin tek seçenek olmadığını gösteriyordu.
Aradan geçen yaklaşık yarım asrın ardından Disclosure Day (2026), aynı tartışmayı daha karanlık bir noktaya taşıyor. Film, dünya dışı varlıkların yıllar önce dünyaya geldiği, yakalandığı, üzerlerinde deneyler yapıldığı ve bütün bunların devletler tarafından gizlendiği fikrinden hareket ediyor. Karakterler yıllardır saklanan gerçeklerin peşine düşerken seyirci de onlarla ilerliyor. Hikâye boyunca bütün ağırlık, gizlenen gerçeğin bir gün görünür hâle geleceği ana yükleniyor.
Tüm bu süreç, çocukluklarında dünya dışı varlıklarla karşılaşmış Margaret (Emily Blunt) ile Daniel (Josh O’Connor) üzerinden ilerliyor. Geçmişte yaşadıkları karşılaşmanın izleri, yıllar sonra onları aynı gerçeğin peşinde buluşturuyor. Film boyunca bu iki karakterin yolları, yıllardır saklanan kayıtlar ve devlet sırları etrafında kesişiyor. Spielberg ve uzun yıllardır birlikte çalıştığı senarist David Koepp, ilk bakışta komploları ve gizli dosyaları merkeze alan bir anlatı kuruyor gibi görünse de bambaşka bir tercih yapıyor. Filmin asıl gerilimi, saklanan gerçeğin ne olduğundan çok, onun ortaya çıkacağı ana bağlanıyor.
Belki de bu yüzden yazının başında hayvan sömürüsünü görünür kılan görüntülerden söz ettim. Çünkü Disclosure Day’in kurduğu gerilim, yalnızca dünya dışı varlıkların varlığıyla ilgili değil. Film, yıllardır saklanan bir hakikatin ortaya çıkmasının neyi değiştirip değiştirmeyeceği sorusunun etrafında dolaşıyor. Bu soru ise günümüz dünyasına hiç yabancı değil. Son yıllarda dünya, siyasetten ekonomiye, cinsel şiddetten savaş suçlarına kadar uzanan sayısız büyük ifşaya tanıklık etti. Yıllarca gizli kalan belgeler, kayıtlar ve görüntüler ortaya çıktı; milyonlarca insanın öfkesini ve şaşkınlığını tetikledi. Hayvan sömürüsü konusunda da benzer bir tablo ortaya çıktı. Endüstriyel çiftliklerden mezbahalara, laboratuvarlardan eğlence sektörüne kadar pek çok alandan sızdırılan görüntüler, hayvanların maruz bırakıldığı sistematik şiddeti görünür kıldı. Ancak bütün bu ifşalar, yarattıkları sarsıntının büyüklüğüyle orantılı dönüşümlere yol açmadı. İnsanlar çoğu zaman gerçeği öğrendi; fakat öğrendikleri şeyle yaşamaya devam etmeyi de başardı.
Filmde dünya dışı varlıklar yeryüzünde yalnızca iki kişiye görünüyor. Üstelik kendi formlarında değil; geyik, tilki, sığın ve kardinal kuşu olarak beliriyorlar. Bu tercih ilk bakışta korkuyu azaltmak için yapılmış gibi görünse de filmin bütünü düşünüldüğünde başka bir anlam kazanıyor. Spielberg, insanlığın yüzyıllardır üzerinde tahakküm kurduğu canlılarla dünya dışı varlıklar arasında görünmez bir bağ kuruyor. Böylece ifşa edilmesi gereken şey yalnızca uzaylılara yapılanlarla sınırlı kalmıyor. Film ilerledikçe soru da genişliyor: İnsan, kendisinden farklı olanla karşılaştığında onu anlamaya mı, yoksa denetim altına almaya mı çalışır?
Asıl mesele, hakikat ortaya çıktığında kimlerin olanlara nasıl baktığıdır. Büyük ifşalar çoğu zaman toplumsal ölçekte kısa süreli sarsıntılar yaratır. İnsanlar öfkelenir, üzülür, dehşete düşer; ardından gündelik hayatın konforu ağır basar ve düzen kaldığı yerden devam eder. Buna karşılık bazı insanlar için aynı görüntüler geri dönülmez kırılma anlarına dönüşebilir. Nietzsche’nin Torino’da kırbaçlanan bir ata sarılarak ağladığı ve ardından hayatının geri kalanını belirleyecek zihinsel çöküşe sürüklendiği rivayeti, tek bir karşılaşmanın bile bir insanı bütünüyle değiştirebileceğini hatırlatır. Benzer şekilde, Edvard Munch’un Çığlık tablosunu yaratırken bir mezbahanın önünden geçtiği esnada gördüğü manzaradan sarsıldığına dair anlatılan rivayet de sanatın kimi zaman başkalarının görüp geçtiği bir acıyla kurulan karşılaşmadan doğabildiğini düşündürür. Belki de büyük ifşaların etkisi, yarattıkları toplumsal dönüşümden çok, dönüştürdükleri insanların sayısında aranmalıdır.
Disclosure Day‘in merkezindeki karakterler de tam olarak bu insanların arasına yerleşiyor. Onlar gördükleri şeyi unutamıyor, öğrendikleri gerçekle yaşamaya devam edemiyorlar. Ancak Spielberg’in asıl ilgilendiği şey görünmeyen bir üçüncü karakter olan insanlıktır. Eğer yıllardır saklanan gerçek bir gün ortaya çıkarsa, gerçekten değişecek miyiz? Yoksa kısa süreli bir dehşetin ardından hayat kaldığı yerden devam mı edecek? Disclosure Day‘in kesin cevaplar verme gibi bir derdi yok. Fakat film bittiğinde geriye kalan soru oldukça rahatsız edici: Hakikati öğrenmek istiyor muyuz, yoksa onunla yaşamayı mı tercih ediyoruz?
Bu nedenle Disclosure Day’in asıl gücü, dünya dışı canlıların varlığını kanıtlamasından çok, seyirciyi ifşanın kaçınılmazlığına ortak etmesinde yatıyor. Film boyunca bütün gerilim, hakikatin açığa çıkacağı ana kilitleniyor. Final anında ise zihinde, ortaya saçılan gerçeğin insanlıkta nasıl bir karşılık bulacağı kalıyor. Spielberg, yarım yüzyıla yaklaşan uzaylı anlatılarının ardından bakışını bir kez daha gökyüzünden insana çeviriyor. Böylece film, dünya dışı varlıkların izini sürerken insanın kendisinden farklı olana yaklaşımını ve tahakküm arzusunu görünür kılıyor.
*Hayvan hakları aktivistleri tarafından dünyanın birçok kentinde gerçekleştirilen barışçıl bir sokak eylemi. Aktivistler, mezbahalar ve endüstriyel hayvancılık tesislerinden elde edilen görüntüleri kamusal alanda sessizce sergileyerek hayvanların maruz bırakıldığı sömürüyü görünür kılmayı amaçlıyor
























