Fil'm Hafızası
  • ANASAYFA
  • HAKKIMIZDA
    • BİZ KİMİZ?
    • EKİBİMİZ
    • İLANLAR
  • FİLM ÖNERİLERİ
    • Aksiyon – Macera
    • Animasyon
    • Belgesel
    • Bilim Kurgu – Fantastik
    • Biyografi – Tarih
    • Drama
    • Komedi
    • Korku – Gerilim
    • Müzik – Müzikal
    • Romantik
    • Savaş
    • Suç – Gizem
    • Western
    Rental Family (2025)
    Drama

    Rental Family (2025)

    Selin Tanyeri
    2 ay önce
    Me Before You (2016) 
    Film Önerileri

    Me Before You (2016) 

    Merve Çolak
    2 ay önce
    Rose (2026)
    Biyografi - Tarih

    Rose (2026)

    Rabia Elif Özcan
    2 ay önce
    Riefenstahl (2024)
    Belgesel

    Riefenstahl (2024)

    İpek Ömercikli
    2 ay önce
    Roofman (2025)
    Komedi

    Roofman (2025)

    Yaşar Gülveren
    2 ay önce
    Weekend (2011)
    Film Önerileri

    Weekend (2011)

    Ayşe Yapışık
    2 ay önce
  • SİNEMA YAZILARI
    • Ayvalık Film Festivali 2026
    • 45. İstanbul Film Festivali
    • 32. Altın Koza
    • 44. İstanbul Film Festivali
    • 25. İzmir Kısa
    • Film Analizleri
    • Eleştiri – İzlenim
    • Liste
    • Özel Dosyalar
    • Röportajlar
    Filmekimi’nde Kaçırılmaması Gereken Filmler
    Özel Dosyalar

    Filmekimi’nde Kaçırılmaması Gereken Filmler

    Fil'm Hafızası
    10 dakika önce
    Ayvalık Uluslararası Film Festivali Sona Erdi!
    Ayvalık Film Festivali 2026

    Ayvalık Uluslararası Film Festivali Sona Erdi!

    Ekin Taneri
    6 saat önce
    Uçan Süpürge Günlükleri -6: Belgesel; Deneysel Kısa Seçkisi
    Ayvalık Film Festivali 2026

    Ayvalık Film Festivali Akbank Sanat ile Kısalar

    Tuba Büdüş
    10 saat önce
  • HABERLER
    Ayvalık Uluslararası Film Festivali Sona Erdi!
    Ayvalık Film Festivali 2026

    Ayvalık Uluslararası Film Festivali Sona Erdi!

    Ekin Taneri
    6 saat önce
    Altın Koza Dünya Sinemasını Adana’ya Taşıyor
    Haberler

    Altın Koza Dünya Sinemasını Adana’ya Taşıyor

    Elif Arı
    11 saat önce
    Haftalık Sinema Özeti
    Haberler

    Haftalık Sinema Özeti

    Evin Arslan
    20 saat önce
  • KISA FİLMLER
    Yalnızlık (2025)
    Kısa Filmler

    Yalnızlık (2025)

    Pelin Çılgın
    5 ay önce
    Etherna (2025)
    Kısa Filmler

    Etherna (2025)

    Yiğit Aksan
    6 ay önce
    A Kind of Testament (2023)
    Kısa Filmler

    A Kind of Testament (2023)

    Büşra Yayla
    10 ay önce
  • SPOTIFY
    • Playlists
    • Podcasts
  • ETKİNLİKLER
    • Dinner Talks
    • Film Hafızası Akademi
    • Keşfetmenin Keyfi
  • GALERİLER
    • BiReplik
    • Bunları Biliyor Muydunuz?
    • Etkinlikler
    • Hafızadan Çıkmayanlar
  • İLETİŞİM
No Result
View All Result
  • ANASAYFA
  • HAKKIMIZDA
    • BİZ KİMİZ?
    • EKİBİMİZ
    • İLANLAR
  • FİLM ÖNERİLERİ
    • Aksiyon – Macera
    • Animasyon
    • Belgesel
    • Bilim Kurgu – Fantastik
    • Biyografi – Tarih
    • Drama
    • Komedi
    • Korku – Gerilim
    • Müzik – Müzikal
    • Romantik
    • Savaş
    • Suç – Gizem
    • Western
    Rental Family (2025)
    Drama

    Rental Family (2025)

    Selin Tanyeri
    2 ay önce
    Me Before You (2016) 
    Film Önerileri

    Me Before You (2016) 

    Merve Çolak
    2 ay önce
    Rose (2026)
    Biyografi - Tarih

    Rose (2026)

    Rabia Elif Özcan
    2 ay önce
    Riefenstahl (2024)
    Belgesel

    Riefenstahl (2024)

    İpek Ömercikli
    2 ay önce
    Roofman (2025)
    Komedi

    Roofman (2025)

    Yaşar Gülveren
    2 ay önce
    Weekend (2011)
    Film Önerileri

    Weekend (2011)

    Ayşe Yapışık
    2 ay önce
  • SİNEMA YAZILARI
    • Ayvalık Film Festivali 2026
    • 45. İstanbul Film Festivali
    • 32. Altın Koza
    • 44. İstanbul Film Festivali
    • 25. İzmir Kısa
    • Film Analizleri
    • Eleştiri – İzlenim
    • Liste
    • Özel Dosyalar
    • Röportajlar
    Filmekimi’nde Kaçırılmaması Gereken Filmler
    Özel Dosyalar

    Filmekimi’nde Kaçırılmaması Gereken Filmler

    Fil'm Hafızası
    10 dakika önce
    Ayvalık Uluslararası Film Festivali Sona Erdi!
    Ayvalık Film Festivali 2026

    Ayvalık Uluslararası Film Festivali Sona Erdi!

    Ekin Taneri
    6 saat önce
    Uçan Süpürge Günlükleri -6: Belgesel; Deneysel Kısa Seçkisi
    Ayvalık Film Festivali 2026

    Ayvalık Film Festivali Akbank Sanat ile Kısalar

    Tuba Büdüş
    10 saat önce
  • HABERLER
    Ayvalık Uluslararası Film Festivali Sona Erdi!
    Ayvalık Film Festivali 2026

    Ayvalık Uluslararası Film Festivali Sona Erdi!

    Ekin Taneri
    6 saat önce
    Altın Koza Dünya Sinemasını Adana’ya Taşıyor
    Haberler

    Altın Koza Dünya Sinemasını Adana’ya Taşıyor

    Elif Arı
    11 saat önce
    Haftalık Sinema Özeti
    Haberler

    Haftalık Sinema Özeti

    Evin Arslan
    20 saat önce
  • KISA FİLMLER
    Yalnızlık (2025)
    Kısa Filmler

    Yalnızlık (2025)

    Pelin Çılgın
    5 ay önce
    Etherna (2025)
    Kısa Filmler

    Etherna (2025)

    Yiğit Aksan
    6 ay önce
    A Kind of Testament (2023)
    Kısa Filmler

    A Kind of Testament (2023)

    Büşra Yayla
    10 ay önce
  • SPOTIFY
    • Playlists
    • Podcasts
  • ETKİNLİKLER
    • Dinner Talks
    • Film Hafızası Akademi
    • Keşfetmenin Keyfi
  • GALERİLER
    • BiReplik
    • Bunları Biliyor Muydunuz?
    • Etkinlikler
    • Hafızadan Çıkmayanlar
  • İLETİŞİM
No Result
View All Result
Fil'm Hafızası
No Result
View All Result
Home Sinema Yazıları Özel Dosyalar

Filmekimi’nde Kaçırılmaması Gereken Filmler

Fil'm Hafızası Fil'm Hafızası
10 dakika önce
Özel Dosyalar, Sinema Yazıları
Okuma Süresi: 28 min
0
0
Filmekimi’nde Kaçırılmaması Gereken Filmler
Facebook'ta PaylaşTwitter'da PaylaşWhatsapp'ta Paylaş

Filmekimi, her yıl olduğu gibi bu yıl da farklı coğrafyalardan, farklı anlatı biçimlerini ve her biri kendine özgü sinema anlayışını barındıran filmleri aynı programda buluşturarak seyirciyi alışılmışın dışına çıkmaya davet ediyor.
Bu yılın programında kişisel hikâyelerden toplumsal çatışmalara, hafıza ve kayıptan kimlik arayışına, aile ilişkilerinden insanın kendi karanlığıyla yüzleşmesine kadar uzanan geniş bir tema yelpazesi dikkat çekiyor. Kimi filmler gündelik hayatın içindeki kırılmaları takip ederken kimileri gerçekliğin sınırlarını zorlayan anlatılarıyla seyirciyi daha tekinsiz bir dünyanın içine çekiyor.

Fil’m Hafızası ekibi olarak bu özel dosyada, Filmekimi 2026 programında öne çıkan yapımlara yakından bakarak, filmlerin sadece ne anlattığına değil, bunu nasıl anlattığına, hangi duyguların ve düşüncelerin peşinden gittiğine ve sinema perdesinde nasıl bir karşılık bulduğuna odaklanıyoruz.

Aslında programdaki her film birbirinden çekici ve etkileyici; bu yüzden seçim yapmanın bir hayli zorladığını ifade edebiliriz. Ayrıca bu yazımızdaki filmlere ek olarak Filmekimi için Bitter Christmas, Everytime, Fatherland ve I Want Your Sex filmlerini de önermekteyiz. Fakat bu dört filme geçtiğimiz günlerde yayınladığımız “5. Ayvalık Film Festivali’nde Kaçırılmaması Gereken Filmler” başlıklı özel dosya yazımızda değinmiştik. Bu filmlerle ilgili görüş ve yorumlarımıza buradan ulaşabilirsiniz.

Şimdiden keyifli bir Filmekimi geçirmenizi dileriz.

Fjord (Yön. Cristian Mungiu, 2026) 

Cristian Mungiu, yeni bir filmi duyurulduğunda ne yapacağını merakla beklediğim yönetmenlerden biri. 4 Months, 3 Weeks and 2 Days (2007), Beyond the Hills (2012), Graduation (2016) ve R.M.N. (2022) boyunca beni onun sinemasına bağlayan şey, seyircisini kolay cevaplarla rahatlatmamasıdır. Karakterlerini kimin haklı, kimin haksız olduğuna kolayca karar veremeyeceğimiz ahlaki çatışmaların içine yerleştiriyor ve seyirciyi asla bu çatışmanın dışında bırakmıyor. Sarajevo Film Festivali’nde izlediğim Fjord da tam olarak bu nedenle beklentiyi fazlasıyla karşılıyor. Yönetmeni benim gibi uzun zamandır radarında tutanların Filmekimi programında Fjord’u öncelikli filmleri arasına alacağını düşünüyorum. 

Dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nin ana yarışmasında yapan ve Mungiu’ya 4 Months, 3 Weeks and 2 Days’den yıllar sonra ikinci Altın Palmiye’sini kazandıran Fjord, Türkiye’de ilk kez Filmekimi’nde gösterilecek. Üstelik Cannes’dan ödülle ayrılması kadar yarattığı tartışmalarla da dikkat çeken bir film var karşımızda.  

Sebastian Stan ve Renate Reinsve’nin canlandırdığı Mihai ile Lisbet, beş çocuklarıyla Norveç’te yaşayan dindar bir çift. Çocuklarını kendi inançları doğrultusunda yetiştiriyor, telefon ve sosyal medya kullanımını sınırlandırıyorlar. Ne var ki okuldaki öğretmenler tarafından ergen kızlarının bedenindeki morlukların fark edilmesiyle çocuk koruma hizmetleri devreye giriyor ve ailenin beş çocuğu da ebeveynlerinden alınıyor. Mungiu da bizi tam burada son derece huzursuz bir tartışmanın içine bırakıyor: Bir anne babanın çocuğunu kendi değerleriyle yetiştirme hakkının sınırı nerede başlar, nerede biter? Devletin çocuğu koruma sorumluluğu hangi noktada başka bir yaşam biçimine müdahaleye dönüşür? 

Fjord’u izlerken benim için asıl ilgi çekici olan, filmin bu soruların hiçbirine kolay bir cevap vermemesi oldu. Bir tarafta çocuklarının hayatını kendi inançları doğrultusunda fazlasıyla belirleyen ebeveynler, diğer tarafta ilerici ve özgürlükçü değerlerden hareket ederken karşısındaki yaşam biçimini anlamaya giderek daha az istekli hâle gelen kurumlar var. Ailenin Romanya kökenli oluşuyla göçmenlik ve aidiyet de bu çatışmaya ekleniyor. Böylece küçük bir aile dramı, günümüz Avrupa’sındaki muhafazakârlık, sekülerlik, göçmenlik ve giderek sertleşen kutuplaşma üzerine çok daha büyük bir tartışmaya açılıyor. 

Filmin Norveç’in büyüleyici coğrafyasını bu gerilimin parçası hâline getirme biçimi de ayrıca etkileyici. Kontrollü biçimde gerçekleştirilen çığlar filmin başlarında gündelik hayatın bir ayrıntısı gibi görünürken zamanla başka bir anlam kazanıyor: Çığ, kontrol altında olduğunu düşündüğümüz şeylerin bir anda sınırlarını aşabileceğini hatırlatan güçlü bir imgeye dönüşüyor. 

Açıkçası ben Fjord’u izlerken her iki tarafla da özdeşlik kuramadığım, aksine kendimi sürekli sorgularken bulduğum için filmden büyük zevk aldım. Bir filmin seyircisini zorlamasını, kendi doğrularından şüphe ettirmesini sevenlerdenim ve Mungiu’nun bunu yapma biçimi hâlâ çok etkileyici. Üstelik Stan ve Reinsve’yi onun dünyasında izlemek de başlı başına merak uyandırıcı. Fjord, Filmekimi programında benim hiç düşünmeden öncelik vereceğim filmlerden biri olurdu. Mungiu sinemasını zaten seviyorsanız kaçırmayın. Ama Mungiu ile henüz tanışmadıysanız, üzerine uzun uzun konuşma isteği uyandıran bu huzursuz edici film onun sinemasına girmek için oldukça iyi bir başlangıç olabilir. 

    Tuba BÜDÜŞ

Victorian Psycho (Yön. Zachary Wigon, 2026)

Yönetmenliğini Zachary Wigon’un yaptığı Victorian Psycho (2026), Viktorya döneminin katı toplumsal düzenini gotik korku ile kara mizah üzerinden ele alan bir filmdir. 1858 yılında Ensor House adlı izole bir malikaneye mürebbiye olarak gelen Winifred Notty, burada çocukların eğitiminden sorumlu olurken bir yandan da karanlık ve psikopatik yönünü çevresindekilerden saklamaya çalışır. Malikanedeki çalışanların birer birer ortadan kaybolmaya başlamasıyla birlikte, dışarıdan kusursuz görünen bu düzenin altında giderek büyüyen bir tehdit ortaya çıkar. Film, böylece korku temasını yalnızca şiddet ve cinayet üzerinden değil, toplumsal kuralların ve bastırılmış davranışların yarattığı gerilim üzerinden de kurar.

Filmin dikkat çeken yönlerinden biri, Viktorya dönemine ait sınıfsal ve ahlaki kodları anlatının önemli bir parçası hâline getirmesidir. Bu malikanede herkesin belirlenmiş bir konumu ve uyması gereken davranış biçimleri vardır. Winifred’in bu düzen içerisinde kendi gerçekliğini gizlemeye çalışması, karakterin psikopatlığı ile toplumun dayattığı kontrol arasında ilginç bir ilişki yaratır. Bu açıdan film, bireysel kötülüğü çevresindeki dünyadan tamamen ayırmak yerine, düzenin kendisinin de farklı biçimlerde bir baskı ve şiddet üretebildiğini düşündürür.

Victorian Psycho’da korku kadar kara mizah da anlatının temel unsurlarından biridir. Winifred’in sakin ve ölçülü tavırları ile giderek görünür hâle gelen vahşeti arasındaki karşıtlık, filmin atmosferini oldukça güçlendirir. Maika Monroe’nun performansı da bu karşıtlığın merkezinde yer alırken karakterin soğukkanlılığı, filmin rahatsız edici mizahını daha belirgin hâle getirir. Böylece şiddet, yalnızca korku yaratmak için kullanılan bir unsur olmaktan çıkarak dönemin nezaket anlayışının ve toplumsal rollerinin altında saklanan çelişkileri görünür kılan bir araca dönüşür.

2026 Cannes Film Festivali’nde Belirli Bir Bakış bölümünde dünya prömiyerini gerçekleştiren Victorian Psycho, Filmekimi’nin 2026 programında da izleyiciyle buluşacak. Gotik atmosferi, dönem estetiği ve kara mizahı bir araya getiren film, klasik korku anlatılarının tanıdık unsurlarını Viktorya dönemi toplumunun kuralları ve sınıfsal yapısıyla yeniden yorumlamaktadır. Filmekimi kapsamında seyirci karşısına çıkacak olan Victorian Psycho, özellikle korkuyu karanlık mekânlardan daha çok kusursuz görünmeye çalışan bir düzenin içerisinde arayan yapısıyla dikkat çekici bir deneyim vadetmektedir.

Merve ÇOLAK

A Man Of His Time (Yön. Emmanuel Marre, 2026)  

Kötülük her zaman cani, sadist veya psikopat insanların eseri olmadı. Kimi zaman sokakta beraber yürüdüğümüz, göz göze geldiğimiz ve yalnızca kendi hayatını yaşadığını düşündüğümüz insanların da kötülükte payı oldu. Siyaset filozofu Hannah Arendt, kötülüğün sıradanlığı kavramı üzerine düşünürken, “Kötülük asla ‘radikal’ değildir; yalnızca aşırıdır.” der. Arendt’in dikkat çektiği nokta, korkunç eylemlerin ardında her zaman şeytani ya da patolojik bir failin bulunmak zorunda olmadığıdır. Kimi zaman düşünmeme, sorgulamama ve gündelik düzenin bir parçası olmayı sürdürme hâli de insanı kötülüğün işleyişine dahil edebilir. 

Henri Marre de bu sıradan adamlardan biriydi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa’nın yenilgisinin ardından her şeyini yeniden kurmaya çalışan Marre, kendi yazdığı ve yayımlattığı politik manifesto Notre Salut’yu insanlara ulaştırmaya çalışır. Değişen siyasi düzen içerisinde kendisine bir yer ararken, 1940 yılında Mareşal Philippe Pétain liderliğinde kurulan ve Nazi Almanya’sı ile işbirliği yapan otoriter Vichy rejiminin bürokrasisine dahil olur. 

A Man of His Time (Devrinin Adamı, 2026), Emmanuel Marre’nin tek başına yönettiği ilk uzun metrajlı filmidir. Yapım, 2026 Cannes Film Festivali Ana Yarışması’nda Altın Palmiye için yarışmış ve En İyi Senaryo Ödülü’nü kazanmıştır. Filmin dikkat çekici yanlarından biri ise gerçek bir aile hikâyesinden beslenmesidir. Filmde Swann Arlaud’nun canlandırdığı Henri Marre, yönetmen Marre’nin Vichy rejiminde memurluk yapmış büyük dedesinden hareketle yaratılmıştır. Ancak Marre, hikâyeyi bir aile biyografisine dönüştürmekten ziyade, böyle rejimlerin işlemesini sağlayan ve çarkların dönmesine katkıda bulunan sıradan insanların yaşamlarına odaklanır. 

Henri Marre, Hitler veya Pétain gibi büyük bir ideolog değildir. Para kazanmaya çalışan, karısıyla sorunlar yaşayan, başarılı olmak ve kendine yeni bir hayat kurmak isteyen sıradan bir insan ve memurdur. Film de tam olarak buradan rahatsız edici bir soruya doğru ilerler: Böylesine sıradan bir insan, politik şiddeti mümkün kılan bürokrasinin parçasına nasıl dönüşür? Ülkenin çöküşünde kendi yaşamını yeniden kurmak için bir fırsat gören Henri, Vichy yönetiminin idari mekanizması içerisinde kendisine bir yer edinir. İşsizlikle mücadele alanındaki görevi; işsizliğin yönetimini düzenlemek, yabancı işçileri sınıflandırmak ve Yahudileri belirli gruplara yönlendirmek gibi ilk bakışta küçük görünen bürokratik kararları kapsar. Fakat bu küçük kararlar zamanla Nazi Almanyası’yla işbirliği yapan rejimin daha büyük mekanizmasının parçalarına dönüşür. Böylece Henri’nin hikâyesi, kötülüğün yalnızca büyük kararlarla değil, gündelik ve görünüşte sıradan idari işlemlerle de nasıl işleyebildiğine dair bir soruya dönüşür. 

Aile arşivinde bulunan mektuplardan ve Henri’nin Notre Salut adlı politik manifestosundan beslenen senaryo, belgesel estetiğini tarihsel dramayla bir araya getirir. Böylece A Man of His Time, kötülüğün kendisinden çok onu mümkün kılan insanların ve mekanizmaların ne kadar sıradan görünebileceğine odaklanan, yılın dikkat çekici yapımlarından biri olarak karşımıza çıkıyor.  2026 Filmekimi programında yer alan yapım, seçkinin merak uyandıran filmlerin arasında yer alacak gibi görünüyor. 

Ayşe YAPIŞIK

A Woman’s Life (Yön. Charline Bourgeois-Tacquet, 2026) 

Yönetmen Charline Bourgeois-Tacquet’nin ikinci uzun metrajı A Woman’s Life (Bir Kadının Hayatı, 2026), festival programında özellikle dikkat çeken yapımlardan biri olarak öne çıkmaktadır. Film, dışarıdan bakıldığında düzenli ve başarılı bir hayat süren bir kadının, zamanla kendi yaşamındaki yerini ve hayatta bundan sonra ne yapmak istediğini yeniden sorgulamaya başlamasını merkezine alır. 

Filmin merkezindeki Gabrielle, elli beş yaşında bir cerrah ve hastanede bölüm başkanıdır. Günlük yaşamı büyük ölçüde işi, hastaları ve başkalarının ihtiyaçları etrafında şekillenir. Bir yandan mesleki sorumluluklarını sürdürürken diğer yandan evliliğini ve bakım gerektiren annesiyle ilişkisini taşımaya çalışır. Gabrielle’in hayatı boşluklardan çok görevlerle doludur. Bu düzen, bir roman projesi için hastanede gözlem yapmaya başlayan bir yazarla tanışmasının ardından yavaş yavaş değişmeye başlar. Başlangıçta sıradan görünen bu karşılaşma, Gabrielle’in hem ilişkilerine hem de kendisine olan bakışını dönüştüren bir sürecin kapısını aralar. 

Bourgeois-Tacquet, ilk uzun metrajı Anaïs in Love’da (Anaïs’in Aşkları, 2021) da kadınların arzuları, seçimleri ve duygusal hareket alanlarıyla ilgilenmekle beraber bunu gençlik dönemi üzerinden sorgulamaya çalışır. A Woman’s Life ise benzer soruları yaşamın başka bir dönemine taşımaktadır. Burada mesele genç kadının önündeki olasılıklardan ziyade yıllar içinde verilen kararların, kazanılan kimliklerin ve üstlenilen sorumlulukların arasında hâlâ yeni bir ihtimal bulunup bulunmadığıdır. Yapım, bir kapanış dönemi olarak düşünülen orta yaşa, kişinin kendi hayatına yeniden bakabildiği başka bir eşik olarak yaklaşmaktadır. 

Gabrielle’i Léa Drucker canlandırırken ona Mélanie Thierry, Charles Berling, Laurent Capelluto ve Marie-Christine Barrault eşlik eder. Drucker’ın merkezinde bulunduğu hikâye, bir kadının mesleki kimliğiyle özel hayatını birbirinden ayırmak yerine bu iki alanın nasıl iç içe geçtiğine odaklanır. Hastane ortamı da yalnızca filmin dekoru olarak kalmaz ve Gabrielle’in sürekli başkaları için karar verdiği, sorumluluk aldığı ve kontrolü elinde tutmak zorunda olduğu yaşam biçiminin bir uzantısına dönüşür. 

Film, yaşamını baştan sona değiştirmeyi düşleyen bir kahramandan çok, kendisine ait olduğunu sandığı hayatın içinde ne kadar yer kapladığını fark etmeye çalışan bir kadına bakmaktadır. Kariyer, evlilik, bakım verme, yaş alma ve arzu gibi temaları aynı hikâyede buluştururken büyük cevaplar vermek yerine daha sade ve kişisel bir soru bırakır. İnsan yıllarca emek vererek kurduğu hayatın içinde, bir noktada yeniden kendisini seçebilir mi? 

Zeynep İlay YALÇIN

Wicker (Yön. Eleanor Wilson & Alex Huston Fischer, 2026) 

Masalların “Sonsuza dek mutlu yaşadılar.” vaadini alıp yetişkin ilişkilerinin pek de masalsı olmayan gerçekleriyle çarpıştıran Wicker (İdeal Koca, 2026), Filmekimi’nin tuhaf olduğu kadar en merak uyandırıcı olan filmlerinden biri. Eleanor Wilson ve Alex Huston Fischer’ın yönettiği film, Ursula Wills-Jones’un The Wicker Husband adlı kısa öyküsünden hareketle romantik komedi, karanlık masal ve toplumsal hiciv arasında kendine özgü bir dünya kuruyor. 

Başrolde Olivia Colman, deniz kıyısındaki küçük ve muhafazakâr bir köyün dışına itilmiş, yalnız yaşayan ve çevresindekilerin alaylarına maruz kalan bir balıkçıyı canlandırıyor. Köyün erkeklerinden umduğunu bulamayınca çözümü Peter Dinklage’ın oynadığı sepet ustasına başvurmakta buluyor ve kendisine hasırdan bir koca yaptırıyor. Alexander Skarsgård’ın bedeninde hayat bulan bu alışılmadık eş, balıkçı kadından başlayıp köyün bütün dengesini altüst ediyor. Küçümsenen kadının beklenmedik mutluluğu, sözde normal evlilikler sürdüren komşularında kıskançlık ve öfke yaratıyor. 

Wilson ve Fischer, absürt öncülünü yalnızca komedi malzemesi olarak kullanmak yerine evlilik, arzu, toplumsal uyum baskısı ve kıskançlık üzerine yetişkinlere yönelik bir fabla dönüştürüyor. Filmin zamansız, Orta Çağ’ı andıran dünyası ise gerçeklikten yeterince uzaklaşarak bugünün ilişki normlarına rahatça sataşabilmesini sağlıyor. 

Güçlü bir oyuncu kadrosuna sahip filmde Olivia Colman, grotesk komediyle hassas bir mizaç arasında gidip gelebilen oyunculuğunu bu kez pasaklı, dışlanmış ama inatçı balıkçı kadına taşıyor. Alexander Skarsgård ise ağır makyaj ve protezlerin altında şaşırtıcı derecede naif bir performans sergiliyor. Peter Dinklage ve Elizabeth Debicki’nin de bulunduğu kadro, filmin tuhaf evrenini ciddiye alarak, mizahın daha da iyi işlemesini sağlıyor. 

Eleştirmenlerin büyük bölümü de filmin tam olarak bu tuhaflıkla samimiyet arasındaki dengesini öne çıkarıyor. Sundance sonrası değerlendirmelerde mizahı, toplumsal hicvi ve merkezindeki aşk hikâyesinin sıcaklığı övgü toplarken bazı eleştirmenler filmin tonunun zaman zaman dağıldığını ve kaba mizahının her zaman işlemediğini düşünüyor. Yine de Wicker, tanıdığımız peri masalını ters yüz edip çok daha huzursuz bir soru soruyor. Ya kusursuz bir eş gerçekten var olsaydı? Belki de sorun hiçbir zaman eşlerimiz değil, mutluluğun nasıl görünmesi gerektiğine karar veren toplumdur. 

Rabia Elif ÖZCAN

The Beloved (Yön. Rodrigo Sorogoyen, 2026) 

Filmekimi’nin bu yılki programında sinemaseverlerin radarında olması gereken en özel yapımlardan biri, İspanyol sinemasının usta ismi Rodrigo Sorogoyen’in imzasını taşıyan The Beloved (En Sevdiğim, 2026). Festival biletlerinin en hızlı tükenecek adaylarından biri olan bu yapım, yönetmenin sinemasal evrimini takip etmek isteyenler için kaçırılmayacak bir sinema deneyimi vaat ediyor. 

Film, merkezine insan psikolojisinin en karanlık, karmaşık ve saplantılı katmanlarını alan yoğun bir gerilim ile dramın harmanlanmış hâlini vadediyor. Hikâye, sıradan görünen ancak ardında derin sırlar ve kırılmalar barındıran bir baba-kız ilişkisinin, beklenmedik olaylar silsilesiyle kontrolden çıkmasını ve karakterlerin hem birbirleriyle hem de geçmişleriyle yüzleşmek zorunda kalışını konu alacak gibi görünüyor. Sinema dünyasının dev isimlerinden Javier Bardem’in, her an patlamaya hazır, tekinsiz ve köşeye sıkışmış erkek karakterlere hayat vermedeki eşsiz ustalığını bu projede de konuşturacağı şimdiden hissediliyor.  Bardem’e başrolde eşlik eden ve yeteneğiyle her daim göz dolduran Victoria Luengo ile birlikte ekranda adeta devleşen bir oyunculuk düellosuna tanık olacağımızı tahmin etmek zor değil. Kadroda onlara eşlik eden Marina Foïs ve Raúl Arévalo gibi usta isimlerin de yapımın dramatik yükünü en üst seviyeye taşıması bekleniyor. Sorogoyen’in, bu güçlü ve sinir uçlarına dokunan oyuncu yönetiminin desteğiyle, izleyiciyi daha ilk dakikadan itibaren koltuğuna çivileyecek ahlaki ikilemler ve psikolojik katmanlarla dolu bir dünyaya davet edeceğine kesin gözüyle bakabiliriz. 

Yönetmenin filmografisine baktığımızda, The Realm (2018) ile siyasi yozlaşmanın ve çürümenin koridorlarında nefes kesen bir tur attığını, The Beasts (2022) ile ise taşranın ezici klostrofobisini ve doğa-insan çatışmasının gerilimini adeta bir mengene gibi izleyicinin üzerine kurduğunu görmüştük. Sorogoyen, sinemasındaki bu köşe taşlarıyla insan doğasının en karanlık dürtülerini ve toplumsal baskı mekanizmalarını kusursuz bir dengeyle harmanlayabileceğini kanıtlamıştı. Beklentilerimizi şekillendiren bu geçmiş projelerin ardından, The Beloved ‘dan da benzer şekilde, karakterler arasındaki sıradan görünen diyalogları adeta psikolojik birer düelloya çeviren nefes kesici sekanslar bekleyebiliriz. Yönetmen, hikâyelerindeki tansiyonu sadece büyük olay patlamalarıyla değil, sessizliklerin, bakışların ve bastırılmış öfkenin yarattığı o görünmez baskısıyla tırmandırmayı çok iyi biliyor. Bu yeni yapımda da siyah ile beyazın keskin çizgilerle ayrılmadığı, bunun yerine gri alanların ve ahlaki ikilemlerin hâkim olduğu bir evrenle karşılaşacağımız kesin. Sorogoyen, hiçbir zaman seyircisine kolaya kaçan yanıtlar sunmadığı gibi haklı ile haksızın birbirine karıştığı o tehlikeli zeminde yürütürken “Ben olsam ne yapardım?” sorusuyla baş başa bırakan son derece karmaşık, çok boyutlu ve yaralı karakterler inşa etmeye devam ediyor. 

Önceki filmlerinde yarattığı o boğucu ve huzursuz edici atmosferin, bu yapımda kentsel ve içsel bir boyuta evrilmesi bekleniyor. Yönetmenin ustalıkla kullandığı uzun gerilim sekansları ve ses tasarımı, The Beloved filminde de sinematografik tansiyonu sürekli yüksek tutacaktır. Kısacası, Rodrigo Sorogoyen’in gerilim ve dram estetiğini sevenler için The Beloved, festivalin en güçlü ve akılda kalıcı duraklarından biri olmaya aday. Sinema salonunun karanlığında bu yoğun psikolojik yolculuğa tanıklık etmek, Filmekimi deneyiminizi unutulmaz kılacaktır. 

Yaşar GÜLVEREN

Possible Love (Yön. Lee Chang-dong, 2026) 

Güney Kore sineması, kanaatimce ülke sinemaları arasında kendine özgü bir tarz ve film dili oluşturabilmeyi başarmış sinemalar arasında yer alır. Nasıl ki bir film, ilk görüldüğünde onun örneğin bir İran veya Fransız filmi olduğu anlaşılabiliyorsa, Güney Kore filmi de ilk görüldüğünde onun özgün bir Güney Kore filmi olduğu tahmin edilebiliyor diye düşünmekteyim. Bence Possible Love (Olası Aşklar, 2026) da bunlardan birisi. Başarılı Güney Kore yapımları, şiirsel bir dile sahip olup aynı zamanda içeriğinde gerilimi, heyecanı, sert ve derin mesajları da barındırır. Bu yüzdendir ki çoğu Güney Kore filmi özellikle Lee Chang-dong filmleri, izleyiciyi hemen kendine çekebilen ve kolay kolay da etki alanından çıkarmayan filmlerdir. Bu filmler, konusunu ve derdini dingin bir şekilde anlatırken bir yandan da sarsıcı ve çarpıcı olabilmeyi başarırlar. Possible Love da tüm bu özelliklere sahip görünmektedir. 

Toplu işten çıkarmalardan ve polisin grevlere müdahalesinden esinlenen filmde işçi, daha doğrusu işsiz bir işçi çiftle belgesel yapımcısı bir başka çiftin yollarının, işçiler hakkında yapılacak olan bir belgesel yapımında kesişmesi anlatılır. Fakat tesadüf olmadığı anlaşılan bu kesişme, zamanla başka boyutlara evrilir; çünkü bastırılmış duygular, gizli arzular ortaya çıkmaya başlar ve durum giderek bir hesaplaşmaya dönüşür. Bu anlardan itibaren filmin gerilim seviyesi de yükselişe geçer. Yönetmen Chang-dong’un  8 yıllık aradan sonra ürettiği bu eserinde yine onun diğer filmleri Oasiseu (2002), Secret Sunshine (Miryang, 2007), Poetry’de (Shi, 2010) olduğu gibi insanların derin duygularına, bilinçaltlarına, onurlu yaşayabilmenin de yemek yemek, su içmek kadar gerekli olduğuna vurgu yapacağını tahmin etmekteyim. Yönetmen, insan evladının onurlu yaşamaya çalışırken karşılaştığı -özellikle de sınıf ayrımının, gelir uçurumlarının sebep olduğu- engellere ve bu engellerin insan ruhunda açtığı yaralara çokça yer verir. Yine bu filmde de benzer bir durum işlenecek, işsiz kalmanın ve işsiz birisinin eşi olmanın kişilerin kalbinde yarattığı o ağırlık, etkileyici müzikler ve oyuncu kadrosunun başarılı performansları vesilesiyle izleyicide bir hayli hissettirilecek gibi görünmektedir. Film, dış dünyanın tüm etkilerine rağmen sevginin, sevmeye devam edebilmenin mümkün olup olmadığını sorgulatması açısından da önemli bir yere sahiptir. Bunun dışında izleyicilerin, film boyunca ve sonrasında evlilik dünyası, arkadaşlık, eşitsizlik, gelir dağılımındaki adaletsizlikler ve başkalarının acılarını belgesel için malzeme hâline getirmenin etik olup olmadığı gibi daha pek çok konuda sorgulamalar ve düşünceler deryasına dalacağını tahmin etmekteyim.  

Geçtiğimiz günlerde düzenlenen 51. Uluslararası Toronto Film Festivali’nde Özel Sunumlar bölümünde dünya prömiyerini gerçekleştiren Possible Love, 2027’de belirlenecek olan 99. Akademi Ödülleri için Güney Kore’nin resmi Oscar adayı olarak da seçilmiştir. Daha da önemlisi yine geçtiğimiz günlerde gerçekleştirilen 83. Venedik Uluslararası Film Festivali’ndeki Ana Yarışma Bölümü’nde gösterilen ve Jüri Büyük Ödülü-Gümüş Aslan’ı kazanan bu filmin bu kadar kısa sürede beyazperdede izlenebilecek olmasının, büyük bir şans olarak görülmesi ve Possible Love‘ın izleme listelerinde yer alması gerektiğini düşünmekteyim. 

Tülay IŞIK KALAFAT

Moulin (Yön. Laszlo Nemes, 2026)

Laszlo Nemes’in yeni filmi Moulin (Direniş, 2026), yönetmenin sinemasını yakından takip edenler için ilk bakışta heyecan verici bir buluşma vadediyor. Nitekim Nemes, tarihin en büyük felaketlerini ve kırılma anlarını anlatırken hiçbir zaman güvenli bir mesafeyi tercih etmemesi ile dikkat çeken bir yönetmen. Son of Saul (2015) filminde kamerayı ana karakterin bedenine ve sınırlı bakış açısına adeta kilitleyerek Holokost’u genellikle tercih edilen panoramik bir tarih anlatısı olarak ele almak yerine tek bir insanın klostrofobik deneyimi üzerinden işlemiş ve yaşatmıştı. Sunset’de (2018) ise genç bir kadını merkezine alarak I. Dünya Savaşı öncesi Budapeşte’sini bir tür bilinç ve tehdit labirentine dönüştürmüş, Orphan (2025) filminde de savaş sonrası Macaristan’a bu kez bir çocuğun gözünden yaklaşmıştı. Özetle, Nemes’in sinemasında tarih, hep başrolde yer almış; dolayısıyla arka planda duran pasif bir dekor değil, karakterlerin bedenine, korkularına ve algılarına sızan manipülatif bir güç olmuştur.  

Moulin’de ise bu kez savaşın Fransız cephesine giderek, merkezine Fransız Direnişi’nin sembol isimlerinden Jean Moulin’i alıyor. 1943’te Gestapo tarafından yakalanan Moulin’in sorgulanma ve işkence süreçlerine odaklanan yapım, Nemes’in önceki çalışmalarından tanıdığımız tarihsel şiddet olgusunu bu kez direniş, sadakat ve siyasi mücadele bağlamına taşıyor. Gilles Lellouche’un Jean Moulin’e, Lars Eidinger’in ise Gestapo subayı Klaus Barbie’ye hayat vermesi başlı başına heyecan vericiyken iki karakter arasındaki psikolojik ve fiziksel yüzleşmenin, filmin ana akışını oluşturacağına da işaret ediyor. 

Nemes sinemasının ayırt edici unsuru olan o karanlık ve klostrofobik atmosfer, Moulin için de şimdiden büyük bir merak uyandırıyor. Gizlilik, takip edilme ve her an yakalanma ihtimaliyle kuşatılmış bir dünyada hareket alanının daralması; yönetmenin fiziksel sıkışmışlığı psikolojik bir gerilime dönüştürme yeteneğini hatırlatıyor. Üstelik Nemes’in bu yapımı “paranoyak” bir atmosfer içinde tasarladığını belirtmesi, kuşatılmışlık duygusunun hem görsel hem de doğrudan dramatik bir motor işlevi göreceğini düşündürüyor.  

Asıl merak konusu ise tam da burada başlıyor: Nemes, yine kamerayı karakterin ensesine yerleştirecekse, tarih kitaplarının idealize ettiği o “direniş kahramanı” Jean Moulin’den nasıl bir insan çıkaracak? Anlatı, epik bir kahramanlık mitine mi evrilecek yoksa korkunun, kuşkunun ve sürekli gözetlenme duygusunun ortasında sıkışmış yalın bir insanla mı yüzleşeceğiz?  Nemes sinemasında kadrajın dışında kalanlar, gördüklerimiz kadar belirleyicidir. Ses tasarımları, parçalı bilgiler, muğlak ilişkiler ve yaklaşan tehlikenin sezgisi, seyirciyi karakterle aynı belirsizlik kuyusuna çeker. Moulin anlatısında bu klostrofobik yapının nasıl işleyeceğini görmek son derece ilgi çekici olacak. 

Özetle Moulin, yalnızca Jean Moulin’in yaşam öyküsünü aktaran tipik bir biyografik dönem filmi olarak değil, Nemes’in özgün kamerasının bir direniş anlatısıyla radikal karşılaşması olarak heyecan ve merak uyandırıyor. Tarihi yeniden resmetmekten ziyade; tarihin çarkları arasında sıkışmış bir insanın zihinsel dünyasına ne kadar yaklaşabileceğimizi görmek için Filmekimi’ni bekliyoruz. 

 Nesrin KARADAĞ

Coward (Yön. Lukas Dhont, 2026)

1991 doğumlu Belçikalı yönetmen Lukas Dhont, sadece iki uzun metrajla çağdaş Avrupa sinemasının en dikkat çekici isimlerinden biri oldu. İlk filmi Girl, 2018’de Cannes’da Altın Kamera ve FIPRESCI ödüllerini kazandı. 2022 tarihli Close ise Cannes Jüri Büyük Ödülü’ne uzandı ve En İyi Uluslararası Film dalında Oscar’a aday gösterildi. Dhont, iki filminde de toplumun bedene, kimliğe ve yakınlığa çizdiği sınırlarla ilgilendi. Girl’de bir genç kızın bedeniyle ve çevresinin bakışıyla mücadelesine, Close’da ise iki erkek çocuğun arkadaşlığının erkeklik normları karşısında uğradığı yıkıma baktı.

Coward ise 1916’da Belçika cephesinde geçiyor. Pierre, savaşın ortasında gösterişli ve özgür ruhlu Francis’le tanışıyor. İkili, cephedeki sefalete ve savaşın buyurgan diline karşı arkadaşlarıyla bir tiyatro revüsü sahnelemeye girişiyor. Bu kısa özet bile Dhont’un sinemasındaki temel gerilimin korunduğunu düşündürüyor: İnsan, kendisine dayatılan kimliğin dışına çıkabilir mi? Bir erkeğin cesareti öldürme kapasitesiyle ölçülürken şefkat, neşe ve yakınlık nasıl savunulur?

Filmin adının Coward, yani “Korkak” olması bu nedenle manidar. Savaş kültürü korkaklığı geri çekilmekle, erkekliği ise korkusuzlukla eşleştirir. Oysa bazen asıl korkaklık, topluluğun onayını kaybetmemek için insanın kendi hakikatinden vazgeçmesidir. Dhont’un önceki filmlerini düşününce Coward’ın savaşı yalnızca tarihsel bir dekor olarak değil, erkekliğin en sert biçimde örgütlendiği bir kurum olarak ele almasını bekliyorum. Siper ile sahne arasındaki karşıtlık da güçlü: Bir tarafta itaat, üniforma ve ölüm; diğer tarafta oyun, dönüşüm ve kendini görünür kılma ihtimali.

Film, 2026 Cannes Film Festivali’nin ana yarışmasında prömiyer yaptı; Pierre ve Francis’i canlandıran Emmanuel Macchia ile Valentin Campagne birlikte En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandı. Ayrıca Belçika’nın 2027 Oscarları için uluslararası film adayı seçildi. Bu başarı, Dhont’un ilk iki filmiyle kurduğu dünyanın ölçeğini büyütürken duygusal merkezini koruduğuna dair beklentiyi yükseltiyor.

Dhont, henüz üç uzun metrajlı filmi olan genç bir yönetmen; ama şimdiden kendine ait bir sinema dili kurdu. Her yeni filminde anlatısının dünyasını genişletirken insanın görülme, kabul edilme ve kendisi olarak var olma ihtiyacına dönüyor. Cannes’dan iki oyunculuk ödülüyle dönen Coward’ın bu yıl Filmekimi’nde gösterilecek olması, Dhont’un sinemasındaki bu yeni döneme Türkiye’de beyazperdede tanıklık etme fırsatı sunuyor. Benim 2026 Filmekimi programında en çok merak ettiğim filmlerden biri.

Serkan KALENDER

The Only Living Pickpocket in New York (Yön. Noah Segan, 2026)

Noah Segan’ın ikinci uzun metraj filmi, John Turturro’nun başrolü oynadığı The Only Living Pickpocket in New York (Son Yankesici, 2026), dünya prömiyerini Sundance’te yaptıktan sonra şimdi de Türkiye’ye geliyor. 1970’lerin karakter odaklı suç filmlerinden esinlendiği açık olan film, kariyerinin sonlarında olan yankesici Harry’nin, yanlış kişiyi soyunca kendini bir mafya ailesinin ortasında bulması ve ne olduğunu bile bilmediği bir USB’yi gün içinde onlara geri götürmeye çalışmasını konu alıyor. Zamana karşı yarışan bir karakteri izlediğimiz bir gerilim filmi olmasının yanında Segan bu tanıdık yapıyı yaşlanma ve tükeniş üzerine bir karakter çalışmasına çeviriyor. Filmin şeması bu açıdan aslında oldukça tanıdık olsa da Turturro yanında Steve Buscemi, Giancarlo Esposito, Tatiana Maslany ve USB’nin sahibi “tech bro” karakteri oynayan Will Price’ın performansları filmi, hikâyenin basitliğine rağmen sırtlıyor. Segan’ın çokça suç filminin geçtiği ve orada bulunmayanların bile görsel hafızasında somut bir yer edinmiş New York’u mekân olarak bellemesi tabii ki burada onun lehine işliyor. Film boyunca New York’un ara sokaklarında yürüyen bir John Turturro izlemek, filmin diğer ögelerinden bağımsız olarak seyirciyi ekrana kilitliyor.

Nakitin ortadan kalktığı ve eski yöntemlerin artık işe yaramadığı bir dünyada hâlâ aynı işi yapmaya çalışan Harry’nin asil denebilecek nedenlerden dolayı yankesicilik yaptığını söyleyebiliriz. Yatalak olan karısıyla oldukça iç ısıtan, sempatik sahnelerini izlediğimizde Harry’nin küçük suçlarını yargılamaktan çok uzakta konumlanıyoruz. Yankesiciliği bir kariyer olarak, hatta doğru yankesiciliği bir onur meselesi olarak gören bir karakterle karşı karşıyayız. Fakat Segan’ın Harry’i yankesicilik dışındaki suçlardan aklamak gibi bir endişesi de yok; özellikle Harry’nin uzun süredir görmediği kızını ziyaret ettiği sahnede karaktere derinlik katan bir bakışı var.

The Only Living Pickpocket in New York, bir gerilim filminin ötesinde aslında kaybolmaya yüz tutmuş bir karakterin ruhunu ve kültürünü yakalamaya çalışıyor. Kaybolan bu kültürün nostaljik bir temsili olarak Harry karakterini, Noah Segan gibi bir aktör-yönetmenin çektiğine şaşırmamak lazım ki tüm senaryo Turturro’nun performansı ve efsanesi etrafında şekilleniyor. LCD Soundsystem’in “New York, I Love You but You’re Bringing Me Down” şarkısıyla New York’a üstten bir bakışla başlangıç yapılması filmin tonunu belirliyor ve film boyunca çok da şaşırtmadan bir suç anlatısı formülünü benimseyerek devam ediyor.

İpek ÖMERCİKLİ

Soudain (Yön. Ryūsuke Hamaguchi, 2026)

Drive My Car (2021) ve Evil Does Not Exist (2023) filmleriyle tanıdığımız Japon yönetmen Ryūsuke Hamaguchi’nin ilk Fransızca filmi Soudain (Birdenbire, 2026), üç saati aşkın süreyle sakince akan, yaşam ve ölüm üzerine düşündüren, bu seneki Filmekimi programının dikkat çeken yapımlarından biri.

Paris’in banliyölerinden birinde bulunan, demans tanılı bireylerin yaşadığı bir bakımevinin yöneticisi Marie-Lou Fontaine, “Humanitude” ismindeki şefkat ve ilişki odaklı bir bakım yöntemini hayata geçirmeye çalışır. Bu yöntem, hastalara bakım verenin varlığını hissettirmeyi ve onları ayakta durmaya, yürümeye teşvik etmeyi amaçlayan, kurulan ilişkiye önem veren bir tekniktir. Ancak verimliliği ve kâr elde etmeyi önceliklendiren bağışçıların ve bakımevindeki çalışanların direnciyle karşılaşır. Bu dönemde, ölümcül bir hastalığı olan Japon oyun yazarı Mari Morisaki ile tanışmasıyla birlikte Marie-Lou’nun hayatı değişir. Bir parkta başlayan bu karşılaşma, tiyatro oyununda yapılan bir sohbetten Seine nehri kıyısında bir gece yürüyüşüne dönüşür, sabaha karşı bakımevine uzanarak mutfakta çorba yapmaya dek sürer. Birbirlerine eşlik eden bu iki insanın konuşmaları tiyatro oyunundan Marie-Lou’nun yöntemlerine ve neden işe yaramadığına, Mari’nin hastalığına, demokrasiye ve kapitalizmin götürdüklerine uzanır. Marie-Lou ve Mari’nin ilişkisi ilerledikçe, bakım alan ve bakım veren olmaya, her ikisi de olmuş ve olacak olmaya dair, nasıl yaşadığımız ve nasıl öldüğümüz hakkında sakin tonunu sürdüren tartışmalara evrilir.

Soudain’ı ilgi çekici kılan özelliklerinden biri aceleci yaşamlarımızda, verimlilik odaklı kurumlarımızda ve insan ilişkilerinin birer işlem nesnesine dönüştürüldüğü dünyamızda temel şefkat duygusunu aşırılık olarak görmeye nasıl alıştığımızı gözler önüne sermesidir. Film, yavaşlamanın, öteki ile gerçek bir etkileşim içine girebilmenin temelinde hem kendimizin hem de parçası olduğumuz çevremizin var oluşuna duyduğumuz şefkat dolu merakın bulunduğunu oldukça nazik bir tonda hatırlatır.

Japon felsefeci Makiko Miyano ile tıbbi antropolog Maho Isono arasındaki yazışmalardan esinlenen Fransa, Japonya, Almanya ve Belçika ortak yapımı film, dünya gösterimini Cannes Film Festivali’nin ana yarışmasında yapmış, başrol oyuncuları Virginie Efira ve Tao Okamoto’ya En İyi Kadın Oyuncu Ödülü kazandırmıştır. Japonya’nın 2027 Akademi Ödülleri’ndeki Uluslararası Film adayı olarak seçilen Soudain, birbirimizi nasıl dinlediğimizin önemine ve bir gün buna hepimizin ihtiyaç duyacağına yaptığı vurgu ile Filmekimi’nde kaçırılmaması gereken yapımlar arasındaki yerini alabilir.

Selin TANYERİ

Fil'm Hafızası

Etiketler: A Man of His TimeA Woman's LifeAlex Huston FischerAll of a SuddenBir Kadının HayatıBirdenbireCharline Bourgeois-Tacquetcowardcristian mungiuDevrinin AdamıdirenisEl Ser QueridoEleanor WilsonEmmanuel MarreEn SevdiğimFilmekimi 2026Fjordİdeal KocaKorkakLa Vie D'une FemmeLaszlo Nemeslee chang-dongLukas DuhontMoulinNoah SeganNotre SalutOlası AşklarPossible LoveRodrigo SorogoyenRyûsuke HamaguchiSon YankesiciSoudainThe BelovedThe Only Living Pickpocket in New YorkVictorian PyschoWickerZachary Wigon
Fil'm Hafızası

Fil'm Hafızası

YazarınDiğer Yazıları

    2. Trabzon Film Festivali’ne Başvurular Sürüyor

    2. Trabzon Film Festivali’ne Başvurular Sürüyor

    20 Eylül 2026
    5. Ayvalık Film Festivali’nde Kaçırılmaması Gereken Filmler

    5. Ayvalık Film Festivali’nde Kaçırılmaması Gereken Filmler

    3 Eylül 2026
    29. Uçan Süpürge’de Kaçırılmaması Gereken Filmler

    29. Uçan Süpürge’de Kaçırılmaması Gereken Filmler

    2 Haziran 2026

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Editörün Seçtikleri

Film Ekibi ile Sarı Zarflar (2026) Filmi Hakkında Söyleşi

Ayvalık Film Festivali “Orta Sınıflar Nereye Gidiyor”

Tuba Büdüş
15 Eylül 2026

MUBI Fest İzlenimleri

MUBI Fest İzlenimleri

Tuba Büdüş
7 Eylül 2026

Ayvalık Uluslararası Film Festivali 2026 Programı Açıklandı!

Ayvalık Uluslararası Film Festivali 2026 Programı Açıklandı!

Ekin Taneri
3 Eylül 2026

5. Ayvalık Film Festivali’nde Kaçırılmaması Gereken Filmler

5. Ayvalık Film Festivali’nde Kaçırılmaması Gereken Filmler

Fil'm Hafızası
3 Eylül 2026

Sinemada Doğum Sonrası Anne Ruhsallığının İzleri

Sinemada Doğum Sonrası Anne Ruhsallığının İzleri

Zeynep İlay Erken
16 Ağustos 2026

  • Hakkımızda
  • Gizlilik Politikası
  • KVKK
  • Çerez Politikası
  • İletişim

Fil'm Hafızası © 2023

No Result
View All Result
  • Fil’m Hafızası – Keşfetmenin Keyfi
  • Hakkımızda
    • Hakkımızda
    • Ekibimiz
    • İlanlar
  • Film Önerileri
    • Aksiyon – Macera
    • Animasyon
    • Belgesel
    • Bilim Kurgu – Fantastik
    • Biyografi – Tarih
    • Drama
    • Komedi
    • Korku – Gerilim
    • Müzik – Müzikal
    • Romantik
    • Savaş
    • Suç – Gizem
    • Western
  • Sinema Yazıları
    • Ayvalık Film Festivali 2026
    • 45. İstanbul Film Festivali
    • 32. Altın Koza
    • 25. İzmir Kısa
    • Film Analizleri
    • Eleştiri – İzlenim
    • Liste
    • Özel Dosyalar
    • Röportajlar
  • Haberler
  • Kısa Filmler
  • Spotify
    • Podcasts
    • Playlists
  • Etkinlikler
    • Dinner Talks
    • Film Hafızası Akademi
    • Keşfetmenin Keyfi
  • Galeri
    • BiReplik
    • Bunları Biliyor Muydunuz?
    • Etkinlikler
    • Hafızadan Çıkmayanlar
  • İletişim

Fil'm Hafızası © 2023

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Create New Account!

Fill the forms below to register

All fields are required. Log In

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In