63. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması gösterimleri devam ederken, seçkideki filmlerin sinemasal niteliği giderek daha fazla tartışma konusu oluyor. Dün, eleştirmenler arasında da yarışmanın genel düzeyine ilişkin hayal kırıklığının sıkça dile getirildiği, peş peşe izlenen vasat yapımların seyircide yarattığı yorgunluğun hissedildiği bir gündü. Günün filmlerinden Büşra Bülbül’ün Bir Anne Hakkında’sı, ailesini ayakta tutmaya çalışan bir kadının ekonomik ve vicdani mücadelesini ele alırken anlatımındaki yapaylıklarla öne çıktı. Aydın Orak’ın Ölü Arının İğnesi ise bir bebeğin ölümünün ardından yaşanan suçluluk ve yas duygusunu, metaforlarla ağırlaşan ve bütünlüğünü kuramayan bir anlatının içinde kaybetti. Yarışmada güçlü hikâye fikirlerinin sinemasal karşılık bulmakta zorlanması, günün gösterimlerinden geriye kalan en belirgin izlenimdi.
Bir Anne Hakkında (Yön. Büşra Bülbül, 2026)
Dünya prömiyerini 28. Şanghay Uluslararası Film Festivali’nin Asian New Talent Yarışması’nda gerçekleştiren Büşra Bülbül’ün ilk uzun metrajlı filmi Bir Anne Hakkında, karaciğer yetmezliği nedeniyle hastanede yatan ve organ nakli bekleyen eşinin yokluğunda ailesinin bütün sorumluluğunu üstlenen Sibel’i takip ediyor. Üç çocuğunun bakımı, hastane ziyaretleri, apartmandaki görevleri ve biraz daha para kazanmak için sokaklarda süt satması derken Sibel’in durup soluklanmaya bile zamanı yok. Her sabah süt almak için köye gidiyor, hastaneye yetişiyor, sokak sokak dolaşıyor, apartmanın çöplerini topluyor, evin işlerini sürdürüyor. Üstelik bu bitmek bilmeyen hareketlilik bedensel olduğu gibi zihinsel de. Daha fazla para kazanmak için sattığı süte su karıştırmaya başlaması, ekonomik zorunluluklarıyla vicdanı arasında yeni bir çatışma yaratıyor. Yaptığının yanlış olduğunu bilmesine rağmen bundan vazgeçemeyen Sibel, hem ailesini ayakta tutmaya hem de verdiği kararların ağırlığıyla baş etmeye çalışıyor. Eve döndüğünde ise onu dinlenebileceği bir alan değil, yeni sorunlar bekliyor.
Bütün bu özellikleriyle Sibel, perdede güçlü bir karşılık bulabilecek bir karakter. Kamusal alanda var olmaya, ekonomik güçlüklerle baş etmeye, ailesini bir arada tutmaya çalışan ve bütün bunları yaparken kendi vicdanıyla da hesaplaşan bir kadının hikâyesi, etkileyici bir sinemasal anlatıya dönüşebilirdi. Ancak Bülbül, karakterinin gündelik mücadelesine ve iç çatışmasına güvenmek yerine anlatısını semboller, belirgin metaforlar ve didaktik vurgularla destekleme ihtiyacı duyuyor. Solup yeniden canlanan çiçek, küflenen para, kâbuslar ve sahnelerle organik bir ilişki kuramayan müzik kullanımı, hikâyenin duygusal derinliğini artırmak yerine zaten açık olan anlamların altını tekrar tekrar çiziyor. Üstelik bu tercihler, senaryonun temelindeki inandırıcılık sorunlarını da örtemiyor. Sibel’in yaşadığı çaresizlik, eşinin sağlık durumunun aciliyeti, aile içindeki gerilimler ve süt satma sürecinin gündelik gerçekliği yeterince güçlü kurulamadığı için karakterlerin dünyasına yaklaşmak güçleşiyor. Başroldeki performans da Sibel’in bedensel yorgunluğunu ve vicdani çatışmasını seyirciye geçirmekte yetersiz kalıyor.
Filmin en doğal anları ise büyük kız Songül ile Gülizar ablanın yer aldığı sahnelerde ortaya çıkıyor. Bu iki karaktere hayat veren oyuncuların performansları, anlatının genelindeki yapaylığın arasında belirgin biçimde öne çıkıyor. Ancak bu doğallık, filmin bütününe yayılamıyor. Özellikle Songül’ün vicdan muhasebesinin dinî referanslar üzerinden kurulduğu sahnede, karakterin iç dünyasını açmak yerine seyirciye ne düşünmesi gerektiğini söyleyen yaklaşım daha da belirginleşiyor.
Bir Anne Hakkında, kadınların görünmeyen emeğini, ekonomik çaresizliği ve ahlaki ikilemleri ele almak için güçlü malzemelere sahip. Ne var ki bunları derinleştirmek yerine sürekli görünür kılmaya çalışan anlatım tercihi, filmin en büyük engeline dönüşüyor. Sibel’in hayatındaki ağırlığı hissettirmek için gerçekten bu kadar çok sembole ihtiyaç var mıydı?
Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda on iki filmden yalnızca birkaçının kadın yönetmenlere ait olduğu bir seçkide, Bülbül’ün ilk uzun metrajlı filmi Bir Anne Hakkında‘nın güçlü bir kadın hikâyesiyle öne çıkmasını isterdim. Ancak kadınların sinemadaki varlığını desteklemek, ortaya çıkan filmin sorunlarını görmezden gelmeyi gerektirmiyor. Ne yazık ki Bir Anne Hakkında, anlatmak istediği hikâyeyi sade bir şekilde aktarmak konusunda zorlanıyor. Kâğıt üzerindeki senaryonun cazibesine kapılıp yolunu kaybediyor.
Ölü Arının İğnesi (Yön. Aydın Orak, 2026)
Aydın Orak’ın yazıp yönettiği, dünya prömiyerini 63. Uluslar arası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde gerçekleştiren Ölü Arının İğnesi, simgesel anlatımın hikâyenin önüne geçtiği, giderek kendi içinde kaybolan bir film. Avukat Yusuf ile eşinin uzun ve meşakkatli bir sürecin ardından çocuk sahibi olmasıyla başlayan anlatı, kısa süre sonra Yusuf’un para karşılığında genç bir kadını öldüren kişinin savunmasını üstlendiğini açığa çıkarıyor. Ardından gelen bir sahnede arı sokması ve iğnenin derinin içinde kalması üzerine yapılan konuşma, filmin geri kalanını anlamlandırmak açısından önemli bir ipucu sunuyor. Nitekim hikâye ilerledikçe arı, vicdan, suçluluk ve ceza arasında çeşitli bağlar kurulmaya çalışılıyor. Ancak bu ilişkiler, anlatıya derinlik kazandırmak yerine giderek daha fazla açıklama gerektiren bir simgeler yığınına dönüşüyor.
Yusuf’un mesleki sorumluluklarıyla vicdanı arasındaki gerilim, arıyla kurduğu tuhaf ilişki ve çocuğunun ölümünün ardından yaşadığı suçluluk duygusu, filmin temel çatışmasını oluşturabilecek unsurlar. Özellikle bebeğine yanlış ilaç verip vermediğine ilişkin belirsizlik, seyircinin karakterle birlikte sorgulayabileceği güçlü bir dramatik imkân barındırıyor. Ne var ki senaryo, bu belirsizliği derinleştirmek yerine birbirine yeterince bağlanamayan göndermeler arasında dolaşıyor. Yusuf’un bir cinayet sanığını savunmasıyla kendi çocuğunun ölümündeki olası sorumluluğu arasında kurulmak istenen paralellik de belirgin bir dramatik karşılık bulamıyor. Hukuk, vicdan, suç ve kefaret gibi kavramlar sürekli gündeme gelirken karakterin iç dünyası giderek daha anlaşılmaz hâle geliyor.
Filmin biçimsel tercihleri de bu karmaşayı artırıyor. Zaman zaman kadraja giren köpük baloncukları, anlatının duygusal yükünü taşımakta zorlanan görüntüler ve özellikle ısrarla kullanılan arı vızıltıları, bir süre sonra seyir deneyimini yoran unsurlara dönüşüyor. Ses tasarımında tekrarın yarattığı baskı, gerilimi güçlendirmekten çok seyircinin hikâyeyle kurabileceği bağı zedeliyor. Yusuf’un uzun tiratları ise karakterin düşüncelerini açığa çıkarmaktan ziyade, yukarıdan seslendirilen ahlaki metinler izlenimi yaratıyor. Arkadaşlarla yer sofrasında yenilen yemek ve oynanan oyun gibi sahneler de anlatının bütününde işlev kazanamadan geride kalıyor.
Yusuf’un hayvanlara zarar vermeme konusundaki hassasiyeti üzerinden açılan veganlık ve vejetaryenlik tartışmaları da benzer bir tutarsızlık taşıyor. Sivrisinekleri bile öldüremediğini söyleyen, buna karşılık bir arıyla oynarken ona zarar veren karakterin ilerleyen sahnelerde yoğurt yemesi, bu kavramların birbirine karıştırıldığını düşündürüyor. Elbette bir karakterin davranışlarıyla sözleri arasında çelişki bulunabilir; hatta bu çelişki anlatı açısından son derece verimli olabilir. Ancak film, söz konusu tutarsızlığı karakterin ahlaki yapısını sorgulayan anlamlı bir çatışmaya dönüştüremiyor. Bu göndermelerin hikâyede neden yer aldığı da belirsiz kalıyor.
Bütün bu sorunların temelinde, senaryonun kendi malzemesini nasıl işleyeceğine karar verememesi yatıyor. Karakterlerin ilişkileri yeterince geliştirilemiyor, diyaloglar çoğu zaman yapay kalıyor ve oyuncu yönetimindeki eksiklikler, sahnelerin inandırıcılığını daha da zayıflatıyor. Yönetmenin anlam üretmek için başvurduğu metaforlar çoğaldıkça hikâyenin insani boyutu geri çekiliyor. Bir bebeğin ölümü, anne babanın yaşadığı yıkım ve babanın olası sorumluluğuyla yüzleşmesi gibi son derece ağır meseleler, simgesel anlatımın içinde etkisini kaybediyor. Ölü Arının İğnesi, Antalya Altın Portakal’ın bu yılki ulusal yarışmasındaki anlatısal bütünlük kurmakta en fazla zorlanan yapımlardan biri. Üstelik film, bir türlü sona ermeyi de başaramıyor. Hikâyesini toparlamak yerine yeni sahnelerle uzatıyor, defalarca kapanışa yaklaşmasına rağmen anlatısına son noktayı koyamıyor. Orak’ın filmi, başladığı hikâyeyi nasıl sürdüreceği kadar nerede bitireceği konusunda da ciddi bir kararsızlık yaşıyor.























