Yas süreci doğrusal ilerlemez. Ve kişiyi her zaman daha iyi olma durumuna götürmez. Kimi zaman bir adım geriye gitmek ve orada kalabilmek, binlerce ileri adımdan daha ileriye taşır. Duygular yarayı bir gün ileriye taşırken bir sonraki gün de kişiyi sürecin başına döndürebilir. Tüm bu karmaşıklığın içinde yasın yaşanış süreci de kişiye özgüdür.
On The Beach At The Night Alone (2017), yönetmenliğini ve senaristliğini Hong Sang-soo’nun üstlendiği, 67. Berlin Uluslararası Film Festivali’nin ana yarışma bölümünde Altın Ayı için yarışan bir filmdir. Film, Young-hee’nin ayrılık sonrası yas ve iyileşme sürecine odaklanır. Young-hee için yas, ölen bir insana değil, yaşayan ve içinde konumlandıramadığı birine tutulur. Eski ünlü bir oyuncu olan Young-hee, evli bir adam olan ve beraber çalıştığı bir yönetmenle yaşadığı yasak aşk sonrası toplum tarafından cezalandırılır. Kendine bir yer edinemeyen Young-hee, çözümü Seul’den kaçmakta bulur. Almanya’da arkadaşının yanına giden Young-hee, yas olarak adlandırmaktan kaçtığı bekleyişini, kendine biçilen cezanın kilometrelerce uzağında yaşar. Fakat araya giren kilometrelere rağmen Young-hee, duygularından kaçamaz. Başkalarının sandığı tüm fikirlerin, zihninde kendisine karşı geliştirdiği yanlış telakkinin bir sonucu olduğunu tam anlamıyla bilmez. Kaçtığını düşündüğü şeyin insanlar olmadığının farkında olmasına rağmen, insanların düşüncesiyle savaşacak gücü de yoktur. İçinde fırtınalar koparken Young-hee’nin bu fırtınayı dingince yaşamaktan başka çaresi yoktur.
Sang-soo, Young-hee’nin içinde yaşadığı bu büyük yıkımı olabilecek en sakin ve gerçek haliyle hikâyeleştirir. Young-hee’yle birlikte seyirciye de karar verme alanı tanır. Toplum tarafından ahlaksızlıkla suçlanan taraf olan Young-hee, seyirci tarafından yargılanamaz hâle gelir. Sang-soo, seyircinin Young-hee’yi ahlaki olarak yargılama isteğini sürekli boşa çıkarır. Film, bir suçlu bulmanın çok ötesinde bir kadının toplum tarafından yargı sehpasına çıkarılıp sorgulanmasına dönüşür. Young-hee de bunların çok uzağında, masum bir bekleyişe yaslanır. Sevgilisinin geri gelip onu sevdiğini söylemesini bekler. Tüm acısının böyle dineceğine inanır. Fakat Young-hee’nin bekleyişi sevgilisine değil, kendisine yöneliktir. Bir zamanlar gerçekten Young-hee gibi hissettiği zamanlara dönüktür. Young-hee’nin kabullenemediği şey, terk edilmiş olması değil. Aksine gerçekten sevilip sevilmediğine emin olamamasıdır. Kendisine itiraf edemediği bu kaygı, onu içten içe bitiren bir tükenişe dönüşür.
Young-hee, sonuçta çareyi uzaklaşmakta bulur. Uzaklaştıkça acısına daha da yaklaşır, onunla yüzleşmek zorunda kalır. Kurtuluşun bir suçlu bulabilmekle çözüleceği süreç, Young-hee’nin içine kapanmasına sebep olur. Çünkü Ypung-hee’nin hikayesindeki suçlu olan sevgili, hâlâ onu seviyorken, atlatması daha da zor bir sürece dönüşür. Çünkü sevdiklerimizi idam sehpasına taşımak, kimi zaman kendimizi taşımaktan daha ağırdır. Sang-soo, Young-hee’nin bu çığlığını sessizliklerine sığdırır. Hüznü, hikâyenin satır aralarına taşır. Kimi zaman seyirci, Young-hee’nin bağırmasını kimi zaman da çığlıklar içinde ağlamasını ister. Fakat Young-hee için yas süreci bu denli sesli gelişmez. Bağıramayan acılar, seyirciye Kim Min-hee’nin kusursuz Young-hee canlandırmasının yanında Sang-soo’nun adeta bir mobese kamerasının gündelik hayattan alınmış anlar gibi hissettiren görüntü diliyle geçer.
Sonunda kaçarak kurtulamayacağını anlayan Young-hee, geri döner ve arkadaşlarıyla buluşur. Eğer eskiye dönerse her şeyin düzeleceğini düşünür fakat hiçbir şeyi bıraktığı gibi bulamaz. Her şey değişmiştir. Young-hee’nin yaşamak için yüzleşmekten başka çaresi yoktur. Young-hee için en acı kısım, yüzleşmeyi sevgilisiyle değil kendisiyle yapacak oluşudur. Başlarda bunu reddeder ve sevgilisinin onu görmeye geleceğine inanır. Günlerce ve belki de aylarca bekler. Fakat ne giden vardır ne de gelen ne de gerçekten yüzleşebileceği bir öteki.
Zihin boşlukları doldurmak ister. Kimi zaman gerçeklerle, kimi zaman da atlatabilmek için yalanlarla doldurur. Young-hee, içinde taşıdığı ve onu yakıp kül eden aşkını zihninde çözmekte yorulur. Gerçekte yaşayamayacağına içten içe emin olduğu o buluşmayı, bilinçaltının kendisi ve sevgilisi için yazdığı senaryoda, rüyasında gerçekleştirir. Kendi hikâyesinin öznesi olabilmek için sevdiği adamı zihninde konuşturarak özgürleşmesi gerekir. Peki bunu ne denli başarabilir? Hem de kendisine dahi bu denli yabancılaşmışken, bir ötekini içinde yargı sehpasına çıkarabilecek kadar iyi tanıyor mudur? Belki de gerçekten tanımasına bile ihtiyaç yoktur.
Sang-soo sinematografisinden izlediğim ilk film olan On The Beach Night Alone, yönetmenin zoom-in ve zoom-out çekimleriyle kimi zaman alışagelmişin dışında anlatım tarzıyla başlarda yadırgamış olduğumu itiraf etmeliyim. Fakat yas sürecini özgün ele alış biçimini beğendim. Young-hee’nin acısını suskunluğunun satır aralarına gizlemesi, anlamlandıramadığı duygularının dışavurumunu en doğal haliyle yaşaması ve yardım çığlıkları arasında geçmişiyle şimdisi arasında savrulması bizleri tanıdığımız fakat uzaklaştığımız bir tarafımızla yüzleşmeye iter.
“Bizi sevmekten alıkoyan şeylerin ne kadar önemsiz, ufak tefek ve aldatıcı olduğunu fark ettim. Sevdiğinde o sevgiyi anlamlandırmaya en yüce olandan başlanmalı.”
Young-hee, gerçekleşmeyen vedayı zihninde bu kelimelere bir beden vererek vedayı gerçekleştirir. Sevgilisini karşısına oturtur ve yönetmenin vicdan azabını hüzünle seyreder. Belki de aylardır beklediği bu sahnede bir iç ferahlığı yaşayacağını sanır. Pişmanlık duyulursa ve gerçekten sevilmişse, tüm bu acılar ve yas boşuna yaşanmamış olacaktır. Bilakis bir hikâye doğurmuş, bir hatıraya dönüşmüş olacaktır. Fakat zihninde muhtemelen defalarca kurguladığı bu yüzleşme, ona dilediği huzuru vermez. Çünkü hikâye çoktan iki kişinin hikâyesi olmaktan sıyrılmıştır. O veda, sevgiliye değil, bir zamanlar sevgiliyi seven kendi geçmişine yapılacaktır. Belki de Young-hee’nin ihtiyacı olan, sevildiğini bir kez daha duymak değil, artık o sevgiyi taşıyan kişiden vazgeçebilmektir. Ancak o zaman, veda ederek yaşamına devam edebilecektir.
Belki de Young-hee için veda, sevgilisinden vazgeçmekten çok, kendisini o bekleyişin içinde bırakmaktan vazgeçmekten geçer.






















