29.Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nde FIPRESCI jürisinin değerlendireceği “Her Biri Ayrı Renk” seçkisinin gösterimleri başladı. Dünyanın farklı coğrafyalarından kadın yönetmenleri bir araya getiren seçki, bu yıl da birbirinden oldukça farklı hikâyelere ev sahipliği yapıyor. Seçkinin ilk gününde, Munduruku halkının topraklarını ve kültürel hafızasını koruma mücadelesini içeriden bir bakışla anlatan Balık Kadınlar Ormanı (Mundurukuyü – A Floresta das Mulheres-Peixe, 2025) ile oyuncu Bérangère McNeese’in ilk uzun metrajı Gökteki Kızlar (Les filles du ciel, 2026) seyirciyle buluştu. Biri Amazon ormanlarından yükselen kolektif bir direnişi, diğeri hayatın kıyısında tutunmaya çalışan kadınların karmaşık ilişkilerini merkeze alan bu iki film, “Her Biri Ayrı Renk” seçkisinin tematik ve estetik çeşitliliğine dair ilk ipuçlarını da vermiş oldu.
Balık Kadınların Ormanı (Yön. Aldira Akay, Beka Munduruku, Rilcélia Akay, 2025)
Bazı filmler bir hikâye anlatmaktan çok, unutulmaya karşı koymak için çekilir. Tıpkı Balık Kadınların Ormanı’nda olduğu gibi. Brezilya Amazonları’nda yaşayan Munduruku halkına mensup üç kadın, kamerayı kendi topluluklarına çevirerek hem devam eden toprak mücadelesini hem de kuşaktan kuşağa aktarılan kültürel hafızayı görünür kılmaya çalışıyor. Film teknik olarak bir belgesel olarak sınıflandırılsa da günümüz sinemasında kurmaca ile belgesel arasındaki sınırların giderek silikleştiğini bir kez daha hatırlatıyor. Anlatılan efsaneler canlandırmalarla görünür hâle gelirken, topluluğun hafızasında yaşayan hikâyeler de filmin dramatik yapısına dâhil oluyor. Böylece sözlü tarih ile kurmacanın iç içe geçtiği hibrit bir anlatı çıkıyor.
Film boyunca Munduruku halkının Amazon topraklarını madencilik faaliyetlerine, ormansızlaştırmaya ve dış müdahalelere karşı verdiği mücadeleyi izliyoruz. Bu mücadelenin en görünür öznesi ise kadınlar. Toplantılarda, eylemlerde ve gündelik yaşamın içerisinde sürekli onların sesini duyuyoruz. Dahası, mücadeleyi kendi kuşaklarıyla sınırlı görmedikleri de açık. Çocuklarını eylemlere götürüyor, yaşadıklarını onlarla paylaşıyor ve bugün verdikleri kavganın yarın da sürmesini istiyorlar. Filmi izlerken aklıma sık sık Türkiye’de zeytinliklerini, ormanlarını ve yaşam alanlarını korumaya çalışan kadınlar geldi. Coğrafyalar, diller ve kültürler birbirinden çok farklı olsa da toprağını savunmak zorunda bırakılan insanların hikâyelerinde ortak bir damar var. Amazon ormanlarında duyduğumuz ses ile bu topraklarda yıllardır yükselen itirazlar arasında beklenmedik bir yakınlık hissediliyor.
Filmin, anlatısını doğrudan içeriden kurması ise oldukça önemli. Kamera bir antropoloğun ya da araştırmacının merakıyla hareket etmiyor. Munduruku kadınları kendi topluluklarını, kendi mücadelelerini ve kendi hafızalarını kayıt altına alıyorlar. Bu tercih filme samimiyet kazandırırken beraberinde bazı sorunlar da getiriyor. Özellikle anlatılan efsanelerin canlandırıldığı bölümlerde filmin ritmi belirgin şekilde düşüyor. Oysa aynı hikâyeler için kullanılan çizimler çok daha etkileyici bir görsel alan açıyor. Yer yer mağara resimlerini ve sözlü kültürün izlerini çağrıştıran bu çizimler, anlatılan hikâyelerin ruhunu yakalamayı başarıyor. Canlandırmalar ise çoğu zaman bu etkinin gerisinde kalıyor.
Benzer bir kopuşu şaman figürünün sunuluşunda da hissettim. Film boyunca ataların bilgeliğinden, kadim geleneklerden ve kültürel hafızanın korunmasının öneminden söz ediliyor. Buna karşın ekranda gördüğümüz şaman figürü, anlatılan dünyanın yarattığı etkiyi pekiştirmekten çok zayıflatıyor. Modern kıyafetleri, kolundaki plastik saat ve gündelik hayatın içerisinden çıkıp gelmiş görüntüsüyle, geçmişten bugüne taşınan güçlü bir kültürel figürden çok sıradan bir insan izlenimi bırakıyor. Aslında burada filmin kendisinden daha ilginç bir durum ortaya çıkıyor. Topraklarını korumak için büyük bir mücadele veren, dillerini ve kültürlerini yaşatmaya çalışan bir topluluk görüyoruz. Ancak aynı zamanda bu kültürün bazı unsurlarının zaman içerisinde dönüşmüş, hatta aşınmış olduğu da hissediliyor. Film bu dönüşümü tartışmaya açmıyor. Çünkü kameranın arkasındaki isimler de o topluluğun bir parçası. Bu yüzden ortaya eleştirel bir mesafeden çok, içeriden kurulmuş bir tanıklık çıkıyor. Yine de Balık Kadınların Ormanı’nın asıl değeri burada yatmıyor. Film, profesyonel sinemacıların dışarıdan gözlemlediği bir direniş hikâyesi sunmuyor. Mücadelenin içinde yer alan kadınlar kendi kameralarını ellerine alıyor, kendi hafızalarını kaydediyor ve yaşadıkları mücadeleyi gelecek kuşaklara aktarmaya çalışıyor. Bu nedenle Balık Kadınların Ormanı, bir belgeselden çok geleceğe bırakılmış bir direniş belgesi gibi duruyor.
Gökteki Kızlar (Yön. Bérangère McNeese, 2026)
Oyuncu olarak tanınan Bérangère McNeese’in ilk uzun metrajı Gökteki Kızlar, hayatın kıyısında yaşamaya çalışan insanların hikâyesini anlatıyor. Filmin merkezinde ise henüz on beş yaşında, hamile ve geleceği hakkında hiçbir fikri olmayan genç bir kız yer alıyor. Yolu tesadüfen birkaç kadının birlikte yaşadığı bir eve düşüyor. İlk bakışta güvenli bir sığınak gibi görünen bu ev, zamanla çok daha karmaşık bir yapıya bürünüyor. Çünkü burada yaşayanların hiçbiri örnek karakterler olarak çizilmiyor. Geçmişlerinde ağır bedeller ödedikleri, hayatla sert biçimlerde karşılaştıkları hissediliyor.
Genç kıza kapılarını açıyorlar, onu sahipleniyorlar ve yalnız bırakmıyorlar. Öte yandan onun adına karar vermeye, hamileliği konusunda yönlendirmelerde bulunmaya ve hayatına müdahale etmeye de başlıyorlar. Korumak ile kontrol etmek arasındaki sınır giderek belirsizleşiyor. Film de gücünü tam olarak bu belirsizlikten alıyor. Dayanışmayı kusursuz bir ilişki biçimi olarak sunmak yerine, insanların birbirlerine yardım ederken birbirlerini yönlendirebildiği, hatta zaman zaman zarar verebildiği daha karmaşık bir alan açıyor.
Filmin en güçlü taraflarından biri insanların iyi ve kötü şeklinde kategorilere ayrılmaması. Kadın karakterler de erkek karakterler de hatalarıyla, zaaflarıyla ve çelişkileriyle var oluyor. Bir sahnede öfkelendiren bir karakter, birkaç dakika sonra beklenmedik bir şefkat gösterebiliyor. Böylece ortaya ahlaki olarak steril bir dünya çıkmıyor. Yaşanmışlık hissi taşıyan, kirli, dağınık ve son derece insani bir evren kuruluyor.
Yönetmenin oyuncu kökenli olması da filmin dilini belirleyen temel unsurlardan biri oluyor. Kamera sık sık yüzlere yaklaşıyor. Uzun açıklamalar yerine oyuncuların beden dillerine, bakışlarına ve birbirleriyle kurdukları ilişkilere alan açılıyor. Başkarakter özellikle dikkat çekici bir figüre dönüşüyor. Eski zamanlardan kalmış gibi duran adı, kolay okunamayan yüzü ve sürekli merak uyandıran sessizliğiyle film boyunca güçlü bir çekim merkezi oluşturuyor. Yönetmenin ona duyduğu hayranlık neredeyse her kadrajda hissediliyor.
Gökteki Kızlar büyük iddialar ortaya atan bir film değil. Buna rağmen karakterlerine yaklaşımındaki dürüstlük sayesinde etkisini koruyor. İnsanların birbirlerini kurtarmaya çalışırken birbirlerine zarar da verebildiğini, sevginin her zaman doğru kararlar anlamına gelmediğini ve yetişkinliğin çoğu zaman yolunu aramaktan ibaret olduğunu hatırlatan samimi bir ilk film olarak akılda kalıyor. En güçlü anları ise büyük dramatik çıkışlarda değil, gündelik konuşmaların arasına sıkışmış birkaç kısa cümlede ortaya çıkıyor. Yönetmen, gösterişli duygusal sahnelere ihtiyaç duymadan, beklenmedik anlarda gelen bu küçük diyaloglarla karakterlerin kırılganlığını görünür kılmayı başarıyor.























