İstanbul Film Festivali 45. kez sinemaseverlerle buluşuyor. Festival 9-19 Nisan tarihleri arasında kapsamlı bir seçkiyle seyirci karşısında olacak. Türkiye’den ve dünyadan nitelikli ve ödüllü filmleri, özel gösterimleri, yıldız oyuncuları ve usta yönetmenleri bir araya getirecek 45. İstanbul Film Festivali’nin kapsamlı seçkisi, 127 uzun metrajlı ve 13 kısa filmden oluşuyor. Festival seçkisinde, dünya sinemasının en yeni örnekleri, kült yapıtlar, usta yönetmenlerin ve genç yeteneklerin son filmlerinin yanı sıra dünya, uluslararası, Balkan ve Türkiye prömiyerlerini yapan filmler de bulunuyor. Festival kapsamında 11 gün boyunca gösterimlerin yanı sıra konuk yönetmen ve oyuncuların katılımıyla yapılacak söyleşiler, özel gösterimler ve farklı etkinlikler de yer alacak. İstanbul Film Festivali’nin bu yılki gösterimleri Beyoğlu’nda Atlas 1948 ve Beyoğlu Sineması; Şişli’de CineWAM Premium+ City’s Nişantaşı (Salon 3 ve Salon 7) ve Kadıköy’de Kadıköy Sineması, Kadıköy Belediyesi Sinematek/Sinema Evi ve Paribu Cineverse Nautilus olmak üzere yedi salonda yapılacak.
Good Luck, Have Fun, Don’t Die (Yön. Gore Verbinksi, 2025)
İyi niyetli bir fikirle yola çıkan ancak bu fikri dramatik ve anlatısal olarak taşıyamayan bir filmle karşı karşıyayız. Good Luck, Have Fun, Don’t Die, özellikle internet, sosyal medya ve yapay zekâ eksenindeki dijital çağın insan hayatını nasıl dönüştürdüğüne, hatta ele geçirdiğine dair bir uyarı anlatısı kurmaya çalışıyor. Açılış sahnesi bu anlamda dikkat çekici: Gelecekten geldiğini iddia eden, dünyayı kurtarmaya çalışan tuhaf bir karakterin kafedeki uzun tiradı, filmin vaat ettiği potansiyeli kısa süreliğine de olsa hissettiriyor. Ancak film bu başlangıçtaki enerjiyi sürdüremiyor. Kurduğu dünya ve karakter motivasyonları giderek inandırıcılığını yitiriyor. Özellikle ana karakterin “mesihvari” iddiası, filmin kendi tonuyla da çelişecek biçimde askıda kalıyor. Film, ne tam bir ironiye yaslanıyor ne de ciddiyetini kurabiliyor. Bu belirsizlik, izleyicinin karaktere mesafe koymasına neden oluyor.
Film ilerledikçe, farklı karakterlerin geçmişlerine yapılan geri dönüşlerle motivasyonlar temellendirilmeye çalışılsa da bu çaba yüzeysel kalıyor. Teknolojinin hayatlarını yıkıma sürüklediği fikri teorik olarak anlamlı olsa da dramatik olarak ikna edici bir karşılık bulamıyor. Benzer şekilde, yapay zekâ etkisi altındaki gençlerin “zombi”vari temsili de ne estetik ne de duygusal olarak güçlü bir etki yaratabiliyor. Anlatının en temel sorunlarından biri, fazlasıyla dağınık olması. Film aynı anda çok fazla temaya temas etmeye çalışıyor: dijital bağımlılık, yapay zekâ tehdidi, gençlik krizi, varoluşsal döngü… Ancak bu başlıkların hiçbiri yeterince derinleşemediği için ortaya parçalı ve yüzeysel bir bütün çıkıyor. Finaldeki döngü fikri, teorik olarak ilgi çekici olsa da film boyunca kurulamayan dramatik zemin nedeniyle beklenen etkiyi yaratamıyor. Tüm bu dağınıklığın içinde öne çıkan nadir unsurlardan biri ise Sam Rockwell’in performansı. Oyunculuk düzeyinde kurulan enerji, filmin genelindeki zayıflığı bir ölçüde dengelemeye çalışsa da tek başına yeterli olamıyor. Good Luck, Have Fun, Don’t Die, söylemek istediği şeyi anladığımız ama hissedemediğimiz bir film. Fikir düzeyinde güncel ve kayda değer bir potansiyele sahip ancak anlatı düzeyinde dağınık, ton olarak kararsız ve duygusal olarak mesafeli kalıyor.
Film; 11 Nisan Cumartesi 21:30 Kadıköy Sineması, 12 Nisan Pazar 19:00 Atlas 1948, 13 Nisan Pazartesi 21:30 Cinewam City’s 7, 13 Nisan Pazartesi 21:30 Paribu Cineverse Nautilus’da gösterilecek.
How to Divorce During the War (Yön. Andrius Blazevicius, 2026)
Orta yaş krizine giren bir çiftin boşanma süreciyle, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin aynı anda anlatılması gerçekten çok ince bir denge gerektiriyor. Ama film bu dengeyi beklediğimden çok daha iyi kuruyor. İlk bakışta, savaş gibi büyük bir tarihsel kırılmayı bireysel bir boşanma hikâyesiyle yan yana getirmek fazlasıyla yüzeysel ya da provokatif bir tercih gibi görünebilir. Ancak film, tam tersine, bu iki hattı birbirinin içine geçirerek hem bireysel hem de politik düzlemde son derece rahatsız edici anlatı sunuyor.
Film, hayatlarının rutine sıkıştığını hisseden bir çiftin boşanma kararıyla başlıyor. Kadın karakter “ben ne yapıyorum” sorgusuna giriyor, erkek karakter de benzer bir boşlukta. Tam bu kırılmanın ertesi günü savaşın başlamasıyla birlikte her şey başka bir yere evriliyor. Aslında film tam burada gücünü buluyor: savaşı doğrudan göstermiyor, bombalar yok, cephe yok; sadece haber sesleri var. Ama o savaşın yarattığı atmosfer karakterlerin davranışlarına sızıyor. Kadın karakterin Ukraynalı mültecileri evine alması, bağışlar yapması, çalıştığı şirketten istifa etmesi; erkek karakterin protestolara katılması, ailesine müdahale etmesi, şiddete başvurması, hatta sokakta gördüğü Rus plakalı araçlara zarar vermesi… Bunların hepsi ilk bakışta politik duyarlılık gibi duruyor ama film bunları giderek bir “gösteriye” dönüştürüyor. İkisi de aslında kendi içlerindeki boşluğu ve öfkeyi bu savaş üzerinden dışa vuruyor. Ve en rahatsız edici olan şey, bunu yaparken çocuklarını nasıl zehirlediklerinin farkında bile olmamaları.
Bu noktada film, yalnızca bireysel bir kriz anlatısı olmaktan çıkıp kuşaklar arası bir eleştiriye de uzanıyor. Eski kuşağın Sovyet geçmişine duyduğu nostaljik bağlılık ile yeni kuşağın öfke ve reddetmek üzerinden kurduğu kimlik arasındaki çatışmayı tüm çıplaklığıyla izliyoruz. Ancak film kimseyi aklamıyor. Ne geçmişe tutunanları ne de kendini “özgürlükçü” olarak tanımlarken farkında olmadan yeni bir tahakküm dili üretenleri. Aksine film, her iki tarafın da kendi içinde ne kadar kırılgan, çelişkili ve yer yer trajikomik olduğunu açığa çıkarıyor.
Açıkçası filmi izlerken ciddi anlamda rahatsız oldum ama bu rahatsızlık filmin başarısından geliyor. Çünkü Andrius Blazevicius bunu çok nesnel bir yerden anlatıyor ve karakterleri yargılamadan, oldukları gibi gösteriyor. Günün sonunda da şu soruyu bırakıyor: kendi hayatını bile yönetemeyen insanlar, böyle büyük meselelerde gerçekten ne kadar sahici olabilir?
Film tekrar; 16 Nisan Perşembe 11:00 Kadıköy Sineması, 19 Nisan Pazar 19:00 Cinewam City’s 7’de gösterilecek.
Chronicles from the Siege (Yön. Abdallah Alkhatib, 2026)
Çok uzun zamandır Filistin’de, Suriye’de süren kuşatmalar; İran’a uygulanan ambargo ya da bugün Küba’da yaşananlar… Ve artık neredeyse dünyayı saran savaş. Bunları çoğunlukla birer haber olarak takip ediyoruz. Zihnimizde bilgiye dönüşüyorlar; bazen üzerine düşündüğümüzde bir duyguya da. Ama kuşatmayı, gerçek olaylara yaslanan bir film aracılığıyla izlediğinizde, o sıkışmışlığı ve çaresizliği doğrudan bedeninizde hissediyorsunuz. Sanatın gücü tam da burada ortaya çıkıyor. Hayat, tüm yıkıcılığına rağmen orada akmaya devam ediyor ve Chronicles from the Siege, bunu yer yer acı bir tebessümle, ölçüsünü kaçırmadan anlatmayı başarıyor.
Film, sinematografisi ve anlatım diliyle kuşatma altındaki yaşamı yalnızca göstermiyor; izleyicinin üzerine çöken bir atmosfer kuruyor. Dar mekânlar, sıkışık kadrajlar ve çoğu zaman nefes alacak alan bırakmayan kamera tercihleri, fiziksel bir kapatılmışlık hissi yaratıyor. Işığın sınırlı kullanımı ve mekânların giderek kararan tonları, yalnızca görsel bir tercih değil; aynı zamanda psikolojik bir derinlik taşıyor. Seyirci, karakterlerle birlikte hem mekânsal hem de duygusal olarak daralan bir dünyanın içine çekiliyor.
Açlık, yokluk ve yoksunluk filmde yalnızca bir arka plan unsuru olarak kalmıyor; anlatının temel belirleyicisine dönüşüyor. Gündelik hayatın en basit ihtiyaçlarının bile karşılanamadığı bir düzlemde, insan ilişkileri de başka bir biçime evriliyor. Paylaşmanın, dayanışmanın ve kimi zaman bencilliğin iç içe geçtiği bu ilişkiler ağı, kuşatmanın yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda ahlaki ve duygusal bir sınav olduğunu gösteriyor. Bu yönüyle film, belirli bir coğrafyaya ait gibi görünse de aslında evrensel bir insanlık durumuna işaret ediyor.
Film, sinemacı Arafat’ın hikâyesiyle açılırken, izleyiciyi açlığın ve yokluğun o soğuk gerçekliğiyle en başta yüzleştiriyor. Kuşatmadan önce bir film kiralama dükkânı olan Arafat’ın o eski sığınağı, artık bombardımandan kaçan gençlerin sığındığı bir viraneye dönüşmüştür. Duvarlarda asılı duran ve hepimizin hafızasında yer eden kült film afişleri, o yıkımın ortasında geçmişin güzel günlerinden kalan hüzünlü birer hatıra gibidir.
Dışarıda bombardıman şiddetini artırırken, dondurucu soğukla baş etmeye çalışan Yusuf ve arkadaşları, yakacak her şeyi tükettikten sonra çaresizce raflardaki filmleri ateşe vermeye başlarlar. Bu sahne, sanatın ve hayatta kalma içgüdüsünün çarpıştığı sarsıcı bir kırılma noktasına dönüşür. Gençlerden birinin, yanan makaralara bakıp “Filmler sonunda bir işe yaradı,” diyerek ateşe 12 Kızgın Adam’ı fırlatması; adaletin, medeniyetin ve entelektüel birikimin, fiziksel hayatta kalma mücadelesi karşısında nasıl küle dönüştüğünü simgeleyen, acı bir ironidir.
Anlatının en güçlü yanlarından biri ise birbirinin içine geçen hikâyeler. İlk bakışta parçalı gibi duran bu yapı, ilerledikçe birbirine bağlanıyor ve finalde tamamlanan bir daireye dönüşüyor. Bu dairesel kurgu; kuşatmanın sürekliliğini, tekrar eden çaresizlik hâlini ve bu döngü içinde sıkışıp kalan hayatları etkili bir biçimde görünür kılıyor. Aynı zamanda bu yapı, izleyicide bir kapanma hissi yaratmak yerine, aksine devam eden bir sıkışmışlık duygusunu diri tutuyor.
Chronicles from the Siege, büyük dramatik çıkışlara yaslanmadan, daha çok küçük anların birikimiyle etkisini kuruyor. Yer yer acı bir gülümseme yaratan sahneler, filmin tonunu tekdüze bir karanlıktan kurtarıyor. Çünkü hayat, en zor koşullarda bile kendine küçük çatlaklar açıyor. Film de tam olarak bu çatlaklardan sızan insanlık hâllerine odaklanıyor.
Sonuç olarak film, kuşatma fikrini yalnızca politik bir bağlamda değil, insani bir deneyim olarak ele alıyor. İzleyiciyi dışarıdan bakan bir tanık olmaktan çıkarıp, içeride sıkışmış bir özneye dönüştürüyor. Bu yönüyle, izlendikten sonra kolayca geride bırakılabilecek bir film değil; aksine, etkisi zihinde ve bedende kalmaya devam eden bir deneyim. Hele de Gazze’yi, Lübnan’ı ve Suriye’yi düşündüğünüzde…
Film, 09 Nisan Perşembe 19:00 Beyoğlu Sineması’nda, 11 Nisan Cumartesi 11:00 Paribu Cineverse Nautilus’ta ve 16 Nisan Perşembe 21:30 Kadıköy Sineması’nda görülebilir.
Murder In The Building (Yön. Rémi Bezançon, 2026)
Polisiye anlatının kurallarıyla oynamayı seven filmler, genellikle ya aşırı ciddiyete kaçarak boğulur ya da parodiye yaslanarak derinliğini kaybeder. Murder In The Building (Üçüncü Katta Suç) ise bu iki uç arasında, belirgin bir Hitchcock etkisiyle kendine özgü bir alan açıyor. Film, klasik bir “katil kim?” sorusunun peşinden gitmek yerine, çok daha tedirgin edici bir ihtimali merkeze alıyor. Komşu gerçekten karısını öldürdü mü? Bu soru, cevabından ziyade yarattığı atmosferle önem kazanıyor ve filmi baştaki gizeminden finale kadar taşıyan temel gerilimi inşa ediyor.
Hikâyenin merkezinde, Hitchcock sinemasına hâkim bir akademisyen kadın ile eski usul cinayet romanları yazan eşi yer alıyor. Bu karakter tercihi tesadüf değil; film daha en baştan kendi estetik ve anlatı damarını ilan ediyor. Kadının görsel hafızası ve şüphe üretme biçimi ile erkeğin metin temelli, klasik yaklaşımı arasındaki gerilim, filmin hem mizahını hem de düşünsel zeminini oluşturuyor. Ancak bu entelektüel uyumun altında, birbirini artık şaşırtamayan ve aynı döngü içine sıkışmış, giderek monotonlaşan bir ilişki yatıyor.
Üçüncü kattaki komşuların devreye girmesiyle film, belirgin biçimde Hitchcockvari bir gerilim hattına yerleşiyor. Ancak bu gerilim; karanlık ve tekinsiz koridorlardan değil, gündelik hayatın içinden, renkli ve canlı bir apartman dokusundan besleniyor. Karşılıklı pencereler ve birbirine bakan yaşam alanları, filmin temel “gözetleme” düzeneğini kuruyor. Her şey görünür gibi olsa da hiçbir şey tam olarak anlaşılamıyor, bu belirsizlik şüpheyi sürekli diri tutuyor.
Filmin ilerleyen bölümlerinde şüphe yerini yavaş yavaş kesinliğe bırakırken, komşunun suçlu olduğu bilgisi açığa çıkıyor. Ancak bu açıklık gerilimi azaltmak yerine farklı bir düzleme taşıyor: Artık mesele suçun gizemi değil, bu suçun karakterlerin algıları üzerindeki etkisi haline geliyor. Seyirci, baştan beri kurulan bakış oyunlarının nasıl bir gerçeğe dönüştüğünü geriye dönük olarak yeniden okumaya başlıyor.
Filmin başarısı, bu gerilimi ağırlaştırmadan, hafif ve oyunbaz bir tonda kurabilmesinde yatıyor. Hitchcock sinemasının temel araçları olan mekânsal sıkışmışlık ve gündelik hayatın tuhaflığı, burada komediyle iç içe geçiyor. Karakterler farkında olmadan kendi hayatlarını bir suç anlatısına dönüştürürken, ortaya hem komik hem de huzursuz edici bir tablo çıkıyor.
Bu yapı içinde yer alan Hamlet detayı ise ikinci bir katman işlevi görüyor. Tiyatrocu komşuların sahnelediği oyun; suç, suçluluk ve temsil meselelerini derinleştirirken film asıl ağırlığını “izleme” eyleminin kendisine veriyor: Kim neyi gördü, nasıl yorumladı ve neye inanmak istedi? Bu süreç, merkezdeki çift için de dönüştürücü bir rol oynuyor. Başlangıçta yalnızca bir merak unsuru olan şüphe, zamanla ilişkilerini canlandıran bir dinamiğe dönüşüyor. Birlikte gözlem yapmak ve hikâye kurmak, onları tekrar birbirine yaklaştırıyor. Film, bir yandan gerilim inşa ederken diğer yandan donmuş bir ilişkiyi bu suç ortaklığı üzerinden harekete geçiriyor.
Murder In The Building , polisiye bir bilmece olmaktan çok; bakışın, yorumun ve şüphenin filmi. Hitchcock etkisini yalnızca bir referans değil, anlatının temel taşı olarak kullanan bu yapım; zekice kurgulanmış tonuyla izleyiciyi sürekli tetikte tutarken gülümsetmeyi de ihmal etmiyor.
Film, 17 Nisan Cuma 21:30 Paribu Cineverse Nautilus’da, 18 Nisan Cumartesi 19:00 Cinewam City’s 7’de, 19 Nisan Pazar 21:30 Atlas 1948’de ve 19 Nisan Pazar 21:30 Kadıköy Sineması’nda görülebilir.
Everybody Digs Bill Evans (Yön. Grant Gee, 2026)
Anders Danielsen Lie’nin başarılı oyuculuk kariyerinin en son eseri olan Everybody Digs Bill Evans, caz sanatçısı; kimilerine göre caz müziğin yeni savaşçısı, Bill Evans’ın aziz hatırası için bir anı olma niteliği taşıyor. Filme biyografi anlatılarda alışık olduğumuz tarzın son derece çağdaş bir örneği olarak yaklaşılabilmek mümkün. Herkesin Bill Evans’ı sevmesi, 1960’lı yılların sonu, dünya gündemi, uyuşturucu, müzik ve eğlence üzerine kurulan bir hayatın enstantanesi olarak ilk bakışta olası gelebilir. Bill’in hayatının yetişkinlik ve sonrasına dahil olduğumuz bu filmde melankolik bir izleğin peşinden gitmek, başkasının acısına bakıp üzülmek için oldukça ideal. Üstelik karşımızdaki karakter “bizden biri” hissi yaratıyorsa benimsememek ya da sevmemek için hiçbir neden bulamıyoruz. Gerçi Bill’in eserlerini hayata geçirdiği dönemin sert iklimi ve yaşam şartları altında acı çeken ruhlara kendi müziğiyle bu denli özgür bir alan sunan Bill Evans’ı kim sevmez ki? Onun eserleriyle buluşmak ya da hayata tutunmak, sanatın gücüne sığınmak film boyunca oldukça romantik bir yaklaşım olarak sorgulanıyor. Ancak Bill’in özel hayatı ve travmaları filmi yaratan en önemli motivasyon kaynağı olarak konumlanıyor. Gündemdeki insanların, başarılı kişilerin, sanatçıların ve ünlülerin nasıl bir hayat yaşadığını merak etmek ya da herkesin hayran olduğu birinin sıradanlığının inşası sanırım filmin asıl çıkış noktası. Bu bağlamda Everybody Digs Bill Evans’ın müzik belgeseli yahut biyografi türünde sınırlandırmaya çalışmak sanırım daha tutarlı bir yaklaşım olacaktır.
Grant Gee’nin adeta bir yadigâr olarak bizlere aktardığı Bill Evans, bir filme konu olmanın çok daha ötesinde kültürel miras açısından saygıyı hak ediyor. Bu hissi filmin şeffaflığı ve gerçekliğiyle kurduğumu belirtmek isterim. Bill’in ailesi, arkadaşları, kardeşi, şahsına özel olan her şey film boyunca açık bir şekilde periyodlara ayrılıyor. 1960’larda başlayan hikâye Bill’in ölümüne kadar süren bir döngüde zuhur ediyor. Siyah beyaz formatta başlayan hikâye tarihler ilerledikçe renkleniyor. Ancak renklenme durumunun bir metafor olmadığını tam da yeri gelmişken söylemek gerek. Film renklendikçe Bill karanlığa sürükleniyor. Adeta gölgeler içinde büyük bir boşlukta yok olmayı bekliyor. Gee’nin bu imgesel anlatısı çağdaş sinemada yeni bir icat değil elbet; ancak renklerle kurulan dilin tematik açıdan güçlü olduğunu düşünüyorum. Film bize yeni bir bakış sunarken belgesel anlatımı müzik klibiyle harmanlama izlenimi de yaratıyor. Öte yandan Everybody Digs Bill Evans, ilahlaştırılan bir yeteneğin aslında ne kadar sıradan ve “bizden biri” olduğunu anlatma çabasına yenik düşüyor. Bana kalırsa bu sıradanlık filmin en güçsüz noktası. Bill’in bir ilahtan ziyade sıradan insan olduğunun vurgusu, onu kusarken, ağlarken ya da kıvranırken görmek bir bakıma acıma duygusu yaratıyor. Ancak tam da bu noktada akıllara şu soru geliyor herkesi Bill’i seviyor olsa bile Bill, neden kendisinden bu kadar nefret ediyor? Sanırım tüm yıldızlar gibi Bill’de yıldız olmanın bedelini kendi imhasıyla ödüyor.
Son kertede Everybody Digs Bill Evans, deneysel anlatılardan hoşlananlar için yeni bir soluk yaratabilir. Filmin kaotik atmosferinin yanı sıra Anders Danielsen Lie’nin oyunculuğunun olgunluk dönemine şahit olmak isterseniz kesinlikle izleme listenize eklemelisiniz.
Filmi; 10 Nisan Cuma 16:00 Kadıköy Sineması’nda ve 19 Nisan Pazar 21:30 Cinewam City’s 3’de izleyebilirsiniz.
From Russia with Love (Yön. Terence Young, 1963)
Ian Fleming’in kurgusal karakteri olan 007, hepimizin bildiği adıyla James Bond, Terence Young’un yönetmenliğinde adeta devleşmiş bir figür. Özellikle James Bond Serisinin bana kalırsa en başarılı ve nostaljik filmi olan From Russia with Love, bu yıl seçkide yer alan retrospektiflerden biri. 1963 yapımı olan From Russia with Love, Bond’un İstanbul’a gelişiyle ve yaşadığı entrika dolu aşk ilişkisiyle serinin izlemesi en kolay filmlerinden biri olarak diğerlerinden ayrılıyor. Özellikle Bond hayranları arasında bu bölümün ayrı bir yere sahip olduğunu da belirtelim. From Russia with Love’ın bu denli sevilmesinin nedenleri arasında heyecanlı kurgusu ve aksiyon sahnelerinin ötesinde İstanbul’un adeta bir kahraman olarak ele alınması önemli bir detay. Yine bir kısmı ülkemizde geçen bu hikâyede 60’lı yılların İstanbul’una dışarıdan bakmak seyir deneyimi bağlamında bir gözlemci olarak fazlasıyla romantik ve duygusal olabiliyor.
From Russia with Love’ın İstanbul ile kurmuş olduğu sembolik yapı casus hikâyelerine mizansen yaratması bağlamında oldukça verimli. Bilakis Soğuk Savaş döneminde İstanbul üzerinden yaklaşılan Türkiye, filmde güçlü jeopolitik bir okumayla temsil ediliyor. İstanbul’un Asya ve Avrupa arasındaki köprü görevi ve sahip olduğu politik dinamikler, James Bond’un kıvrak zekâsıyla birleşerek filmin stratejik anlatısını güçlendiriyor. From Russia with Love, Bond’un Lector şifreleme makinasını Rusların elinden almak için görevlendirilmesiyle hikâyesini kuruyor. Ancak Bond okumalarında sıklıkla tartışıldığı gibi 007’nin kurgusal bir karakter olmasının yanı sıra komünizm tehditinin önünde İngiltere emperyalizminin ve eril sistemin yüceltilmesini de es geçmeyelim. Bond evrenini her ne kadar sevsem de patriyarkal anlatısından ve yüceltilmiş eril gücün pazarlanışından rahatsız olduğumu da eklemek istiyorum.
Özetle, James Bond ve ezeli rakibi Sepectre’nin maceralarına İstanbul’a uğrayarak devam eden From Russia with Love, 007’nin Lektor şifre makinesinin İngiltere’ye getirilmesi için verilen mücadeleye odaklanıyor. 1964 yılında BAFTA En İyi Görüntü ödülünü alan From Russia with Love, İstanbul’u yad etmek ve zaman yolculuğuna çıkmak için güzel bir seçenek olabilir.
Filmi 10 Nisan Cuma Atlas 1948’de izleyebilirsiniz.



























