Ulusal yarışmanın son filmi Bekle Bizi Brüksel, kara komedi türünde bir ülke panaroması sunuyor. İlk filmi Ayşe ile de Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde yarışan Necmi Sancak, bambaşka bir türde olan ikinci filmiyle yine Antalya’da seyirciyle buluşuyor.
Bekle Bizi Brüksel (Yön. Necmi Sancak, 2026)
Bir önceki filmi Ayşe ile Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde yarışan Necmi Sancak, bu kez dramdan kara komediye uzanan Bekle Bizi Brüksel ile yeniden ulusal yarışmada. Yönetmen, birbirinden farklı üç hikâyeyi aynı zaman diliminde buluşturarak ülkenin toplumsal ve siyasal atmosferine mizah üzerinden bakıyor. Bir uçak, bir kıraathane ve bir televizyon stüdyosunda geçen üç ayrı anlatı, kendi içlerinde birkaç saatlik bir zaman dilimine ve tek bir mekâna sıkışıyor. Ancak bu hikâyeler birbirlerinden bağımsız ilerlemiyor. Aynı gün ve saatlerde yaşanan gelişmeler, farklı mekânlardaki karakterlerin hayatlarına başka biçimlerde yansırken üç anlatı arasında güçlü bir bağ kuruluyor. Sancak, karakterlerinin içine düştüğü absürt durumların ardındaki toplumsal gerçekliği görünür kılarak trajediyle komedinin birbirine yaklaştığı bir dünya yaratıyor.
Uçakta geçen ilk bölüm, Sacit ve Önder’in gerçekleştirdiği uçak kaçırma eylemi etrafında şekilleniyor. Başlangıçta olayın yarattığı panik ve karakterlerin karşı karşıya kaldıkları durumlar üzerinden ilerleyen komedi, iki adamın farklılıkları nedeniyle yaşadıkları ötekileştirilme deneyimleriyle giderek başka bir boyut kazanıyor. Özellikle Sacit’in anlattığı tırtıl hikâyesi, karakterin geçmişine ve dünyayla kurduğu ilişkiye dair önemli bir kapı aralıyor. Bir yandan son derece komik gelişmelere tanıklık ederken diğer yandan bu insanların neden böyle bir eyleme giriştiğini, hayatlarının hangi aşamasında bu noktaya geldiklerini düşünmeye başlıyoruz. Sancak’ın kara komedisi de gücünü buradan alıyor. Gülünç görünen durumların arkasında, toplumun dışına itilmiş insanların biriktirdikleri öfke, kırgınlık ve kabul görme arzusu bulunuyor.
Filmin ikinci anlatısı bir mahalle kıraathanesinde geçiyor. Mahallede doğup büyüyen Aslı’nın (Deniz Dumanlı) trans bir kadın olarak kendi hayatını sürdürmesi ve arkadaşlarını da temsilen mahalle sakinleriyle karşı karşıya gelmesi, bölümün temel çatışmasını oluşturuyor. Aslı’nın kendisine dayatılan koşulları kabul etmeyişi ve pazarlık sırasında sergilediği kararlılık, filmin en etkileyici anlarından bazılarını ortaya çıkarıyor. Kendisini yıllardır tanıyan insanların karşısında varlığını ve haklarını savunmak zorunda kalması, toplumsal kabulün ne kadar koşullu olabildiğini gösteriyor. Buna rağmen Aslı, kendisine biçilen konuma razı olmak yerine müzakerenin sınırlarını bizzat belirlemeye çalışıyor. Bölümün mizahı da bu güç mücadelesinin içinde gelişiyor. Sancak, mahalle kültürünün tanıdık ilişkilerini ve bu ilişkilerin barındırdığı dışlayıcı tutumları aynı anlatı içinde buluşturuyor.
Üçüncü hikâye ise bir televizyon stüdyosunda, farklı siyasi görüşlerden katılımcıların yer aldığı bir tartışma programında geçiyor. Ekran önünde birbirleriyle sert biçimde çatışan insanların, aslında seyirciye sunulmak üzere tasarlanmış bir gösterinin parçası olduklarının ortaya konması, bölümün eleştirel yaklaşımını belirliyor. Siyasi tartışmaların düşünce alışverişinden uzaklaşıp birer televizyon performansına dönüşmesi, karakterlerin söyledikleri kadar nasıl davrandıkları üzerinden de görünür hâle geliyor. Tartışmaların giderek yükselen tonu, keskin karşıtlıklar ve sürekli yeniden üretilen gerilim, ekranlarda yıllardır karşılaştığımız programların oldukça başarılı bir taklidini oluşturuyor. Ancak tam da bu başarı, seyir deneyimini zaman zaman zorlaştırıyor. Bu tür tartışmalara maruz kalmamak için artık televizyonu açmayan seyircilerin, sinema salonunda aynı atmosferle yeniden karşılaşması yorucu olabiliyor. Sancak’ın televizyon dilini, tartışma programlarının yapay gerilimini ve ekran önündeki çatışmaların birer gösteriye dönüşmesini başarıyla yansıttığı aşikâr.
Üç anlatının aynı zaman diliminde geçmesi, filmin kurgusal yapısına da ayrı bir hareketlilik kazandırıyor. Bir mekânda yaşanan gelişmelerin başka bir mekânda yankı bulması, karakterlerin birbirlerinden habersiz biçimde aynı toplumsal atmosferin içinde hareket ettiklerini hissettiriyor. Özellikle seçim günü sokaklara dökülen protestocuların seslerinin kıraathaneye ulaşması ve televizyon stüdyosuna gelen her yeni haberin ardından oluşan kısa sessizlikler, bu eşzamanlılığın etkili örnekleri arasında. Stüdyoda birkaç saniyeliğine duran tartışmanın ardından gerilimin yeniden yükselmesi, dışarıdaki gelişmelerin içerideki güç dengelerini nasıl değiştirdiğini gösteriyor. Böylece kapalı mekânlarda geçen hikâyeler, dış dünyayla ilişkilerini hiç kaybetmiyor. Sancak, ülkenin aynı saatlerde farklı yerlerde yaşanan gerçekliklerini birbirine bağlayarak ortak bir toplumsal manzara oluşturuyor.
Filmin mekân tasarımı da bu üçlü yapının başarısında önemli bir yere sahip. Uçak bölümünün çekimleri için hurda bir uçağın yeniden düzenlenmiş olması, ortaya çıkan sonucun inandırıcılığını daha da değerli kılıyor. Yolcu kabininin ayrıntıları, mekânın dar yapısı ve karakterlerin bu sınırlı alan içindeki hareketleri, seyircinin kendisini gerçek bir uçuşun içinde hissetmesini tam sağlayamasa da destekliyor. Kıraathane bölümünün bir film platosunda çekilmiş olması ise aynı ölçüde doğal bir mekân duygusu yaratmıyor. Bu bölümün gerçek bir kıraathanede çekilmesi, mahalle kültürünün kendine özgü dokusunu ve yaşanmışlık hissini daha güçlü biçimde yansıtabilirdi. Televizyon stüdyosu ise mekân tasarımı açısından son derece başarılı. Işıklandırmasından oturma düzenine, tartışma programlarının alışıldık görsel dilinden karakterlerin kamera karşısındaki davranışlarına kadar her ayrıntı, bu dünyanın inandırıcılığını destekliyor.
Oyunculuklar, Bekle Bizi Brüksel‘in en dikkat çekici yanlarından biri. Özellikle uçak bölümünde Sacit karakterine hayat veren Caner Cindoruk’un hostes Gizem’e seslenişleri, filmin akılda kalan anları arasında yer alıyor. Sacit’in kimi zaman panikle, kimi zaman korkuyla, kimi zaman da bambaşka duygularla Gizem’i çağırması, karakterin ruh hâlindeki değişimleri komedinin önemli unsurlarından birine dönüştürüyor. Bu seslenişlerin seyircinin kulağında uzun süre çınlayacağını söylemek mümkün. Bununla birlikte Cindoruk’un oyunculuğunun zaman zaman filmin genel ritminin üzerine çıktığını da düşünüyorum. Karakterin yüksek enerjisi, kara komedinin doğasıyla uyumlu olsa da bazı anlarda gereğinden fazla büyüyerek sahnenin dengesini zorluyor. Özellikle diğer oyuncuların daha ölçülü performanslarıyla yan yana geldiğinde bu farklılık belirginleşiyor.
Sancak’ın üç ayrı hikâyeyi birbirine bağlarken kurduğu yapının en önemli başarısı, toplumsal meseleleri mizahın içinde eritme biçiminde ortaya çıkıyor. Farklılıkları nedeniyle ötekileştirilen iki adam, kendi mahallesinde kabul görmek ve haklarını savunmak zorunda kalan trans bir kadın, siyasi görüşlerini televizyon ekranında birer performansa dönüştüren insanlar… Bütün bu karakterler, birbirlerinden çok farklı koşullarda yaşasalar da aynı toplumun çelişkileriyle karşı karşıya kalıyor. Film, mizahını bu çelişkilerin yarattığı absürt durumlardan üretirken karakterlerinin yaşadıkları trajedileri de göz ardı etmiyor. Özellikle uçak ve kıraathane bölümlerinde komik olanla acı verenin yan yana gelişi, anlatıya güçlü bir insani boyut kazandırıyor.
Bununla birlikte filmin finalinin, önceki bölümlerde kurulan anlatısal ve duygusal birikime aynı güçte karşılık verdiğini söylemek zor. Üç hikâyenin birbirine bağlanma biçimi ve film boyunca yükselen beklenti düşünüldüğünde, son bölümün daha etkili bir kapanışa ulaşması mümkün olabilirdi. Finalde tercih edilen yaklaşım, benim açımdan filmin önceki bölümlerde yarattığı etkiyi bir ölçüde zayıflatıyor. Ancak bu durum, Bekle Bizi Brüksel‘in kara komedi aracılığıyla ele aldığı meselelerin önemini gölgelemiyor. Ayşe‘nin ardından bambaşka bir türde karşımıza çıkan Sancak, Bekle Bizi Brüksel ile hem anlatı kurma becerisini hem de toplumsal meselelere mizah üzerinden yaklaşabilme yeteneğini ortaya koyuyor. Tek mekânda geçen üç ayrı hikâyeyi aynı zaman diliminde buluşturan film, karakterleri, oyunculukları, trajikomik durumları ve politik göndermeleriyle öne çıkıyor.

























