AnalizSinema Yazıları

Barış ve Doğa Bize Yeter Mi? : The Loneliest Planet

Nica Amerikalı, Alex İspanyol. Anadilleri farklı ama aynı dili konuşuyorlar. Kasım’da evlenecekler. Dünya onların, güzel bir tatil için ille popüler bir yer olması gerekmiyor. Konfor akıllarından bile geçmiyor. Var mı aşktan öte?

Gürcistan ’ın dağ kasabasında plansızlar, yalnızlar, koşturup gülüyorlar. Dağları bilen bir yerli ile anlaşıyorlar, Dato biraz İngilizce de biliyor. Yarın sabahtan yola çıkılacak.

Dağ ağaçsız, esintili, alabildiğine yeşil. Dato daha iyi araba almaktan bahsediyor, ‘daha güçlü bir makina’… Alex‘in ilgisinin olmadığı konular. Arada ayarsız espriler yapıyor. Nazikçe gülümsüyorlar, yürüyüşe devam. Hava güzel, aşk güzel, sevişmek güzel, mekansızlaşmak güzel. Dünya çok uzakta, burası ikisinin boyutu, Nica ve Alex ait oldukları yerde. İki değil, bir kişiler, bir de kılavuzları Dato. Yürüyorlar, tırmanıyorlar, Nica ve Alex alabildiğine uzanan çayırlarda mutlu. Kaçıp saklanacak hiçbir yer yok ama kaçmak isteyen kim? Aralarında naif, muhabbet dolu bir bağ, hiçbir şey eksik değil. Aşk da var, oyun da, sadece kendileri istedikleri zaman olan seks de, doğa da var, şiddet yok, zeka, iletişim, her şey var.

Bu yaşamı yaratmak kendiliğinden. İki insan sadece kendileri olmuş ve birbirini bulmuş. Birbirlerinde kendilerini zenginleştirmiş, tabiatları birbirlerine yansımış, gelecek planlanmış. Bir iken iki olunca, iki iken bir olunca dal budak salan doğallık, Gürcistan ‘ın platosunda aynaya kavuşmakta. Bu gezegen bir patlamayla değil içeriden dışarıya akışla oluşan bir boyut. İçinde yatarlarken Nica ‘nın yaramazlık yapmaya çalıştığı, Alex ‘in şşt yapma! dediği, gülüştükleri çadırları gibi, herkesin içini göreceği kadar saydam bir fanus. Gülümseyişlerden ve keşfetmekten beslenen bir ekosistem bu, dışarıdan bakanlar mutlu bir nişanlı çift görüyor, yani içeride ne varsa onu. Engebelerin yeşili, kayaların kahvesi, akarsuyun çağıldayışı içeride olanı tamamlamıyor, olsa olsa yansıtıyor. Sarı çadır Nica ‘nın kızıl buklelerine nasıl da yakışıyor ya da esintide salınan ekinler Alex’in sakin yeşil gözlerine. Bu onların dünyası, içeride olanın fiziki dünyaya yansıyışı. Yani tek bir saniyeye kadar…

Yoldan geçen dağ köylüsü ağabey aslında kızgın değil. Oğlu biraz heyecanlandırıyor adamı, nişanlı çift hala onlara gülümserken biraz fazla hararetli konuşuyor. Dato ‘nun onlarla konuşması uzayınca Alex gülümseyerek “Ne oluyor?” deme gafletinde bulunuyor. Tüm bunların sebebi bu. Tek bir an. Tüfek Alex ‘in suratına doğruluyor, Alex yanındaki Nica ‘yı kendisine siper ediveriyor. Tek bir saniye. Bir. Daha fazla değil.

Refleks ya da değil. O an o silah ateş alsa, o kızıl saçların arasında kocaman bir delik açılacaktı. Alex ikinci saniye yaptığının farkına varmış, kızı arkasına almış ya da almamış, Dato adamı sakinleştirmiş de başlarından savmış ya da savmamış. O adam ateş etseydi, Nica dağın başında ölmüştü.

Nica ayrı yürüyor. Alex yanına yaklaşamıyor. Hala dağdalar, hala yeşillerin arasında. Ama Nica sessizce, göstermeden ağlıyor. Kaya travertenlerinden inci gibi dökülen suda yüzünü yalnız yıkıyor. Girdikleri ev harabesinde eşyalara ilgiyle bakıyor, tek başına. O tüfek olmasaydı… O tüfek var ama.

Yağmur şiddetlendiğinde sığındıkları yağmurluklar da sarı. Alex ihtiyaç gidermeye gitti, sarı saydamlığın içinde Dato Kızıla sigara ikram ediyor. Otuz yaşındaki Nica sevdiği adamla tatilde, yalnız yürüdüğü sürede düşünme fırsatı bulmuş. Bir sarı yağmurluk daha çıkarıyor, Alex ‘in yanına gidiyor, yağmurluğun altında beraber dönüyorlar. Nica, içindeki Alex ‘i geri getiriyor… Olabilir, herkes için önce can sonra canandır belki, bu yaştan sonra bu kadar seveceği başka adam karşısına çıkar mı hem? Alex çok iyi bir dost, hem Nica seviyor onu, birlikte de çok iyi zaman geçiriyorlar. Tatildeler. İçlerinde yeşeren gezegenin ortasındalar şimdi, küçük prens ve küçük prenses.

Bir de Dato var. Dün gece Alex o muhabbetlere sevgilisi kadar dışa dönük olmadığından katılmıyordu, yadırgadığından değil. Dün gece bunların hiçbiri olmamıştı, dağ köylüsünün tüfeği ortaya çıkmamıştı. Nica bitch-beach, shit-sheet farkına örnekler verirken kahkahalarla gülüyordu ama dün Nica Alex ‘in Nica ‘sıydı, ikisi bir kişilerdi. Bu gece Nica düşünüp taşınmış, toparlanmış ama Alex ‘in hala morali bozuk, o erken yatıyor. Muhabbet ilerliyor, Dato ‘yla içiyorlar. Nica hala aynı Nica, gülüyor dostluk içinde, sohbet ediyor. Ama yalnızlar. O kaba saba Dato ‘nun iştah dolu öpücüğüne hayır dememesine, bedenine dokunmasına izin vermesine kendi de şaşırana kadar Nica, nazik fanuslarının bir kez kırılmış olduğunu fark edemiyor.

Sevgi her şeyin cevabı. En güçlü bağ, iyileştirici ve koruyucu.
Dostluk yapıcıdır, yıkmaz.
Doğa insana iyi hissettirir.
Hele ki yanında sevdiğin insan varsa, yapmak istediklerini yapıyorsan, hele ki anı yaşıyorsan. Tek kişilik gezegenin iki kişiliğe dönüşür, Gül ‘ünü onunkiyle birlikte yetiştirir, küçük bir bahçe kurarsın.

Diren aşk! İşte, direnmedi mi, Nica kalp kırığına rağmen geri dönmedi mi? Diren doğa! Göbeğindeler, yapayalnız. Diren barış! Nica Dato ‘ya şarkılar bile söyledi, güldüler, muhabbet ettiler. Bu çocuklar en ufak bir yanlış yaptı mı? Biz size ne yaptık diyemezler, diyecek kimse de yok ki, ne desen biçimsiz duracak.

Biz size ne yaptık? Ben size ne yaptım?

Bu duyguyu tanıyorum. Bağırılamadığını biliyorum. Terence Malick‘in Tree of Life ‘ında Sean Penn‘in iki üç sahneye rağmen yer almak isteyişi aklıma geliyor, canlandırdığı karakterin sözleri: “Annem ve babam zihnimde çarpışıp duruyor. Sevgi dolu, insanları, hayvanları her şeyi seven annem, ‘Güçlü olmalısın, dövüşmeyi öğrenmelisin, hadi oğlum daha kuvvetli vur!’ diyen, yapmayacaksınız dediği şeyleri kendi yapan babam.” İki kişinin içinden bütün dünyayı kaplayabildiğini biliyorum bu çatışmanın, evreni değil belki ama dünyayı. Bu sebeple eminim, ağır temposuna rağmen sinemada ekrana değil, ekranın içinden kendine bakanlar çok şey buldu. İçten geldi çünkü, Julia Loktev bir öykü okudu, bir zaman sonra sevgilisiyle Gürcistan ‘a gitti, hissetti ve birleştirdi. Birleştirdi, bu filmi çekmeliydi, çekti. Oradan biz yansıdık, insanlık yansıdı. “İnsan” lık. Biraz da bundan, İstanbul Film Festivali 2011 En İyi Yabancı Film Ödülü‘nü alması.

Ebede gidecek mi bilmem ama bu çarpışmanın ezelden geldiğini biliyorum. Birinin diğerini bitiremediğini. Sevgiye daha da fazla zemin açmak gerektiğini. En safından nakşedilse bile, sevgi dolu iki kişilik bir dünyanın bir anda yalnızlık ve kaygı dolu bir çoraklığa dönüşebileceğini biliyorum.

Çünkü o tüfek var. Yalnızlaşan bir kadından cesaret alan Dato var. Bu ikisinden dünyada milyarlarca var. Ve önümüzde uzun, çok uzun bir yol var.

bute
1981, Mersin doğumlu. Satış, çeviri, dostlar, meditasyon, kedisi Sultan, ağaçlar, okumak, gülmek ve yazmak. Keşfetmek ona göre ruha insan olma serüveninde verilen en büyük hediye. Sinema bu yolda araçlardan biri. Aşina olanın şanslı olduğu.

Yorum yaz