İstanbul Film Festivali 45. kez sinemaseverlerle buluşuyor. Festival 9-19 Nisan tarihleri arasında kapsamlı bir seçkiyle seyirci karşısında olacak. Türkiye’den ve dünyadan nitelikli ve ödüllü filmleri, özel gösterimleri, yıldız oyuncuları ve usta yönetmenleri bir araya getirecek 45. İstanbul Film Festivali’nin kapsamlı seçkisi, 127 uzun metrajlı ve 13 kısa filmden oluşuyor. Festival seçkisinde, dünya sinemasının en yeni örnekleri, kült yapıtlar, usta yönetmenlerin ve genç yeteneklerin son filmlerinin yanı sıra dünya, uluslararası, Balkan ve Türkiye prömiyerlerini yapan filmler de bulunuyor. Festival kapsamında 11 gün boyunca gösterimlerin yanı sıra konuk yönetmen ve oyuncuların katılımıyla yapılacak söyleşiler, özel gösterimler ve farklı etkinlikler de yer alacak. İstanbul Film Festivali’nin bu yılki gösterimleri Beyoğlu’nda Atlas 1948 ve Beyoğlu Sineması; Şişli’de CineWAM Premium+ City’s Nişantaşı (Salon 3 ve Salon 7) ve Kadıköy’de Kadıköy Sineması, Kadıköy Belediyesi Sinematek/Sinema Evi ve Paribu Cineverse Nautilus olmak üzere yedi salonda yapılacak.
Yo (Yön.Anna Fitch, Banker White, 2026)
Bazı filmler yasın ağırlığını anlatır, bazılarıysa o ağırlıkla ne yapılacağını. Yo (Love Is a Rebellious Bird) ikinci gruba ait. Ölümün ardından geriye kalan boşluğu doğrudan göstermeyi değil, o boşlukla nasıl yaşandığını göstermeyi tercih ediyor. Ve bunu yaparken, yasın içine hayatı, hayatın içine yası yerleştiriyor. Gidenin ardından kalanlarla ve onun yokluğuyla nasıl başa çıkılabileceğine dair yaratıcı bir öneri ortaya koyarken, gideni anılarıyla neredeyse kanlı canlı hayatın içinde tutmanın anlamını düşündürüyor.
Anna Fitch’in arkadaşı Yolanda Shea’yı kaybettikten sonra kurduğu bu yapı, klasik bir belgesel çizgisini takip etmiyor. Yo’nun evinin üçte bir ölçekli bir maketinin inşa edilmesi ve bu evin içinde onun bir kukla aracılığıyla “yaşamaya” devam etmesi, ilk bakışta tuhaf bir fikir gibi duruyor. Ancak film ilerledikçe bunun, yasın kendisine dair oldukça somut bir temsile dönüştüğü görülüyor. Hatırlamak burada yalnızca geçmişe dönmek değil; parçaları bir araya getirerek yeniden kurmak anlamına geliyor.
Filmin dikkat çeken taraflarından biri, bu sürecin tek başına yaşanmaması. Anna’nın eşi, görüntü yönetmeni olarak filmin içinde aktif bir özneye dönüşüyor. Bu durum, kamerayı sadece kaydeden bir araç olmaktan çıkarıp, sürecin parçası hâline getiriyor. Birlikte bakmak, birlikte kurmak ve bir anlamda birlikte yas tutmak gibi bir hâl oluşuyor. Aynı şekilde, çocukları Dylan’ın bebekliğinden itibaren filmde yer alması, bu yapıya başka bir katman ekliyor. Yo’nun yokluğu sürerken, yeni bir hayatın büyümesine tanık oluyoruz. Bu karşıtlık filmde özellikle vurgulanmıyor ama sürekli hissediliyor. Film, yas ile devamlılık arasındaki bu ince dengeye odaklanıyor. Bir yandan kayıp çok somut; diğer yandan hayat kesintiye uğramadan sürüyor. Dylan’ın varlığı, Yo’nun yokluğunu ortadan kaldırmıyor ama onunla birlikte var oluyor. Film, bu iki durumu yan yana getirmekle yetiniyor, açıklamaya ya da dramatize etmeye çalışmıyor. Filmin finalinde Dylan’ın Yo’ya yazdığı mektup filmin anlamına dair çok şey söylerken, çocukların ailelerinin bir parçası olduğunu da hatırlatıyor.
Yolanda Shea’nın hayatına dair anlatılanlar da benzer bir sadelikle kuruluyor. Dört çocuk annesi olan Yo, özellikle kırklı yaşlarından sonra daha özgür, daha kendi tercihleri doğrultusunda yaşayan birine dönüşüyor. İlişkileri, seçimleri ve yaşam biçimiyle daha bağımsız bir çizgiye kayıyor. Film bu yönü ne öne çıkararak idealize ediyor ne de geri planda bırakıyor; olduğu gibi, parçalar hâlinde sunuyor. Belgesel ile kurmaca arasındaki geçişler de bu yaklaşımı destekliyor. Arşiv görüntüleri ile maket evde geçen sahneler arasında net bir ayrım kurulması zorlaşırken, bu belirsizlik izleyiciyi “hangisi gerçek?” sorusuna yönlendirmek yerine, hatırlamanın doğasına yaklaştırıyor. Çünkü hatırlama da çoğu zaman net ve düzenli değil. Film yer yer eksik, yer yer dağınık ilerliyor. Ancak bu durum bir zayıflık hissi yaratmaktan çok, ele aldığı konuyla uyumlu bir yapı kuruyor. Yasın kendisi gibi; tamamlanmayan, kapanmayan bir süreç olarak kalıyor. Yo (Love Is a Rebellious Bird), kaybı mutlak bir sessizliğe hapsetmiyor. Yanına hayatı, üretimi ve sürekliliği koyuyor. Bu da filmi yalnızca bir yas anlatısı olmaktan çıkarıp, kayıpla birlikte yaşamanın mümkün olup olmadığına dair daha geniş bir düşünme alanına taşıyor.
Resurruction (Yön. Bi Gan, 2026)
Resurruction, klasik anlamda bir anlatıdan çok başlı başına bir deneyim olarak tanımlanmayı hak etmektedir. Yaklaşık 160 dakikalık film, izleyicisini bir hikâyenin içine çekmekten ziyade, sinemanın kendisi üzerine kurulu rüya benzeri bir akışa davet etmektedir. Film, açılışında rüya kavramına dair çarpıcı bir çerçeve sunar: İnsanların artık rüya görmeyi unuttuğu, rüyaların giderek yok olduğu bir dünyada, hâlâ rüya görebilen nadir bireyler vardır. Bu önermenin ardından film, rüya görmeye devam eden bir karakterin farklı zaman dilimlerinde parçalanmış deneyimlerini takip etmeye başlar.
Anlatı, beş ana bölümden oluşur ve her bölüm bir duyuya karşılık gelecek şekilde kurgulanmıştır. Görme, işitme, dokunma, tat alma gibi duyular etrafında şekillenen bu bölümler, birbirleriyle doğrudan bir hikâye bağı kurmaz. Ortak noktaları, aynı oyuncunun farklı zaman ve bağlamlarda hayat verdiği karakterlerdir. Bu yapı, filmi lineer bir anlatıdan uzaklaştırarak parçalı ve sezgisel bir deneyime dönüştürür. Gan burada yalnızca bir karakterin hikâyesini değil, aynı zamanda sinemanın yaklaşık bir asırlık serüvenini de katmanlı bir biçimde yeniden kurar. Film, sinemanın doğuşuna kadar geri gider ve anlatısını 1999’dan 2000’e geçiş anında sonlandırır. 21. yüzyıla bilinçli olarak adım atmayan bu tercih, filmin sinema tarihine yazılmış bir veda mektubu olduğu hissini güçlendirir. Görsel dünya, erken dönem sinema ve özellikle Nosferatu ile F. W. Murnau’nun mirasını açıkça çağırır. Alman dışavurumculuğunu hatırlatan yoğun gölge kullanımı, karanlık atmosfer, gece estetiği ve stilize mekânlar film boyunca baskın bir dil kurar. Bununla birlikte, erken dönem sinemasına yapılan göndermeler vardır. Örneğin L’Arroseur arrosé (1895) gibi kısa filmlere referanslar, sinemanın kökenlerine duyulan açık bir saygıyı ortaya koyar.
Filmin farklı bölümleri, yalnızca duyular üzerinden değil, aynı zamanda türler üzerinden de çeşitlenir. Suç, gerilim ve vampir anlatıları gibi farklı tür estetikleri, her bölümde yeniden şekillenir. Ancak bu tür geçişleri, klasik anlamda bir tür anlatısı kurmak yerine, sinema tarihinin biçimsel hafızasına yapılan göndermeler olarak işlev görür. Özellikle Budist tapınağında geçen ve aynalı mekânın kullanıldığı sekansın olduğu bölüm, filmin en çarpıcı anları arasında yer alır. Duyular üzerinden kurulan anlatı, bu bölümlerde hem fiziksel hem de metaforik bir şiddet içerir. Karakterin acı, beden ve algı ile kurduğu ilişki, rüya ile kâbus arasındaki sınırı belirsizleştirir. Finalde yer alan vampir anlatısı ise, sinema tarihinde defalarca işlenmiş “ölüme arzu duyarak teslim olma” temasını yeniden üretir. Bu bölüm, filmin genelinde hissedilen sinemaya duyulan aşkı, neredeyse ölümle eşdeğer bir teslimiyet üzerinden ifade eder.
Bu filmi, net bir hikâye arayan ya da “film ne anlatıyor?” sorusuna kesin bir cevap bekleyen bir izleyici için önermek zor. David Lynch sinemasında olduğu gibi, burada da anlamdan çok deneyim ön plana çıkıyor. Film, izleyiciden çözümleme değil, teslimiyet talep ediyor. Kendi izleme deneyimimde, başlangıçta bölümler arasındaki bağlantıları ve referansları çözmeye çalıştıkça filmle arama mesafe girdi. Ancak bu çabayı bıraktığım ve kendimi tamamen filmin görsel ve duygusal akışına bıraktığım noktada, deneyim derinleşti. 160 dakika boyunca neredeyse gözümü kırpmadan izlediğim, büyüleyici bir sinema deneyimiyle karşı karşıya kaldım. Resurrection, ya güçlü bir hayranlık ya da belirgin bir mesafe yaratacak türde bir film. Her izleyiciye hitap etmeyeceği çok açık. Ancak sinema tarihine, sinemanın kendisine ve onun rüya ile kurduğu ilişkiye ilgi duyanlar için son derece yoğun, şiirsel ve unutulması zor bir deneyim sunuyor.
Film; bugün 21:30’da Cinewam City’s 3 ve Sinematek/Sinema Evi’nde izlenebilir.
My Friend Eva (Yön. Cesc Gay, 2025)
Nora Navas’ın Eva karakterine hayat verdiği My Friend Eva, en temel anlatısıyla orta yaş sendromu belirtileri gösteren yetişkin bir kadının hayatına odaklanıyor. Eva’nın samimi ve yaşam dolu mizacı tıpkı karakteri gibi özel hayatına da yansıyor. My Friend Eva, aslında romantik filmlerin alameti farikası olarak yer edinen basit bir kurguya sahip. İş gezisi için İtalya’da Alex adında bir adamla tanışıp eğlenceli vakit geçiren Eva, evine ve ailesine döndüğünde herkesçe özenilen hayatı sıkıcı ve sıradan bir tutsaklığa dönüşüyor. Film tahmin edilebileceği üzere, özgün ya da çığır açan bir problem üzerinden şekillenmiyor; ancak orta yaş krizi, menopoz ve kadınların tabu hâline getirilen biyolojik süreçleri üzerine seviyeli bir tartışma alanı sunuyor. Eva, rutin ve düzenli hayatından eşinden ve çocuklarından memnun olsa da tekrar âşık olmak istiyor.
Özellikle belli bir yaşa gelmiş kadınların sevgiden, cinsellikten ve duygusal yakınlaşmalardan azade tutulduğu ticari sinemada “olgun” kadınların hikâyesi eğer pornografik bir çağrışımla fetiş hâline yani “mature mommy” konumuna getirilmiyorsa pek dikkat çekecek değerde bulunmuyordu. Keza genç ve seksepalitesi yüksek karakterlerin hayatına odaklanmaktan vazgeçip sıradan insanların görünürlüğüne alan açan özgün sinema, bu hususta yakın dönem dünya tarihinin en önemli gelişimlerinden biri. Hollywood star sistemi olarak uzunca bir döneme yayılan hiyerarşik sinema anlayışı günümüz gibi modern ötesi dönemde oldukça sığ bir yaklaşım olarak tarihi geçkin duruyor. Sürekli güzel ve genç kadınları orta yaşlı erkeklerin boyundurluğu altında izlemekten sıkılan her kim varsa bu düzeni bir nebze de olsa değiştirdikleri için teşekkürü bir borç bilirim.
Yakışıklı aktörler romantik sevişme sahneleri birbirlerini yanlış anlayıp aşka küsen çiftlerle dolu muazzam bir film külliyatı hem ulusal hem de uluslararası kulvarda sayılamayacak kadar fazla hikâye üretimine sahipti. Ancak Avrupa sinemasının bir şeyleri dert etmeye başlamasıyla değişen devran bugün çoğu kitlelerce “sanat sineması” olarak adlandırılan; sinema tarihinde ne dönem ne de tür olarak karşılığı olmayan bu terimin sunacağı hikâyeleri heyecanla beklediğimiz evrelere ulaştık. Dramatik anlatı yapısına biat ederek, Eva’nın çıplak bedenini, kocasını aldatan bir kadın görmeyi ya da entrika peşinde olmasını beklememize gerek yok. Eva’nın bir seyahat sonrası birdenbire evliliğinden sıkıldığını fark edip başka birine âşık olmak istemesini artık gayet yeterli buluyoruz. Ben bu noktada sinemanın sıradan insanları özne olarak konumlandırmasından ve ulaştığı konumdan fazlasıyla mutluyum.
Öte yandan Cesc Gay’in senaryosunu Eduard Sola ile birlikte kaleme aldığı My Friend Eva, kadınların eş, sevgili ve anne olmanın ötesinde arkadaş olarak da var olabileceklerini vurgulaması bakımından tüm sıradanlığına rağmen ayırt edici nüanslar sunuyor. Bir bakıma filmin bu dikkat çekici tonu Eva’nın özgür bir kadına evrilme süreci yerine zaten özgür olan bir kadının maceraları olarak yeni bakışlara yelken açmasıyla kuruluyor. Eva’nın şahsına münhasır kişiliği kadın cinselliğine yönelik kalıplaşmış yargıları deyim yerindeyse bozguna uğratıyor. 2026 yılında Gaudi Katalan Sinema Ödülleri En İyi Özgün Senaryo ödülünü alan My Friend Eva, festival kapsamında gösterilen en neşeli filmlerden biri olarak anılmayı hak ediyor.
Filmi 19 Nisan Pazar 19:00 Paribu Cineverse Nautilus’ta izleyebilirsiniz.
























