Onurlu yaşamanın ekonomik koşulları ortadan kalktığında ahlâk ayakta kalabilir mi? İnsanlar mı kötüdür, yoksa koşullar mı insanları dönüştürür?
Neoliberal sistemin en büyük başarısı, belki de insanların yaşadığı sorunları toplumsal olmaktan çıkarıp bireysel başarısızlık hikâyelerine dönüştürmesidir. Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernite” ve “bireyselleşmiş toplum” analizlerinde isabetle belirttiği gibi; sistem yapısal krizlerin faturasını bireyin omuzlarına yıkar. İşsiz kaldığınızda yeterince çalışmadığınız, borçlandığınızda bütçenizi yönetemediğiniz, dolandırıldığınızda ise yeterince dikkatli olmadığınız söylenir. Böylece ekonomik ve toplumsal düzenin yarattığı kırılganlıklar görünmez hâle gelirken birey kendi mağduriyetinin yegâne sorumlusu olarak gösterilir. Kamusal güvencelerin tasfiye edildiği bu yeni düzende dayanışma fikri yerini piyasa kurallarına ve vahşi bir kişisel hayatta kalma mücadelesine bırakır. Stephan Komandarev’in Blaga’s Lessons (2023) filmi tam da bu dünyanın anlatısıdır. Yüzeyde yaşlı bir kadının telefon dolandırıcılarının kurbanı oluşunu anlatıyor gibi görünse de aslında çok daha derin bir soruyla ilgilenir: Bir toplum, bir devlet insanlarını korumayı bıraktığında onların ahlâkına ne olur?
Filmin merkezinde emekli Bulgar dili öğretmeni Blaga vardır. Yaşlı kadın yakın zamanda eşini kaybetmiş, yalnız yaşayan, sınırlı emekli maaşıyla geçinmeye çalışan biridir. En büyük arzusu hayatını birlikte geçirdiği eşine yakışır bir mezar taşı yaptırabilmektir. Bunun için uzun süre boyunca biriktirdiği para, bir telefon dolandırıcılığı şebekesi tarafından elinden alınır. Bu olay ilk bakışta hikâyenin merkezindeki trajedi gibi görünür. Oysa film ilerledikçe asıl trajedinin dolandırıcılık değil, Blaga’nın yardım istemek için yöneldiği her yerde karşısına çıkan mutlak kayıtsızlık olduğu anlaşılır. Polis çaresizdir. Banka ilgisizdir. Çevresindeki insanlar durumu üzücü bulurlar ama çözüm üretemezler. Herkes ona aynı şeyi söyler: “Yapacak bir şey yok. Kendi başınasın.”
Filmin politik gücü tam burada ortaya çıkar. Komandarev dolandırıcıları merkeze koymak yerine onları mümkün kılan toplumsal zemini ifşa eder. Çünkü dolandırıcılık kadim bir suçken asıl sarsıcı gerçek, insanların tarih boyunca hiç olmadığı kadar korunmasız ve yalnız bırakılmasıdır. Bir zamanlar aile, mahalle, komşuluk ya da kamusal kurumlar tarafından paylaşılan riskler artık tamamen bireyselleştirilmiştir. Refah devletinin gerilemesiyle birlikte risk artmış, sistem toplumu koruyucu şemsiyelerini kapatmıştır. İnsanlar hem ekonomik hem de duygusal olarak kendi kaderlerine terk edilir.
Bu politik düzlemde filmin en önemli katmanlarından biri yaşlılıktır. Filmin bu tercihi neoliberal politikaların yaşlılar üzerinde ne gibi etkiler oluşturduğunu da görünür hâle verir. Geçmişin nasıl yaşandığını bilen yaşlı bir kadın, yeni düzeni yaşarken başına gelenler aracılığıyla bizim de bu mekanizmanın nasıl işlediğini görmemizi sağlar. Modern toplumlar yaşlılığı çoğu zaman tıbbi ya da biyolojik bir mesele gibi ele alır. Oysa yaşlılık büyük ölçüde toplumsal bir deneyimdir. İnsanların sizi ne kadar gördüğü ne kadar duyduğu ve ne kadar önemsedikleriyle inşa edilir. Sosyal gerontolojide (yaşlılık bilimi) “sosyal çözülme” ve “toplumsal ölüm” olarak adlandırılan süreç, Blaga’nın şahsında somutlaşır. Biyolojik olarak hayatta olan yaşlı birey, sistem için artık bir “üretim nesnesi” olmadığından toplumsal alandan dışlanır. Film boyunca Blaga’nın başına gelenlerin önemli bir kısmı yaşıyla da doğrudan ilişkilidir. Onun sözü kesilir, bekletilir, ciddiye alınmaz. İnsanlar onunla konuşur ama gerçekten dinlemezler. Varlığı inkâr edilmese de etkisizleştirilir. Toplumun merkezinden uzaklaşmış, kenarında yaşar.
Komandarev bu görünmezliği büyük dramatik sahnelerden öte gündelik hayatın sıradan ayrıntılarıyla anlatır. Blaga’nın resmi dairelerde bekleyişleri, pazarlıkları, toplu taşımadaki sessiz yolculukları ya da evine tek başına dönüşleri yaşlılığın nasıl bir toplumsal yalnızlığa ve sistemik bir dışlanmaya dönüşebildiğini gösterir. Yönetmenin kamerası karakterine yaklaşır, ama onu romantikleştirmekten kaçınır. Blaga, kutsal bir büyükanne imajından ya da pasif bir kurban profilinden uzaktır; serttir, inatçıdır, zaman zaman kibirlidir. İnsan olmanın bütün çelişkilerini taşır. Bu nedenle film, yaşlılığı idealize etmek yerine onun çıplak gerçekliğini görünür kılar.
Film, ekonomik kırılganlık ile yaşlılık arasındaki ilişkiyi de açık biçimde gösterir. Çalışma hayatının ve artı-değer üretiminin dışında kalmış bir insan için küçük bir maddi kayıp bile büyük bir ontolojik yıkıma dönüşebilir. Blaga’nın kaybettiği para, basit bir birikimden öte, geleceğe dair elinde kalan son güvence hissidir. Eşine bir mezar taşı yaptırabilmek gibi son derece insani bir isteğin bile ekonomik bir mücadeleye dönüşmesi, filmin anlattığı dünyanın sertliğini gözler önüne serer. Aslında o mezar taşı, Pierre Bourdieu’nün kavramlarıyla düşündüğümüzde Blaga için sadece maddi bir nesne değil; eski dünyaya, yitirdiği değerlere, toplumsal saygınlığına ve ahlâkî “habitus”una ait elinde kalan son simgesel sermayedir. Sistemin vahşeti, onu bu saygınlıktan mahrum bırakarak ahlâkî çöküşün de kapısını aralar. Tüm bu olan biten sonunda Blaga’nın sistemin suç çarkına dahil olmasına yol açar; madem görünmez olmuştur, o zaman kendi problemini kendisi çözecek, dolandırıcı çetenin maşasına dönüşerek kendisinden alınan parayı başkalarından alınan parayla tazmin edecektir.
Başlangıçta Blaga son derece ilkelidir. Bir öğretmen olarak dil kurallarına, doğruluğa, gramere ve disipline büyük önem verir. Hayatını belirli ahlâkî değerler etrafında kurmuştur. Ömrü boyunca öğrencilerine ve etrafındakilere dilin kurallarını, fonetiğini, “doğru ve yanlışı” öğretmeye çalışırken kapitalist düzen, ona kuralsızlığın tek kural olduğunu öğretir. Louis Althusser’in kuramlaştırdığı devletin ideolojik aygıtlarından biri olan eğitim ve onun taşıyıcısı olan “dil”, yeni sistemin vahşi ekonomik altyapısı karşısında tamamen işlevsizleşir ve paramparça olur. Komandarev burada son derece incelikli davranır; karakterini bir anda değiştirmez, bunun yerine küçük tavizlerin ve giderek daralan seçeneklerin birikimiyle ilerler. İnsan bazen kötülüğü seçmez; yalnızca başka bir çıkış yolu göremediği için ona yaklaşır. Bu nedenle film izleyiciyi rahatsız eden bir yöne evrilir. Seyirci karakterin her kararını onaylamaz ama anlamaya başlar. Çünkü mesele Blaga’nın ne yaptığından öte bizim onun yerinde olsak ne yapacağımızdır.
Ömrü boyunca kurallara ve ortak yaşamın ahlâkî sınırlarına bağlı yaşayan Blaga, sistemin koruyucu ve düzenleyici yapısı ortadan kalktığında, hayatta kalabilmek için adeta bilişsel ve moral bir gerileme yaşar. Kohlberg’in ahlâkî gelişim kuramı merceğinden bakıldığında; Blaga ömrü boyunca evrensel ilkeleri ya da toplumsal sözleşmeleri gözeten “gelenek sonrası” veya “geleneksel” bir ahlâkî düzeydeyken, sistemin kuralsızlığı onu hızla “gelenek öncesi” düzeye, yani sadece ceza-itaat ve saf çıkarcı alışverişe dayalı en ilkel ahlâkî evreye geri fırlatır. Kuralsızlığın egemen olduğu bu vahşi yeni düzende, ortak ahlâkın yerini yalnızca biyolojik ve maddi olarak hayatta kalmayı önceleyen ilkel bir çıkar mantığı alır. Neoliberal sistem, insanı yalnızca ekonomik olarak yoksullaştırmaz; onu başkalarının acısına sırt çevirmeyi sıradanlaştıran, hayatta kalmaya odaklanmış bir figüre dönüştürür.
Film bu açıdan post-sosyalist Bulgaristan’a dair de önemli şeyler söyler. Eski kolektif ve kamusal yapıların çözülmesinden sonra ortaya çıkan serbest piyasa düzeni topluma refah getirmemiştir. Özellikle yaşlı kuşaklar bu radikal sosyo-ekonomik dönüşümün yükünü daha ağır hisseder. Blaga eski dünyanın değerleriyle yetişmiştir; disiplin, dürüstlük ve kamusal sorumluluk gibi kavramlara inanır. Ancak yaşadığı toplum artık başka kurallarla işler. Piyasa mantığı insanların en mahrem ilişkilerine kadar sızmış, toplumsal güven duygusunu tamamen aşındırmıştır. Film boyunca hissedilen o derin melankoli biraz da bu kayıp hissinden kaynaklanır. Kaybolan, para gibi görünse de aslında insanların birbirine duyduğu güven ve ortak yaşam fikridir.
Komandarev bütün bunları son derece sade bir sinema diliyle anlatır. Gösterişli kamera hareketleri, duyguyu yönlendiren müzikler ya da büyük dramatik patlamalar kullanmaz. Bunun yerine sessizliklere, bakışlara ve gündelik hayatın sıradan ritmine güvenir. Bu tercih filmin etkisini artırır. Çünkü sadece Blaga’nın yaşadığı yalnızlık anlatılmaz; seyirci tarafından bizzat hissedilir hâle gelir.
Yönetmenin bu yaklaşımı tesadüfi değildir, Blaga’s Lessons ile birlikte daha geniş bir bütünün son halkasına ulaşır. Sofya üçlemesinin ilk filmi Directions (2017), gece taksicileri üzerinden şehirdeki ahlâkî ve ekonomik sıkışmayı gösterirken Rounds (2019), Sofya’nın farklı kesimlerinden insanların tek bir gün içinde kesişen hikâyeleriyle şiddet, yoksulluk ve çaresizliği dolaşıma sokar. Blaga’s Lessons (2023) ise bu yapıyı yaşlılık ve görünmezlik eksenine taşıyarak daha içe kapanık ama daha sert bir noktaya yerleşir. Böylece Komandarev’in sineması, toplumu tekil karakterlerin dramı ve birbirine bağlanamayan hayat parçalarının toplamı üzerinden okur. Devletin görünmezleştiği, güven duygusunun aşındığı ve insanların giderek kendi başlarına kaldığı bu dünyada her film farklı bir kesitten aynı yapısal kırılmayı işaret eder. Blaga’s Lessons bu hattın en çıplak ve en olgun ifadesi olarak üçlemenin tamamında dolaşan temel soruyu keskinleştirir: Bir devlet, bir toplum kendi vatandaşlarını korumayı bıraktığında geriye ne kalır?
Filmin finali, senaryo boyunca yapılandırılan bu meseleleri tek bir sahnede kristalize eder. Bulgarca ders verdiği genç kadın, vatandaşlık sınavını geçtiğini ve artık Bulgar vatandaşı olduğunu müjdelemek için elinde bir pastayla Blaga’nın evine gelir. Bu sahne ilk bakışta umut duygusu yaratır. Yeni bir başlangıcın, topluma kabul edilmenin ve aidiyet hissinin kutlaması gibidir. Blaga çay hazırlamak ister, ancak evde çay kalmadığını fark eder ve markete gider. Genç kadın evde yalnız kalır. Tam bu sırada dolandırıcılar daireye gelir. Blaga’nın elindeki para nedeniyle onun peşindedirler. Marketten dönen Blaga apartman boşluğundan yükselen sesleri duyar. Ne olduğunu anlar. Kapıya yönelmez. Yardım istemez. İçeri girmez. Sessizce dönüp binadan uzaklaşır ve film sona erer.
Bu sahne yalnızca bir karakterin dönüşümünün, yani ahlâkî çöküşünün son durağı değildir. Filmin başından beri anlattığı toplumsal düzenin en berrak ifadesidir. Vatandaşlık sınavını geçen genç kadın o gün aslında yalnızca bir pasaport hakkı kazanmamıştır; içine girdiği dünyanın gerçek işleyiş kurallarını da öğrenmiştir. Dil bilgisini öğrenmek başka, bir toplumun yapısal mantığını öğrenmek başkadır. Kendi ülkesinden kaçıp daha iyi bir gelecek için “Avrupa’ya” sığınan bu genç göçmenin yaşadıkları, bu durumun Bulgaristan’a özgü olmadığını, aslında tüm dünyanın aynı acımasız mekanizmanın parçası olduğunu düşündürür. Bu küresel sistemde hiç kimse için güvenli bir kaçış alanı yoktur. Blaga yıllarca insanlara Bulgarca öğretmiştir, finalde ise farkında olmadan çok daha sert bir ders verir. Bu dersin konusu dil değil, hayatta kalmadır. Bir zamanlar başkalarına yardım etmeyi kamusal bir görev bilen öğretmen, artık yalnızca kendisini korumayı düşünmektedir. Topluma kabul edilmenin ödülü dayanışma değil, derin bir güvensizliktir. Aidiyet duygusunun karşılığı koruma değil, mutlak yalnızlıktır. Film adeta genç kadının kulağına eğilip şunu fısıldar: “Bulgaristan’a hoş geldin. Artık sen de bizim gibi kendi başınasın.”
Blaga’s Lessons, tam da bu sahneyle neoliberal kapitalizmde bir toplumun vicdanını nasıl kaybettiğini yüzümüze çarpar. Eğer bir toplumun üyeleri bir gün kapının arkasından gelen yardım çığlıklarını duyup sessizce uzaklaşmaya başlıyorsa orada ahlâkını kaybeden sadece birey değil, bütün bir toplumdur.























