Pirlerin Düğünü, İran’ın Hewraman bölgesinde yaşayan Gorani Kürtlerinin bir geleneğini anlatıyor bizlere. Merak ettiğim şey şu, Pirlerin Düğünü’nün fikri nereden çıktı? Bu kültürü, bu insanların hikâyesini anlatma motivasyonunuz nerede ve nasıl başladı?
Beni belgesel film yapmaya iten en önemli şeylerden biri, bir hikâyenin önce fotografik olarak, yani bir görüntü ve atmosfer olarak beni heyecanlandırmasıdır. Pirlerin Düğünü hikâyesi de aslında tam olarak böyle bir karşılaşmadan doğdu diyebilirim.
Yıllardır çalışmalarını ilgiyle takip ettiğim, aynı zamanda filmin senaryo danışmanlığını da yapan Hüsamettin Bahçe’nin, Zagros Dağları’nın yamaçlarında yer alan Hewraman bölgesinin doğasını, inancını ve gündelik yaşamını fotoğrafladığı çalışmasına rastladım. Bu çalışma daha sonra “Taşlar Ülkesi” adıyla foto-röportaj niteliğinde bir kitaba dönüşmüştü. İnternette kitabın içeriğine ve fotoğraflarına rastladığımda, özellikle Hewraman’ın coğrafyası, insanların yaşam biçimi ve Pir Şaliyar etrafında şekillenen ritüel beni çok etkiledi.
Fotoğraflara bakarken sadece bir kültürü değil, sinematografik olarak çok güçlü bir dünyanın da karşıma çıktığını hissettim. O an bu hikâyenin bir film olabileceği düşüncesi oluştu bende. Beni heyecanlandıran şey biraz da buydu; daha önce çok az karşılaştığım, kendi dünyası, ritüelleri, dili ve coğrafyası olan bir kültürün içerisine girme fikri.
Sonrasında Hüsamettin Bahçe ile iletişime geçtim. Sağ olsun, Hewraman’a dair yıllar içinde edindiği bütün deneyimlerini, gözlemlerini ve birikimini benimle cömertçe paylaştı. Onun anlattıkları ve benim hikâyeye dair merakım birleşince, Pirlerin Düğünü’nün film yolculuğu başlamış oldu.
Siz de Kürtsünüz ve yanlış bilmiyorsam Kürt kültürüyle de büyümüş ve yaşayan birisiniz. Ne kadar sizin kültürünüz olsa da Atta’nın kültürü bir o kadar da size yabancı da bir kültür diye düşünüyorum. O insanlarla tanışıklığınızın yanında bir yabancılık da beraberinde geliyor gibi yani. Hikâyeyi anlatırken yaşadığınız zorlukları ve deneyimleri sizlerden dinlemek isterim.
Adıyaman’da 11 kardeşli kalabalık bir ailenin son neferiyim diyebilirim. Kürdüm ve 90’larda, kasaba ve köy hayatının içinde büyümüş biri olarak sözlü kültürün hâlâ canlı olduğu bir çocukluk geçirdim. Nenemden ve ailemden Kürtçe çîroklar, efsaneler ve hikâyeler dinleyerek büyüdüm. Bizim konuştuğumuz Kürtçe, Kurmancî lehçesi.
Filmi çektiğimiz Hewraman bölgesinde ise Kürtçenin Gorani lehçesi konuşuluyor. Dolayısıyla kültürel olarak kendime yakın hissettiğim pek çok şey olsa da dil açısından ciddi bir yabancılık yaşadım; konuşulanların çoğunu anlayamıyordum. Bu nedenle çekim sürecinde bir tercümanla çalıştık ve bu bizim için büyük bir kolaylık oldu. Bir diğer zorluk ise özellikle ritüeller sırasında kalabalık sahnelerde insanlardan çekim izni almaktı. Bölgeye dünyanın farklı yerlerinden gelen çok sayıda fotoğrafçı ve vlogger vardı. Daha önce yaşanan olumsuz deneyimler, ister istemez bize karşı da bir mesafe oluşturabiliyordu. Ama bütün bu yakınlık ve yabancılık duygusunun bir arada olduğu zorlu sürece rağmen, insanların güvenini kazanarak filmi tamamlamak bizim için çok değerli bir deneyim oldu.
Şimdiki sorum bir önceki sorumla bağlantılı aslında. Siz Kürtçe biliyorsunuz fakat Kürtçe dil yapısı coğrafyadan coğrafyaya, kültürden kültüre değişir. Hatta bazen aynı ülkede yaşadığınız ve aynı dili konuştuğunuz insanları tamamen anlamamak da söz konusu olabiliyor. Sizin bildiğiniz Kürtçe, Türkiye ve Suriye’de en yaygın konuşulan kuzey lehçesi Kurmancidir. Fakat İran, Kuzey Irak gibi bölgelerde dilin yapısı büyük ölçüde değişiklik gösterir. Siz Kurmanci Kürtçesi konuşurken, Atta ve hikâyenin diğer kahramanları Gorani Kürtçesi konuşuyor. Sizin için nasıl bir deneyim oldu, bu konuda nasıl aksiyonlar aldınız dinlemek isterim.
Kurmancî ile Gorani arasındaki fark, benim için sadece “biraz farklı bir lehçe” meselesi değildi; pratikte neredeyse iki ayrı dille karşı karşıya kalmış gibi hissettim. Kurmancî’de büyümüş biri olarak kelime dağarcığımda, gramer yapımda çok şey tanıdıktı ama Hewraman’da insanlar konuşmaya başladığında cümlelerin akışını, fiil çekimlerini, hatta bazı temel kelimeleri bile çoğu zaman takip edemiyordum.
Bu noktada ilk aldığımız aksiyon, bölgeden güvendiğimiz hem Farsça hem de Türkçe bilen bir tercümanla çalışmak oldu. Sadece çekim anındaki diyalogları anlamak için değil, önceden Atta ve ailesiyle kurduğumuz ön görüşmelerde, ritüellerin anlamını, söylenen duaların ve ağıtların içeriğini doğru kavrayabilmek için de bu tercümana çok ihtiyacımız vardı. Kurgu aşamasında da aynı şekilde devam ettik; ham görüntüdeki her diyaloğu tek tek deşifre ettirip hem kelime hem de kültürel bağlam açısından doğru çevrildiğinden emin olmaya çalıştık, çünkü bir ritüel dilinde küçük bir çeviri hatası bile anlamı tamamen değiştirebiliyor.
Bunun yanında, zamanla kulağım bölgenin ses tonuna, konuşma ritmine alıştı diyebilirim. Kelimeleri birebir anlamasam da duygusal tonu, sahnenin gerilimini ya da samimiyetini hissedebilir hale geldim. Bu da yönetmenlik açısından işime yaradı; çünkü bir sahneyi ne zaman çekmem ne zaman beklemem gerektiğini artık dili tam anlamasam da sezgisel olarak anlayabiliyordum.
Biz hikâyeye, Atta’nın yaşamı üzerinden tanıklık ediyoruz. Merak ettiğim birkaç şey var bu konuda esasında, Atta ile nasıl tanıştınız, Atta ile kendinizde ortaklık bulduğunuz noktalar oldu mu? Ve son olarak Pirlerin Düğünü hikayesini, Atta’yla anlatmalıyım dedirten şey ne oldu?
Filmi çekmeden önce masa başında, filmin atmosferi ve anlatım biçimi üzerine uzun uzun düşünürüm. Pir Şaliyar’ın hikâyesini, onu anlatan farklı insanların üzerinden daha klasik bir belgesel formunda mı anlatmalıyım, yoksa tek bir karakterin hayatını izleyerek, daha gözlemci bir bakışla mı yaklaşmalıyım diye düşündüm. Diğer belgesellerimden farklı olarak bu hikâyenin bir karakter üzerinden anlatılmasının daha doğru olacağına karar verdim.
Senaryo danışmanım Hüsamettin Bahçe’nin Hewraman’da yıllardır fotoğraf çekiyor olması sayesinde bölgede çeşitli bağlantıları vardı. Onun aracılığıyla yönetmen Parviz Rostami ile iletişime geçtim. Parviz ve eşi Shahin Abbasi bana birkaç karakter önerdi. Bunların arasında Atta’nın hikâyesi beni daha çok çekti. Çünkü Atta bir eğitim merkezinde def öğretiyor ve öğrencilerini Pir Şaliyar ritüellerine hazırlıyordu.
Bu durum benim için önemliydi. Çünkü Atta’nın gündelik hayatı ile Pir Şaliyar ritüeli arasında doğal bir bağ vardı. Hikâyeyi onun üzerinden anlatırsam hem ritüelin kendisine hem de bu kültürün genç kuşaklara nasıl aktarıldığına tanıklık edebileceğimizi düşündüm. Bu yüzden Atta’da karar kıldım.
Ben hikâye anlatma motivasyonlarından birinin, hikâyede kendinden bir şeyler bulmaktan, bir dertten geçtiğini düşünürüm. Sizler öyle düşünür müsünüz bilmem ama şunu da sormadan geçemeyeceğim sanırım, kendinizi yaşadığınız yerden kilometrelerce uzak olan bu farklı coğrafyada nerede buldunuz, kendinizi hikâyenin neresinde gördünüz veya gördünüz mü?
Binlerce kilometre uzakta, hiç bilmediğim bir coğrafyada film çekmek benim için biraz Alice’in Harikalar Diyarı’na yaptığı yolculuğa benziyordu. Ben de bir anlamda merakın peşinden giderek, bilmediğim bir dünyanın içine girdim.
Dilini bilmediğim, kültürünü uzaktan tanıdığım, hatta belki de pek çok insanın adını bile bilmediği bir yere gidiyordum. Açıkçası orada beni neyin beklediğini ben de tam olarak bilmiyordum. Ama zaten beni oraya götüren şey biraz da buydu: merak etmek, karşılaşmak ve öğrenmek.
Alice gibi ben de bu yolculukta sadece bir hikâyeyi anlatmaya değil, aynı zamanda kendimi o dünyanın içinde sınamaya gittim. Ne kadarını anlayabileceğimi, insanlarla nasıl bir bağ kurabileceğimi görmek istedim. Bir de işin başka bir tarafı vardı. İran sinemasıyla büyümüş biri olarak, yıllarca filmlerini izlediğim bu coğrafyaya bu kez Türkiye’den bir yönetmen olarak gitmek benim için ayrıca heyecan vericiydi. Sanırım biraz da “Ben burada ne yapabilirim?” sorusunun peşinden gittim diyebilirim.
Şimdi artık hikâyenin ilk akla gelen sorularından biriyle devam etmek ve hikâyenin merkezine inmek isterim. Kimdir bu Pir Şaliyar? Hikâye onun mirası ve ona duyulan saygı çerçevesinde ilerliyor. Kendisine duyulan hürmet ve Pir Şaliyar’ın gölgesi var ama gerçekten kimdir ve bu geleneği bu kadar köklü yapan hikâyenin kendisi o kadar da görünür değil. Pir Şaliyar’ın hikâyesini sizden dinlemek isterim?
Pir Şaliyar aslında 11. yüzyılda Hewraman’da yaşamış bir âlim. Ama onu bu kadar özel kılan sadece bilgeliği değil, etrafındaki insanların ona duyduğu derin sevgi ve saygı. Anlatılan hikâyeye göre Buhara kralının konuşmakta ve duymakta güçlük çeken, dünyalar güzeli kızı Şah Bahar Hatun’u tedavi etmesi için Pir Şaliyar’a gönderiyorlar; kız iyileşirse evlenmelerine izin verilecek. Uzun bir tedavi süreci sonunda kız gerçekten iyileşiyor ve Pir Şaliyar’a gelin oluyor. Fakat münzevi bir hayat süren Pir Şaliyar’ın düğün yapacak imkânı yok. İşte tam bu noktada Hewramanlılar devreye giriyor: Sevdikleri ve saygı duydukları bu insana, kendi elleriyle, dillere destan bir düğün hazırlıyorlar.
Bugün bin yıldır süregelen bu temsili düğün, aslında o günün bir tür yeniden canlandırılması. Kış ve bahar dönemlerinde üçer haftalık ritüellerle devam ediyor; ilk hafta ceviz dağıtımı, ikinci hafta düğünün kendisi, üçüncü hafta ise Pir Şaliyar’ın Uraman Taht’taki kabrine ziyaret ve güneşi simgeleyen sarı ekmeklerin dağıtımı yapılıyor. Biz oradayken tam bu hazırlıkların başladığı döneme denk gelmiştik; köye dört bir yandan dervişler, ziyaretçiler geliyor, kazanlarda günlerce yemek pişiyor, akşamları içeride zikirler çekiliyordu. Yani Pir Şaliyar, aslında bir insanın hikâyesinden çok, bir topluluğun sevgiyle ve inançla bir araya gelme biçimi diyebilirim.
Pir Şaliyar’ın bin yıldır devam eden düğününü Atlas dergisine foto-röportaj olarak yazmıştım. Dergideki yazımın tamamına ulaşmak için linke tıklayabilirsiniz.
950 yıldır devam eden bir düğün, Pir Şaliyar’ın düğünü. Bu soru bir önceki soruyla bağlantılı fakat farklılaşan nokta şu, bu geleneğin bir düğün olarak gerçekleştirilmesi ve bu şekilde devam ettirilme sebebi nedir? Uraman Taht köyünde yaşayan bu halk, geleneği sürdürdükçe neyi devam ettirdiklerine inanıyorlar? Aslında hikâyenin spiritüel tarafını merak ediyorum.
Bence bu düğünün 950 yıldır sürmesinin arkasında, sadece bir tarihi anıyı kutlama isteği yok; daha derin bir şey var. Hewramanlılar için bu düğün, Pir Şaliyar’ın kişiliğinde somutlaşan bir değerler bütününü —sabrı, inancı, sevgiyi ve toplumsal dayanışmayı— her yıl yeniden hatırlama ve yaşatma biçimi. Pir Şaliyar münzevi, mütevazı bir adamken, onun mutluluğu için tüm bir köyün seferber olması; bugün de aynı ruhla, bireysel değil kolektif bir kutlama olarak devam ediyor. Yani insanlar aslında sadece geçmişteki bir düğünü canlandırmıyor, o günün getirdiği birlik ve paylaşma hissini yeniden üretiyorlar.
Spiritüel tarafına gelince, zikir törenleri ve dervişlerin bu ritüellerdeki merkezi rolü bunu çok net gösteriyor. Def eşliğinde yapılan zikirler, kendini kaybetmiş, başını sallayan dervişler… Bunlar bana, bu düğünün aslında bir tür toplu ibadete, bir tarikat pratiğine dönüştüğünü hissettirdi. Pir Şaliyar burada sadece tarihi bir figür değil, neredeyse kutsal bir aracı ve bir bereket kaynağı gibi anılıyor. Kabrine yapılan ziyaretler, güneşi simgeleyen sarı ekmeklerin dağıtımı, kurbanlar… Bütün bunlar, insanların Pir Şaliyar üzerinden hem geçmişle hem de bir üst güçle bağ kurma çabası gibi. Uraman Taht halkı için bu düğünü sürdürmek, aslında atalarından miras aldıkları bir inanç ve kimliği yaşatmak, unutmamak anlamına geliyor sanırım.
Filmde Klawroçini kültüründen bahsediyorsunuz. Pir Şaliyar’ın düğünü gerçekleşmeden bir önceki gece çocuklar köydeki evlerin kapılarını teker teker çalarak ceviz topluyorlar. Filmde en çok aklımda kalan ve dikkatimi çeken anlardan biri budur. Sanırım bana, küçüklüğümde var olan ve Klawroçini kültürüne benzer bir geleneği anımsatmasından dolayıdır. Bu geleneğin gerçekleştirilme arka planından ve dağıtılan şeyin ceviz olmasının özel bir sebebinin olup olmamasından biraz bahseder misiniz?
Klawroçini gerçekten çok güzel bir benzetme, çünkü bizim kültürümüzde de çocukların ev ev gezip bir şeyler topladığı benzer gelenekler var; bu tür ritüellerin farklı coğrafyalarda bu kadar benzer şekillerde yaşaması beni de çok etkiledi. Bizdeki bayramlarda çocukların kapı kapı dolaşarak şeker toplamasını anımsattı.
Hewraman’da bu gelenek, düğün merasiminin ilk ve en “saf” aşaması diyebilirim. Rebendan ayının ilk haftasında çocuklar evleri tek tek dolaşıp ceviz topluyor; bu hem düğüne dair ilk müjdeyi veren hem de topluluğu sürece dahil eden bir açılış ritüeli gibi işliyor. Çocukların bu işin öznesi olması da tesadüf değil bence — yeni başlayan, bereketli bir sürece en “temiz” ve masum halleriyle çocukların öncülük etmesi, topluluğun bu düğüne nasıl bir anlam yüklediğini gösteriyor.
Cevizin neden özellikle seçildiğine dair bölge halkından net bir açıklama duymadım açıkçası. Ama benim aklımda kalan şu: Pir Şaliyar’ın bahçesinden toplanan cevizler bölge halkına dağıtılıyor. Ritüel sırasında da çocuklar bu cevizleri kapı kapı dolaşarak topluyor. Gözlemlediğim kadarıyla ceviz, o bölgede bereketin, bolluğun ve toprağın cömertliğinin bir simgesi olarak anlamlandırılıyor. Zaten düğünün üçüncü haftasında dağıtılan, güneşi simgeleyen sarı ekmekler de buğday ve cevizden yapılıyor. Yani ceviz, ritüel boyunca tekrar tekrar karşımıza çıkan ve bereket duygusunu taşıyan önemli bir motif.
Filmde, Ferenci diye bir giysinin adı sıkça geçiyor. Ve biz bunun kültürel bir sembol olduğunu ve kültür içinde önemli bir anlam taşıdığını anlıyoruz. Ferenciden ve bu geleneksel kıyafetin bir kültürel bir arka planı olup olmadığından biraz bahseder misiniz?
Ferenci dediğimiz bu yelekler aslında keçeden yapılan, çok kalın ve soğuğa karşı gerçekten güçlü bir koruma sağlayan giysiler. Bölgenin sert dağ ikliminde işlevsel bir ihtiyaçtan doğmuş diyebiliriz. Hatta omuzlardaki o sivri uçların, dağlık arazide karşılaşılabilecek yaban hayvanlarını korkutmak için tasarlandığına dair bir inanış da var.
Ama zamanla ferenci, sadece bir kıyafetten çok daha fazlası hâline gelmiş. Onu giymek doğrudan “üst bir mertebeye” işaret etmiyor; daha çok bir aidiyeti, bir role dahil olmayı simgeliyor. Törende yedisinden yetmişine kadar pek çok kişinin ferenci giydiğini görmek de bunu doğruluyor zaten. Özellikle pirler arasında kullanıldığında ise biraz daha uhrevi bir hava kazanıyor bu giysi. Daha çok geleneğe, inanca ve o kolektif hafızaya ne kadar yakın olduğunu gösteriyor. Bugün gündelik hayatta ferenciyi daha çok yaşlılar tercih ediyor, gençler ise düğün ve özel davetler gibi anlarda giyiyor. Benim için de çok özel bir hatırası var açıkçası: Atta’nın filmde giydiği ferenciyi bir hatıra olarak yanımda Türkiye’ye getirdim. Zaman zaman film söyleşilerine giderken onu giyiyorum, insanların şaşkın bakışlarını görmek de ayrı bir keyif veriyor bana.
Yine filmde görsel olarak en keyfi aldığım anlardan biri olan, düğündeki halay sahnesidir. Köyün yaşlı halkının dansa hakimiyeti, saçları, kıyafetleri, dans ediş şekilleri, kafa hareketleri seyir zevki açısından çok keyifliydi. Ama bunların rastgele yapılan bir koreografi olduğunu düşünmüyorum. Bu dansın ve harmoninin, bu şekilde tanımlanması gerektiğini düşündüm, biraz açabilir misiniz? Bu sahne özelinde sizin duygu ve düşüncelerinizi de merak ediyorum.
Doğrusu bu sahne benim için de çekim sürecinin en büyülü anlarından biriydi. O halay ya da bizim gördüğümüz şekliyle el ele tutuşup yapılan zikir dansı, baştan sona kurgulanmış bir koreografi değil; nesilden nesile, bedenin hafızasına işlemiş bir hareket bütünü gibi hissettim ben onu izlerken. Yaşlıların o kadar doğal ve akıcı hareket etmesi, aslında onların bu dansı küçüklükten beri yüzlerce kez yaşamış olmalarından geliyor. Kafayı öne arkaya sallama, def’in ritmine göre adım atma, bunlar öğretilen değil, çoktan içselleştirilmiş hareketler.
Benim gözlemim şu oldu: Bu dans, bir gösteri olmaktan çok, topluluğun birlikte “trans” benzeri bir hâle geçiş biçimiydi. Zikir sırasında insanlar birbirine tutunarak, aynı ritme girerek bir tür kolektif deneyime dönüşüyorlardı; sanki bireysel olarak bedenler bir an için topluluğun tek bir bedenine dönüşüyordu. Kamerayı o an tutarken ben de kendimi biraz o ritmin içine kapılmış hissettim, izleyen değil de neredeyse dahil olan biri gibi.
Görsel olarak da o saçların, kıyafetlerin, o kafa hareketlerinin oluşturduğu ahenk gerçekten kendiliğinden bir estetik yaratıyor. Ayrıca şunu da eklemeden geçemeyeceğim: Filmdeki en önemli sahne olan zikri görüntülemek için çok zorlandım. Çünkü o zikir alanına son 3-4 yıldır hiçbir kameraman alınmıyordu. Orada en az 7-8 kez ısrar ederek, oraya girmemiz gerektiğini, Türkiye’den bu filmi çekmek için geldiğimizi ve bu sahnenin bizim için ne kadar önemli olduğunu dile getirdim. Sağ olsun Parviz Rostami sayesinde zikir alanına girebildim. Orada 15-20 dakika kadar çekim yaptım. Çekim yaparken 3-4 kez kovulduğumu söyleyebilirim; ama her seferinde kendimi biraz geri çekip, fark edilmeden başka bir noktadan çekime devam ettim. Bu konuda çok ısrarcı ve inatçı olduğumu itiraf etmeliyim. İstediğimi almak için gerçekten çok çaba sarf ettim diyebilirim. Ama sonuçta değdiğini düşünüyorum.
Filmin görsel dilini çok beğendim. Bunun filmdeki mekânların yanında sizin fotoğrafçılık ve yönetmenlik kabiliyetinizle gelen sanat gözünüzün eseri olduğunu düşünüyorum. Zaten ardından filmin künyesine bakınca da filmin görüntü yönetmenliğini de üstlendiğinizi gördüm. Fotoğrafçı kimliğinizin yönetmenlik kimliğinize katkılarından ve görsel dünyanızdan, estetik anlayışınızdan biraz bahseder misiniz?
Aslında fotoğrafçılık benim için sinemaya açılan gerçek bir kapı oldu diyebilirim. Üniversite yıllarımdan beri fotoğrafçılıkla uğraşıyorum. Fotoğraflarım ulusal ve uluslararası birçok yerde ödül aldı; hatta Pirlerin Düğünü filmimin yanında, aynı adı taşıyan belgesel fotoğraf serimle Yılın Basın Fotoğrafları’nda da ödül aldım.
Fotoğrafçılıkta elinizde hareket yok, ses yok; sadece ışık, kompozisyon ve an var. Bu disiplin, bir yönetmen olarak sinemaya geçtiğimde bana çok büyük bir avantaj sağladı; çünkü kamerayı nereye koyacağımı, bir sahnede neyi öne çıkarıp neyi arka planda bırakacağımı neredeyse içgüdüsel olarak biliyordum. Pirlerin Düğünü‘nün görüntü yönetmenliğini de kendim üstlenmemin sebebi tam olarak bu aslında. Hewraman gibi hem coğrafi olarak hem de ritüel anlamda çok güçlü bir mekânda, aradaki bir görüntü yönetmeniyle değil, doğrudan kendi gözümle, kendi sezgimle çalışmak istedim. Bir sahnenin ne zaman “olgunlaştığını”, ışığın ne zaman doğru düştüğünü fotoğrafçılık geçmişimden gelen bir refleksle anlıyorum diyebilirim.
Benim için filmdeki en küçük ayrıntının bile estetik bir bakışla düşünülerek çekilip gösterilmesi gerekiyor. Bir görüntü sadece hikâyeyi taşıyan bir araç değil; izleyicinin zihin dünyasında bir imgelem bırakması açısından da önemli. Bu konuda biraz ayrıntıcı ve mükemmeliyetçi bir yapım var. Bu, zaman zaman beni zorlasa da sonuçlarını gördükçe değdiğini düşünüyorum.
Sorularım bu kadardı. Cevaplarınız ve zamanınız için teşekkür ederim. Yeni projelerinizde tekrardan görüşmek üzere.
Bu harika söyleşi için ayrıca teşekkür ederim. Tüm Fil’m Hafızası ekibine emekleri ve bu alanı açık tuttukları için ayrıca teşekkür ederim. Burada olmak, bu sohbetin bir parçası olmak benim için çok değerliydi. Sonraki projelerde görüşmek dileğiyle…






















