Fil'm Hafızası
  • ANASAYFA
  • HAKKIMIZDA
    • BİZ KİMİZ?
    • EKİBİMİZ
    • İLANLAR
  • FİLM ÖNERİLERİ
    • Aksiyon – Macera
    • Animasyon
    • Belgesel
    • Bilim Kurgu – Fantastik
    • Biyografi – Tarih
    • Drama
    • Erotik
    • Komedi
    • Korku – Gerilim
    • LGBTİ
    • Müzik – Müzikal
    • Romantik
    • Savaş
    • Suç – Gizem
    • Western
    Rental Family (2025)
    Drama

    Rental Family (2025)

    Selin Tanyeri
    4 hafta önce
    Me Before You (2016) 
    Film Önerileri

    Me Before You (2016) 

    Merve Çolak
    4 hafta önce
    Rose (2026)
    Biyografi - Tarih

    Rose (2026)

    Rabia Elif Özcan
    4 hafta önce
    Riefenstahl (2024)
    Belgesel

    Riefenstahl (2024)

    İpek Ömercikli
    4 hafta önce
    Roofman (2025)
    Komedi

    Roofman (2025)

    Yaşar Gülveren
    1 ay önce
    Weekend (2011)
    Film Önerileri

    Weekend (2011)

    Ayşe Yapışık
    1 ay önce
  • SİNEMA YAZILARI
    • 45. İstanbul Film Festivali
    • Ayvalık Film Festivali 2025
    • 32. Altın Koza
    • 44. İstanbul Film Festivali
    • 25. İzmir Kısa
    • Film Analizleri
    • Eleştiri – İzlenim
    • Liste
    • Özel Dosyalar
    • Röportajlar
    Kaş Film Festivali Günlükleri – 1: Ulusal Kısa Film Yarışması
    Eleştiri - İzlenim

    10. Çalı Köy Filmleri Festivali Günlükleri – 2

    Tuba Büdüş
    13 dakika önce
    10. Çalı Köy Filmleri Festivali Günlükleri – 1
    Eleştiri - İzlenim

    10. Çalı Köy Filmleri Festivali Günlükleri – 1

    Tuba Büdüş
    1 gün önce
    32. Sarajevo Film Festivali Günlükleri – 5
    Eleştiri - İzlenim

    32. Sarajevo Film Festivali Günlükleri – 5

    Tuba Büdüş
    4 gün önce
  • HABERLER
    Saraybosna’da “Everytime” Rüzgârı: Sandra Wollner’ın Yas ve Hafıza Hikâyesine Büyük Ödül
    Haberler

    Saraybosna’da “Everytime” Rüzgârı: Sandra Wollner’ın Yas ve Hafıza Hikâyesine Büyük Ödül

    Tuğba Toksöz
    9 saat önce
    Haftalık Sinema Özeti
    Haberler

    Haftalık Sinema Özeti

    İrem Naz Güvel
    2 gün önce
    Çalı Köy Filmleri Festivali 10 Yaşında
    Haberler

    Çalı Köy Filmleri Festivali 10 Yaşında

    Seher Kızılırmak
    2 gün önce
  • KISA FİLMLER
    Yalnızlık (2025)
    Kısa Filmler

    Yalnızlık (2025)

    Pelin Çılgın
    4 ay önce
    Etherna (2025)
    Kısa Filmler

    Etherna (2025)

    Yiğit Aksan
    5 ay önce
    A Kind of Testament (2023)
    Kısa Filmler

    A Kind of Testament (2023)

    Büşra Yayla
    9 ay önce
  • SPOTIFY
    • Playlists
    • Podcasts
  • ETKİNLİKLER
    • Dinner Talks
    • Film Hafızası Akademi
    • Keşfetmenin Keyfi
  • GALERİLER
    • BiReplik
    • Bunları Biliyor Muydunuz?
    • Etkinlikler
    • Hafızadan Çıkmayanlar
  • İLETİŞİM
No Result
View All Result
  • ANASAYFA
  • HAKKIMIZDA
    • BİZ KİMİZ?
    • EKİBİMİZ
    • İLANLAR
  • FİLM ÖNERİLERİ
    • Aksiyon – Macera
    • Animasyon
    • Belgesel
    • Bilim Kurgu – Fantastik
    • Biyografi – Tarih
    • Drama
    • Erotik
    • Komedi
    • Korku – Gerilim
    • LGBTİ
    • Müzik – Müzikal
    • Romantik
    • Savaş
    • Suç – Gizem
    • Western
    Rental Family (2025)
    Drama

    Rental Family (2025)

    Selin Tanyeri
    4 hafta önce
    Me Before You (2016) 
    Film Önerileri

    Me Before You (2016) 

    Merve Çolak
    4 hafta önce
    Rose (2026)
    Biyografi - Tarih

    Rose (2026)

    Rabia Elif Özcan
    4 hafta önce
    Riefenstahl (2024)
    Belgesel

    Riefenstahl (2024)

    İpek Ömercikli
    4 hafta önce
    Roofman (2025)
    Komedi

    Roofman (2025)

    Yaşar Gülveren
    1 ay önce
    Weekend (2011)
    Film Önerileri

    Weekend (2011)

    Ayşe Yapışık
    1 ay önce
  • SİNEMA YAZILARI
    • 45. İstanbul Film Festivali
    • Ayvalık Film Festivali 2025
    • 32. Altın Koza
    • 44. İstanbul Film Festivali
    • 25. İzmir Kısa
    • Film Analizleri
    • Eleştiri – İzlenim
    • Liste
    • Özel Dosyalar
    • Röportajlar
    Kaş Film Festivali Günlükleri – 1: Ulusal Kısa Film Yarışması
    Eleştiri - İzlenim

    10. Çalı Köy Filmleri Festivali Günlükleri – 2

    Tuba Büdüş
    13 dakika önce
    10. Çalı Köy Filmleri Festivali Günlükleri – 1
    Eleştiri - İzlenim

    10. Çalı Köy Filmleri Festivali Günlükleri – 1

    Tuba Büdüş
    1 gün önce
    32. Sarajevo Film Festivali Günlükleri – 5
    Eleştiri - İzlenim

    32. Sarajevo Film Festivali Günlükleri – 5

    Tuba Büdüş
    4 gün önce
  • HABERLER
    Saraybosna’da “Everytime” Rüzgârı: Sandra Wollner’ın Yas ve Hafıza Hikâyesine Büyük Ödül
    Haberler

    Saraybosna’da “Everytime” Rüzgârı: Sandra Wollner’ın Yas ve Hafıza Hikâyesine Büyük Ödül

    Tuğba Toksöz
    9 saat önce
    Haftalık Sinema Özeti
    Haberler

    Haftalık Sinema Özeti

    İrem Naz Güvel
    2 gün önce
    Çalı Köy Filmleri Festivali 10 Yaşında
    Haberler

    Çalı Köy Filmleri Festivali 10 Yaşında

    Seher Kızılırmak
    2 gün önce
  • KISA FİLMLER
    Yalnızlık (2025)
    Kısa Filmler

    Yalnızlık (2025)

    Pelin Çılgın
    4 ay önce
    Etherna (2025)
    Kısa Filmler

    Etherna (2025)

    Yiğit Aksan
    5 ay önce
    A Kind of Testament (2023)
    Kısa Filmler

    A Kind of Testament (2023)

    Büşra Yayla
    9 ay önce
  • SPOTIFY
    • Playlists
    • Podcasts
  • ETKİNLİKLER
    • Dinner Talks
    • Film Hafızası Akademi
    • Keşfetmenin Keyfi
  • GALERİLER
    • BiReplik
    • Bunları Biliyor Muydunuz?
    • Etkinlikler
    • Hafızadan Çıkmayanlar
  • İLETİŞİM
No Result
View All Result
Fil'm Hafızası
No Result
View All Result
Home Sinema Yazıları Eleştiri - İzlenim

10. Çalı Köy Filmleri Festivali Günlükleri – 2

Tuba Büdüş Tuba Büdüş
13 dakika önce
Eleştiri - İzlenim, Sinema Yazıları
Okuma Süresi: 20 min
0
0
Kaş Film Festivali Günlükleri – 1: Ulusal Kısa Film Yarışması
Facebook'ta PaylaşTwitter'da PaylaşWhatsapp'ta Paylaş

Çalı Köy Filmleri Festivali’nin pazar programında ton biraz daha sertleşiyor. Gün boyunca izlediğimiz filmler iktidarın farklı biçimlerine, insanın üzerine çöken görünür ya da görünmez kurallara ve bu sınırların içinde kendine yer açmaya çalışan karakterlere yöneliyor. Ölüm Bizi Ayırana Dek bir kadının içine yerleşmiş yargılayıcı sese, Prosedür hapishanenin bürokratik düzeni içinde en temel insani ihtiyacın bile nasıl bir kurallar zincirine takılabildiğine bakıyor. Mümeyyiz ise bir çocuğun cezai ehliyetine karar verme yetkisini elinde tutan yetişkinlerden hareketle devlet, vicdan ve iktidar arasındaki ilişkiyi sorguluyor.
Bu daha sert hattın yanında kişisel sıkışmışlıklara ve arayışlara açılan filmler de var. Yerçekimi, toplumsal cinsiyet kalıplarının ağırlığını ilk kez hissetmeye başlayan bir çocuğun dünyasına girerken Sakın Söyleme, söylenemeyen bir duygunun içinde tekrar tekrar aynı ana dönen genç bir kadını izliyor. Rah, Sufi Yolu’nda yürüyen insanların yas ve anlam arayışlarına eşlik ediyor; Gece Mesaisi ise artık varlığını kanıksadığımız güvenlik kameralarından hareketle gündelik hayatımıza yerleşen gözetimi görünür kılıyor. Kalan ile birlikte sekiz filmlik pazar programı, festivalin sonuna yaklaşırken bireysel deneyimlerden toplumsal yapılara uzanan daha huzursuz bir hatta ilerliyor.

Kalan (Yön. Önder M. Özdem, 2026)

Türkiye’de deneysel sinemanın üretim alanı oldukça dar. Kalan, bu alanın imkânlarını ses, kurgu ve kişisel arşiv görüntüleri üzerinden genişleten; her izleyişte yeni bir ayrıntı açığa çıkaran katmanlı bir film. Filmin merkezinde zamanı ölçen saatlerle, zamanın bedendeki kanıtlarından biri olan saç yer alıyor. Saç, insanın hiçbir müdahalesine gerek olmadan da uzamayı sürdürüyor. Zaman da kendi akışı içinde ilerliyor. Film bu iki hareket arasında kurduğu ilişkiyi, yıllar sonra çekilmiş iki saç kesimi üzerinden somutlaştırıyor. Aynı abla ve kardeşi, benzer bir eylem içinde farklı yaşlarda görmek, zaman üzerine kurulan düşüncenin doğrudan görüntünün bünyesine yerleşmesini sağlıyor. Aradan geçen yıllar açıklanmıyor; yüzlerdeki, seslerdeki ve saçtaki değişim bu mesafeyi zaten taşıyor.

İlk kesilen uzun saçın örülerek saklanması ve daha sonra ince, uzun bir çerçevenin içinde duvara asılması filmin en çarpıcı imgelerinden biri. Sarkaçlı duvar saati ile çerçevelenmiş saçın görüntüsü arasında kurulan benzerlik, filmin nesneler üzerinden geliştirdiği düşünceyi güçlendiriyor. Biri zamanı ölçüyor, diğeri geçen zamanın bedenden ayrılmış bir parçasını saklıyor. Film, analog saatle dijital saat arasında da bir karşıtlık kuruyor. Dijital saat, koşullar ne olursa olsun işlemeyi sürdüren, şaşmayan ve dayanıklı bir nesne olarak tarif ediliyor. Analog saat ise kurulmadığında duruyor; yeniden kurulduğunda kaldığı yerden devam ediyor, kimi zaman geri kalıyor ve küçük zaman hataları yapıyor. Bu karşılaştırma, kusursuz biçimde ilerlediği varsayılan zamanla insanın deneyimlediği kesintili, hatalı ve değişken zaman arasındaki ayrımı düşündürüyor.

Saç kesimi sırasında tekrarlanan “nasıl olsa yeniden uzar” cümlesi de filmin zaman fikrini gündelik bir konuşmanın içine yerleştiriyor. Altmış yaş, altmış salise, altmış saniye ve altmış dakika arasında kurulan zincirin bir günün neden altmış saat sürmediği sorusuyla kırılması, alıştığımız zaman düzeninin ne kadar keyfî bir sistem üzerine kurulduğunu hatırlatıyor. Film, bu soruyu açıklamaya girişmeden açık bırakıyor.

Kalan’ın gücü büyük ölçüde kurgusundan ve ses tasarımından geliyor. Saatlerin tıkırtısı, mekanik hareketler ve makasla buluşan saçın çıkardığı ses, görüntünün yanında ilerleyen ayrı bir ritim yaratıyor. Ablanın iç sesi, kardeşler arasındaki konuşmalar ve nesnelerin sesleri birbirine karışırken film; kişisel arşiv, kurmaca düzenleme ve belgesel malzeme arasında hareket eden melez bir anlatı kuruyor.

Bir saç kesiminin yıllar sonra yeniden gerçekleşmesi, film için rastlantısal bir üretim avantajından fazlasına dönüşüyor. Geçmiş görüntülerle şimdiki zaman arasındaki mesafe, filmin üzerinde düşündüğü zamanı doğrudan malzemesine çeviriyor. Saç yeniden uzuyor, rengi değişiyor, saatler işlemeyi sürdürüyor ve insanlar aynı eylemi başka bir yaşta tekrar ediyor. Kalan, tek izleyişte tüketilebilecek bir çalışma sunmuyor. Görüntüler, sesler ve konuşmalar arasındaki ilişkiler her dönüşte başka bir ayrıntıyı görünür kılıyor. Deneysel sinemanın soyutlamaya yaslanan anlatımını kişisel bir hafıza alanıyla buluşturması da filmi güçlü ve özgün kılıyor.

Ölüm Bizi Ayırana Dek (Yön. Deniz Koloş, 2025)

Ölüm Bizi Ayırana Dek, son bir yıl içerisinde dolaştığı festivallerde aldığı ödüllerin nedenini daha ilk dakikalarda hissettiren filmlerden biri. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Kısa Film, İzmir Kısa Film Festivali’nde En İyi Film, En İyi Senaryo ve En İyi Oyuncu, Kaş Film Festivali’nde ise Ulusal Kısa Kurmaca En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo ödüllerini kazanan film; güçlü senaryosu, oyunculukları ve biçimsel tercihleriyle son dönemin en dikkat çekici kısa filmleri arasında yer alıyor. Film, hemşire olan Songül’ün bir gününe eşlik ediyor. Boşanma aşamasındaki Songül, eşiyle yüzleşmemek için eve dönmeyi ertelerken, zaman geçirmek amacıyla kayıp torununu arayan yaşlı bir adama yardım ediyor. Ancak filmin asıl meselesi bu zoraki birliktelikten çok, Songül’ün zihninde taşıdığı görünmez yüklerle ilgili.

Ölüm Bizi Ayırana Dek’i benzer hikâyelerden ayıran en önemli tercih, Songül’ün iç sesini görünür kılması. Sinemada iç sesi çoğunlukla işitsel bir unsur olarak duymaya alışığız. Deniz Koloş ise bu sesi yalnızca duyurmuyor; ona fiziksel bir varlık kazandırıyor. Üstelik hem Songül’e hem de onun iç sesine aynı oyuncu hayat veriyor. Böylece filmde neredeyse üçüncü bir karakter ortaya çıkıyor. Songül’ün sürekli yargılanmasına, suçluluk duymasına ve kendisini değersiz hissetmesine neden olan bu ses, dışarıdan gelen baskıların zamanla nasıl içselleştirildiğini görünür kılıyor. Bu tercih aynı zamanda filmin feminist damarını da belirliyor. Çünkü film boyunca fiziksel olarak güçlü bir erkek tahakkümü izlemiyoruz. Songül çalışan, araba kullanan, kendi hayatını sürdüren bir kadındır. Buna rağmen kendisini sürekli suçlayan, yetersiz bulan ve cezalandıran bir mekanizmayla yaşıyor. Film, ataerkil baskının yalnızca dışarıdan gelen bir kontrol sistemi olmadığını; zamanla kişinin zihnine yerleşebildiğini ve bireyin kendi kendisini de yaralayabilecek bir noktaya ulaşabildiğini gösteriyor.

Gülçin Kültür Şahin’in performansı da filmin omurgasını kuran temel unsur hâline geliyor. Aynı anda hem Songül’ü hem de onun yargılayıcı iç sesini canlandırırken iki farklı varoluş hâli arasında son derece net bir ayrım yaratıyor. Filmin duygusal ağırlığı büyük ölçüde bu çift katmanlı performans üzerinden inşa ediliyor. Öte yandan filmde görünmeyen ama sürekli hissedilen başka bir kadın hikâyesi daha var. Kayıp genç kadın karakteri hiçbir zaman doğrudan görmüyoruz. Onun başına gelenleri ayrıntılarıyla öğrenmiyoruz. Ancak Türkiye’de yaşayan seyirciler için bir genç kadının kaybolmasının ne anlama gelebileceğini açıklamaya gerek kalmıyor. Film de tam olarak bu toplumsal hafızaya yaslanıyor. Şiddeti göstermiyor; yokluğuyla hissettiriyor. Böylece trajediyi sömüren bir anlatı kurmak yerine, seyircinin zihninde dolaşan korkulara alan açıyor.

Ölüm Bizi Ayırana Dek, kadınların maruz kaldığı şiddeti yalnızca görünür olaylar üzerinden anlatmıyor. Kaybolan kadınların yokluğuna, ayrılıkların ardından taşınan suçluluk duygusuna ve insanın zihnine yerleşen yıkıcı seslere bakıyor. Songül ile yaşlı adamın karşılaşması da bu nedenle yalnızca iki karakterin yollarının kesişmesinden çok farklı kayıpların birbirine dokunduğu bir yas alanına dönüşüyor. Koloş’un ilk kısa filmi, anlatısını güçlü bir biçimsel fikirle destekleyen, oyunculuğu ve senaryosu arasında sağlam bir denge kuran, duygusal etkisini gösterişli dramatik çıkışlardan çok karakterlerinin kırılganlığından alan bir çalışma. Son dönemde ülke sinemamızın kısa filmlerinde karşılaştığımız en olgun ve en bütünlüklü işlerden biri olarak öne çıkıyor.

Prosedür (Yön. Rabia Özmen, 2025)

Prosedür, seyirciyi ilk dakikadan itibaren büyük bir belirsizliğin içine yerleştiriyor. Hapishanedeki Murat’ın neye ihtiyaç duyduğunu, neden bu kadar huzursuz olduğunu ya da hangi suç nedeniyle içeride bulunduğunu bilmiyoruz. Tutuklu mu hükümlü mü olduğu, adli ya da siyasi bir suçtan mı yargılandığı da açıklanmıyor. Bu tercih önemli. Çünkü film, karakteri işlemiş olabileceği suç üzerinden ahlaki bir tartışmanın öznesi hâline getirmek yerine, onu yalnızca maruz kaldığı durum üzerinden izlemeyi öneriyor. Böylece seyirciyi karakteri yargılamaya değil, yaşadığı sıkışmışlığı hissetmeye davet ediyor.

Bu sıkışmışlık duygusu büyük ölçüde filmin teknik tercihleriyle kuruluyor. Neredeyse siyah beyazı andıran renksiz görüntü dünyası, kapalı mekânın boğuculuğunu görünür kılıyor. Ses tasarımı ise filmin asıl omurgasını oluşturuyor. Başkalarının fark etmeden yaşadığı en küçük sesler bile Murat’ın zihninde büyüyor; koğuştan gelen uğultular, kapılar, konuşmalar ve metal sesleri karakterin iç dünyasında giderek katlanıyor. Film, bu duyusal yükü seyirciye de geçirerek gerilimini büyük ölçüde işitsel bir deneyim üzerinden kuruyor.

Rabia Özmen’in en dikkat çekici tercihlerinden biri de Murat’ı kolayca sevilecek bir karakter olarak kurmaması. Karısına karşı mesafesi, çocuğuna ilgisizliği ve çevresiyle kurduğu iletişim(sizlik), seyircinin onunla rahatça özdeşleşmesini engelliyor. Buna rağmen yaşadığı fiziksel ve zihinsel yıpranmışlık görünmez olmuyor. Film, empatiyi karakterin “iyi biri” olmasına değil, çektiği acının görünürlüğüne yaslıyor. Finale kadar sürdürülen belirsizlik de aynı ölçüde etkili. Murat’ın ne istediğine dair film boyunca farklı ihtimaller beliriyor; yönetmen bunların hiçbirini doğrulamıyor ve gerilimi son ana kadar diri tutuyor. Ortaya çıkan gerçek ise hikâyeyi bambaşka bir yere taşıyor. Bir anda mesele, tek bir karakterin sıkıntısından çıkıp prosedürün insan üzerindeki etkisine dönüşüyor. Kuralların güvenlik amacıyla var olduğu bir sistemde, insanın en temel ihtiyacının bile görünmez hâle gelebilmesi filmin esas meselesi olarak beliriyor. Bir diğer yandan kadın karakterin hikâyedeki konumu da önemli. Murat, yaşadığı çaresizlik arttıkça öfkesini ve umutsuzluğunu eşine yöneltiyor; ondan sürekli imkânsız görünen bir şeyi yapmasını istiyor ama bunu başarabileceğine de inanmıyor. Kadın ise bütün bu baskıya rağmen sakinliğini koruyor, çözüm arıyor ve sonunda engelleri aşmayı başarıyor. İlginç olan, Murat’ın ancak istediğine ulaştıktan sonra eşine karşı daha yumuşak ve ilgili bir tavır geliştirmesi. Film, bu küçük ilişki dinamiği üzerinden kriz anlarında kadın ve erkeğin yükü nasıl farklı biçimlerde taşıdığına dair etkili bir gözlem yapıyor.

Bununla birlikte film üzerine düşünürken akılda kalan başka bir soru da var. Türkiye’de ceza infaz sistemi, tutukluluk, hükümlülük, mahpus hakları ve adalet mekanizması uzun zamandır çok daha ağır tartışmaların odağında yer alıyor. Böyle bir dönemde Prosedür, bütün bu büyük meselelerin kıyısından geçip çok daha sınırlı bir probleme odaklanmayı tercih ediyor. Bu tercih bilinçli olarak karakter merkezli bir anlatı kurma isteğinden kaynaklanıyor olabilir; ancak filmin yarattığı güçlü atmosfer, seyircide ister istemez şu soruyu da bırakıyor: Bugünün hapishane gerçekliği bu kadar yakıcıyken, bu hikâye neden tam da bu noktadan anlatılmayı seçiyor? Bu soru, filmin değerini azaltmıyor; aksine onun seçtiği bakış açısını tartışmaya açıyor. Yine de Prosedür, teknik hâkimiyeti, ses kullanımındaki başarısı, oyunculukları ve seyirciyi son ana kadar diri tutan anlatı yapısıyla dikkat çeken bir çalışma. Özellikle büyük politik söylemler kurmadan, bürokrasinin insan üzerindeki etkisini küçük bir ayrıntı üzerinden görünür kılabilmesi filmin en güçlü taraflarından biri. Tam da bu nedenle, anlattığından çok anlatmamayı seçtikleri üzerine düşündüren filmler arasında yerini alıyor.

Yerçekimi (Yön. Dalya Keleş, 2026)

Dalya Keleş’in Berlin Film Festivali’nde prömiyer yapan ilk kısa filmi Yerçekimi, toplumsal cinsiyet normlarının bir çocuğun bedenine ve zihnine ilk kez ağırlığını hissettirmeye başladığı kırılma anını merkezine alıyor. Futbol oynamayı seven, en yakın arkadaşını erkek çocuklar arasında bulan ve çevresinin kendisi için biçtiği kalıpların dışında hareket eden Deniz, ait olduğu dünyayla kendisinden beklenen dünya arasında giderek büyüyen bir mesafeyle karşı karşıya kalıyor. Film de tam bu mesafeyi görünür kılmaya çalışıyor.
Deniz’in kendisini farklı hissetmesi büyük kırılmalardan çok gündelik hayatın sıradan anlarıyla ortaya çıkıyor. Aynaya baktığında kendi bedenine yabancılaşması, soyunma odasında diğer kızların bedenlerini sessizce izlemesi, doğum günü partisinde herkes aynı ritimle dans ederken ne yapacağını bilememesi ya da futbol oynarken duyduğu “Sen erkek misin?” sorusuyla karakterin kendi varlığını ilk kez başkalarının bakışıyla görmeye başlaması zorlu bir büyüme sürecine dönüşüyor. Keleş, bu yabancılık hissini açıklamaya çalışmıyor; Deniz’in bedeni, bakışları ve sessizlikleri üzerinden hissettiriyor. Deniz’in yaşadığı sıkışmışlık, herhangi bir büyük dramatik kırılmaya ihtiyaç duymadan seyircinin üzerine siniyor.
Filmin uzay ve yerçekimi metaforları da bu aidiyetsizlik duygusunu besleyen bir dünya kuruyor. Deniz’in uzaya ve uzaylılara duyduğu ilgi, çocukça bir meraktan çok kendisini ait hissedebileceği başka bir ihtimal arayışı olarak okunabiliyor. Bu açıdan bakıldığında “alien” sözcüğünün hem uzaylı hem de yabancı anlamına gelmesi de filme başka bir katman ekliyor. Yönetmenin açıklamasında da belirttiği gibi yerçekimsiz ortam, Deniz’in henüz toplumsal cinsiyet kalıplarıyla karşılaşmadığı çocukluk evrenini temsil ediyor; yerçekimi ise büyüdükçe hissedilen dünyanın ağırlığını. Buna rağmen bu metaforik yapı, filmin her anında aynı açıklıkta karşılığını bulamayabiliyor. Yönetmenin kavramsal dünyası güçlü olsa da yerçekimi fikri zaman zaman karakterin deneyiminin doğal bir uzantısından çok, onu açıklayan simgesel bir katman gibi hissedilebiliyor. Bu nedenle filmin temel metaforu, Deniz’in yaşadığı yabancılık hissi kadar güçlü bir sinemasal karşılık üretemeyebiliyor.
Filmin gerçeklik duygusunu zorlayan bazı tercihler de dikkat çekiyor. Özellikle okul çevresinde geçen bazı sahnelerde çocukların okuldan kolaylıkla uzaklaşabilmeleri ya da hikâyenin hangi dönemde geçtiğini belirsizleştiren Facebook referansları anlatının inandırıcılığını zaman zaman zedeliyor. Hikâye günümüzde geçiyorsa bu ayrıntılar yabancılaştırıcı bir etki yaratıyor; geçmişte geçiyorsa da filmin geri kalanında bunu destekleyecek daha belirgin işaretlere ihtiyaç duyuluyor.
Buna karşılık Yerçekimi, çocukların toplumsal cinsiyet kalıplarıyla ilk karşılaşmalarını yargılayıcı ya da didaktik bir dile yaslanmadan anlatmayı başarıyor. Deniz’in yaşadığı yalnızlık, çevresine benzememe hissi ve ait olacağı bir yer arayışı film boyunca samimiyetini koruyor. Keleş’in ilk filmi, bütün sorularına kusursuz karşılıklar üretmese de çocuklukta kaybedilmeye başlanan özgürlüğü, toplumsal beklentilerin giderek ağırlaşan baskısını ve kendine yabancılaşmanın ilk izlerini incelikli bir gözlemle görünür kılıyor. En büyük gücü de tam burada yatıyor: Bir çocuğun dünyasını tanımlamaya çalışmıyor; onun ağırlığını seyirciye hissettiriyor. Finalde gökyüzüne doğru yükselen ve geri dönmeyen top da bu nedenle küçük ama güçlü bir umut alanı açıyor. Dünyanın ağırlığı Deniz’i aşağıya çekmeye başlasa da çocukluğun hayal gücü henüz bütünüyle yenilmiş görünmüyor.

Sakın Söyleme (Yön. Ezgi Temel, 2025)

Ezgi Temel’in tiyatro oyunundan sinemaya uyarladığı Sakın Söyleme, büyük ölçüde tek bir otomobilin içinde geçen hikâyesini tekrar üzerine kuruyor. Sevdiği kişiye duygularını açmaya çalışan genç bir kadının her denemesinde zamanın yeniden başa dönmesi, filmin temel dramatik yapısını oluşturuyor. Tekrar eden döngü ilk bakışta anlatıyı tekdüzeleştirecekmiş izlenimi uyandırsa da film bu riske düşmüyor. Bunun en önemli nedeni, tekrarın her seferinde küçük farklılıklarla yeniden kurulması. Diyaloglar birebir yinelenmiyor; karakterlerin tavırları, bakışları ve ritmi her döngüde küçük değişimler geçiriyor. Böylece tekrar, anlatıyı durduran bir unsur olmaktan çıkıp karakterin aynı duyguyla her karşılaşmasında biraz daha değişen ruh hâlinin ve beden dilinin görünür olduğu bir anlatı aracına dönüşüyor.

Filmin büyük ölçüde tek bir mekânda geçmesine rağmen görsel dili de bu dinamizmi destekliyor. Sürekli değişen kamera açıları, yakın planlar ve arabanın sınırlı hacmini farklı biçimlerde kullanan kadrajlar, mekânın yarattığı fiziksel sınırları hissettirmeden anlatının akışını canlı tutuyor. Özellikle karakterlerin yüzlerine yaklaşan kamera, söylemekle susmak arasında sıkışan duyguları görünür kılıyor. Genç kadının giderek koltuğun içine gömülen bedeni de bu sıkışmışlık hissini güçlendiren görsel tercihlerden biri hâline geliyor. Sürekli yakın planlarla çalışan kamera, oyunculardan son derece kontrollü ve ölçülü bir performans talep ediyor. Buna rağmen yüz ifadeleri, bakışları ve beden dilleriyle kurdukları oyunculuk, tekrar eden döngünün inandırıcılığını her seferinde yeniden kuruyor. Diğer yandan fiziksel hareket daha çok erkek karakter üzerinden kurulurken, filmin asıl hareketi kadın karakterin zihninde gerçekleşiyor. Arabanın dışına çıkan, gelip giden erkek karaktere karşılık kadın, aynı mekânın içinde kalarak kendi iç sesiyle, korkularıyla ve tekrar eden düşünceleriyle mücadele ediyor. Böylece film, fiziksel hareketten çok zihinsel hareket üzerine kurulu bir ritim yakalıyor

Filmin tiyatro metninden uyarlanmış olması, sinemanın olanaklarını geri plana iten bir tercih yaratmıyor. Tam tersine, kamera hareketleri, kurgu ritmi ve kadraj tercihleri metni yeniden yorumlayarak sinemaya özgü bir anlatı kuruyor. Tek mekânın sunduğu kısıtlı alan, filmin en güçlü yaratıcı imkânlarından birine dönüşüyor. Sakın Söyleme, finalini kesin cevaplar üzerine kurmuyor. Sözcüklerin sürekli yarıda kaldığı bu döngü, belki de duyguların her zaman dile dökülmek zorunda olmadığını hatırlatıyor. Karakterler arasında kurulan sessiz iletişim, söylenemeyen cümlelerin yerini alıyor ve filmin duygusal karşılığını tam da bu belirsizlik içinde buluyor.

Rah (Yön. Beyza Emişen, 2026)

Beyza Emişen’in kısa belgeseli Rah, izleyiciyi Türkiye’de yürütülen Sufi Yolu’nun bir bölümüne davet ediyor. Kamera, yürüyüşün rotasını belgelemekten çok, bu yolculuğun insanlar üzerindeki etkisini takip ediyor. Günler boyunca aynı patikayı paylaşan insanların kurduğu bağlar, yol kenarında verilen kısa molalar ve sohbetler filmin asıl ritmini oluşturuyor. Belgeselin en dikkat çekici tarafı, Sufiliği belirli kurallar ya da ritüeller üzerinden tarif etmeye çalışmaması. Bunun yerine, bu felsefenin insanları ortak bir maneviyatta buluşturabilen yönüne odaklanıyor. Yürüyüşe katılanların farklı ülkelerden ve farklı inançlardan gelmesi de bu yaklaşımı görünür kılıyor. Film, Sufi Yolu’nu bir doğa yürüyüşü olarak ele almıyor. Her adım, katılımcıların kendi içlerine yöneldikleri uzun bir arayışın parçasına dönüşüyor. Maneviyatın kişisel deneyim üzerinden şekillendiği bu yolculuk, kapısını farklı hayatlara ve farklı inançlara açan bir buluşma alanı hâline geliyor.

Belgeselin en etkileyici anları ise Ana’nın dinlendiği anlar oluyor. Ana, yakın zamanda eşini ve en yakın arkadaşını kaybetmiş biri olarak bu yürüyüşe grupla birlikte katılıyor. Ana, yolculuk boyunca hayatını sürdürmenin yollarını arıyor. “Eşimin hâlâ çevremde olduğunu biliyorum. Ama ben yaşamaya devam etmek istiyorum.” sözleri filmin en sahici anlarından birine dönüşüyor. Emişen, bu büyük kaybı dramatize etmeye çalışmıyor; acıyı büyüten bir anlatı kurmuyor. Ana’nın yaşadıklarını olduğu gibi dinlememize alan açıyor. Bu sade yaklaşım, duygunun izleyiciye çok daha güçlü ulaşmasını sağlıyor. Ana’nın hikâyesinin karşısında ise Ramtin yer alıyor. Genç yaşına rağmen içinde taşıdığı boşluk hissini anlamlandırmaya çalışan Ramtin, bu yolu tek başına yürüyor. Onun yolculuğu ile Ana’nınki birbirinden oldukça farklı nedenlerle başlıyor. Biri yasın içinden geçiyor, diğeri hayatına yön verecek bir anlam arıyor. Aynı rota üzerinde ilerleyen bu iki deneyim, filmin insan hikâyelerine yaklaşımını zenginleştiriyor.

Rah’ın etkisi biraz da anlatım biçiminden geliyor. Film, sıkça rastlanan konuşan kafalar düzenine yaslanmıyor. Ana’yı ve Ramtin’i dinlediğimiz anlarda kamera, röportaj yaptığını hissettiren bir mesafe kurmuyor. Sanki yürüyüş sırasında doğal biçimde başlayan bir sohbetin parçasıymışız hissi oluşuyor. Görüntüler arasındaki geçişler de aynı akışkanlığı koruyor. Bu sayede yürüyüşün ritmi ile anlatının ritmi birbirini besliyor. Yol boyunca karşılaşılan insanlar da bu deneyimin önemli bir parçası. Aynı dili konuşamayan insanların bir bardak çay ya da ayran etrafında buluşabilmesi, uzun sohbetler edebilmesi ve birbirlerinin hikâyelerine kulak verebilmesi, filmin en sıcak anlarını oluşturuyor. Yönetmen, bu küçük karşılaşmaların taşıdığı insani değeri büyük sözlere ihtiyaç duymadan görünür kılıyor. Rah, yürümeyi fiziksel bir eylemin ötesine taşıyan; yası, arayışı ve insanlar arasında kurulan görünmez bağları içtenlikli bir anlatımla görünür kılan etkileyici bir kısa belgesel.

Gece Mesaisi (Yön. Salih Ortaçay, 2026)

Gece Mesaisi, ilk bakışta bir otel resepsiyonunda geçen küçük bir çalışma hayatı hikâyesi gibi görünse de çok geçmeden odağını çağımızın en görünmez ama en belirleyici meselelerinden birine çeviriyor: Sürekli gözetlenme hâli. Film, bunu büyük olaylar ya da yüksek gerilim üzerinden kurmuyor. Resepsiyonda çalışan genç bir çalışanın gece mesaisi rutinlerini izlerken, güvenlik kameralarının artık gündelik hayatın olağan bir parçasına dönüşmüş varlığını hissettiriyor. Böylece mesele kameraların kendisinden çok, onlarla yaşamaya alışmış bireylerin ruh hâline evriliyor.

Bu anlamda filmde George Orwell’ın 1984‘üne yapılan gönderme elbette tesadüf değil. Yine de film, Orwell’ın geleceğe dair karabasanını yeniden üretmek yerine, o distopyanın çoktan sıradanlaşmış bir gündelik gerçekliğe dönüştüğünü gösteriyor. Bugün kameraların bulunduğu yerleri biliyoruz; daha ürkütücü olan ise kameraların bulunmaması gereken yerlere de sızabileceğini artık düşünmeden edemememiz. Soyunma kabinleri, tuvaletler ya da mahremiyetin korunması gereken başka alanlar… Kamera orada olsun ya da olmasın, gözetlenme ihtimali davranışlarımızı belirlemeye başlıyor. Film tam da bu görünmez psikolojik eşiği yakalıyor.

Bu gözetleme rejimi patron ile çalışan arasındaki ilişki üzerinden somutlaşıyor. Otelin sahibi, evindeki ekranlardan çalışanını anbean takip ediyor; en küçük hareketi bile telefonla denetliyor. İlginç olan, filmin patronu tek boyutlu bir zorba olarak resmetmemesidir. Onun yalnızlığını, eşini kaybetmiş olmasını ve ekranların başında geçen hayatını da görüyoruz. Bu ayrıntılar, karakteri haklı çıkarmıyor; aksine başka bir gerçeği görünür kılıyor. Gözetleyen kişi de kendi kurduğu düzenin içinde yaşamaya başlamış durumda. Böylece gözetim, yalnızca çalışanı kuşatan bir iktidar aracına dönüşmüyor; iktidarın kendisini de içine çeken bir yalnızlık biçimi hâline geliyor.

Filmin biçimsel tercihleri de bu düşünceyi destekliyor. Kamera bir yandan resepsiyon görevlisinin gündelik ritmine eşlik ederken, bir yandan güvenlik kamerası görüntülerine geçiyor. Seyirci de böylece farkında olmadan iktidarın bakışını devralıyor. İzleyen kişi, bir anda gözetlenen karakterle özdeşleşmekten çıkıp gözetleyen konumuna yerleşiyor. Filmin rahatsız edici etkisi tam da burada ortaya çıkıyor. Çünkü seyirciyi eleştirilen düzenin dışında bırakmıyor; bir süreliğine de olsa onun parçası hâline getiriyor.

Oyunculuklar bu dengeyi ayakta tutan en önemli unsurlardan biri. Müfit Can Saçıntı, oldukça sinir bozucu patron karakterine ölçülü bir sertlik kazandırıyor. Ekremcan Arslandağ ise gece vardiyasının yorgunluğunu, geçim kaygısını ve sürekli denetlenmenin yarattığı tedirginliği son derece doğal bir oyunculukla taşıyor. İki karakter arasındaki gerilim yükseldikçe film de temposunu artırıyor; komediye yaslanan küçük anlar ise bu baskıyı dağıtmadan nefes aldırıyor. Gece Mesaisi, hepimizin çoktan alıştığı bir gündelik pratiğe yeniden bakmayı başarıyor. Belki de en rahatsız edici tarafı bu. Kameraların hayatımızın her yerine yerleşmiş olmasından çok, onların varlığını artık neredeyse düşünmeden yaşamaya devam ediyor oluşumuz.

Mümeyyiz (Yön. Turgut Kanal, 2026)

Turgut Kanal’ın Mümeyyiz’i, adli tıp pratiğinden doğan bir hikâyeyi devlet, iktidar, suç ve vicdan üzerine düşündüren güçlü bir anlatıya dönüştürüyor. Bir çocuğun cezai ehliyetinin bulunup bulunmadığına karar vermekle yükümlü bir doktoru odağına alan film, hukuki bir kavramın ötesine geçerek karar verme yetkisini elinde bulunduranların ahlaki muhakemesini sorguluyor. Böylece filmin odağı, çocuğun “mümeyyiz” olup olmadığından çok, o kararı veren yetişkinlerin vicdanına ve muhakemesine kayıyor.

Bazı meslekler insana sayısız hikâye armağan eder. Ancak bu yaşanmışlıkları sinemanın diliyle anlatılabilir bir hikâyeye dönüştürmek bambaşka bir beceri gerektirir. Mümeyyiz, tam da bu nedenle yalnızca mesleki bir tanıklığın ürünü olarak değil, güçlü bir hikâye anlatıcılığının örneği olarak da öne çıkıyor. Film, büyük ölçüde doktor odasında geçiyor. Bunun dışına çıktığında da jandarma aracının dar kadrajlarından ayrılmıyor. Bu sınırlı mekân kullanımı, filmin dikkatini tamamen karakterler arasındaki güç ilişkisine yöneltiyor. Doktor, hastane görevlisi ve jandarma, yalnızca mesleklerini yapan insanlar olarak durmuyor; devlet otoritesinin farklı yüzlerini temsil ediyor. Aralarındaki hiyerarşi ve birbirleriyle kurdukları sessiz uzlaşma, karşılarındaki insanları dinlemekten çok onlar adına karar veren bir düzeni görünür kılıyor. Film, tam da bu noktada suçun kendisinden çok, suçu tanımlama ve yargılama hakkını kimin elinde tuttuğunu sorgulamaya başlıyor.

Oyuncu seçimi de filmin inandırıcılığını belirleyen en önemli unsurlardan biri. Özellikle o coğrafyada yaşayan bir çocuğun seçilmesi ve bu rolün altından böylesine doğal bir şekilde kalkabilmesi filmin gerçeklik duygusunu önemli ölçüde güçlendiriyor. Türkçeyi konuşurken yaşadığı kırılmalar, gerektiğinde Kürtçeye yönelmesi, beden dili ve yüzündeki yıpranmışlığın izleri, seyirciye bir oyuncuyu değil, gerçekten o coğrafyada yaşayan bir çocuğu izlediği hissini veriyor. Profesyonel oyuncular da aynı doğallığı sürdürüyor. Özellikle doktor ile hastane görevlisi arasındaki diyaloglar, neredeyse doğaçlama hissi uyandıracak kadar akıcı ve gerçek. Film, bu iki karakter arasındaki iktidar ilişkisini de tam olarak bu doğallığın içinden kuruyor.

Film, doksanlı yılların atmosferini dekoru, kullanılan eşyaları ve dönemin gündelik ayrıntılarıyla son derece ikna edici biçimde kuruyor. Ancak son yıllarda dönem filmi çekmek, yönetmenler için bugünün meselelerini geçmiş üzerinden anlatabilecekleri güvenli bir alana da dönüşmüş durumda. Bu yüzden film bittiğinde akılda yalnızca anlatılan hikâye kalmıyor; aynı hikâyenin neden bugünde kurulmadığı sorusu da kalıyor.

Filmin en etkileyici sembollerinden biri ise fotoğraf oluyor. Prologda başlayan fotoğraf çekimi, epilogda tamamlanıyor ve böylece yalnızca bir dönem ayrıntısı olmaktan çıkıp filmin temel metaforlarından birine dönüşüyor. Gerçeği kaydetmesi beklenen fotoğraf, burada gerçeği olduğu gibi göstermekten çok, nasıl görünmesi isteniyorsa öyle kuruyor. Doktorun önlüğünü giymesi, saçını düzeltmesi ve sonunda gülümsemesi, temsil edilen gerçeklikle temsil edilmek istenen imge arasındaki mesafeyi görünür kılıyor. Film boyunca kurulan iktidar ilişkileri de tam bu görüntüde kristalleşiyor. Mümeyyiz, tek bir doktor odasında geçen hikâyesiyle, suçun, vicdanın ve iktidarın nasıl iç içe geçtiğini büyük sözlere başvurmadan görünür kılıyor. Film bittiğinde geriye kalan soru da çocuğun mümeyyiz olup olmadığı olmuyor; gerçekten ayırt etme yetisini kaybedenin kim olduğu oluyor.

Tuba Büdüş

1985 yılında dünyaya geldi. Henüz ilkokul yıllarında yazmaya ve sinemaya olan ilgisini keşfetti. Bir süre sonra yazmak da sinema da onun için bir tutku haline geldi. Marmara Üniversitesi'nde Radyo, Televizyon ve Sinema Anabilim dalı Sinema dalında yüksek lisansını tamamladı. 2015 yılında sinema hakkında yazmaya başladı. 2025 yılında SİYAD'a (Sinema Yazarları Derneği) kabul edildi. Her geçen gün sinema dünyasında yeni şeyler keşfederek hayata tutunuyor. İzliyor, yazıyor, okuyor ve dünyayı geziyor. Ve bir vegan olarak hayvan haklarını savunuyor.

Etiketler: Beyza EmişenDalya Keleşdeniz koloşEzgi TemelGece MesaisiKalanmümeyyizÖlüm Bizi Ayırana DekÖnder ÖzdemProsedürRabşia ÖzdemRahSakın SöylemeSalih OrtaçayTurgut KanalYERÇEKİMİ
Tuba Büdüş

Tuba Büdüş

1985 yılında dünyaya geldi. Henüz ilkokul yıllarında yazmaya ve sinemaya olan ilgisini keşfetti. Bir süre sonra yazmak da sinema da onun için bir tutku haline geldi. Marmara Üniversitesi'nde Radyo, Televizyon ve Sinema Anabilim dalı Sinema dalında yüksek lisansını tamamladı. 2015 yılında sinema hakkında yazmaya başladı. 2025 yılında SİYAD'a (Sinema Yazarları Derneği) kabul edildi. Her geçen gün sinema dünyasında yeni şeyler keşfederek hayata tutunuyor. İzliyor, yazıyor, okuyor ve dünyayı geziyor. Ve bir vegan olarak hayvan haklarını savunuyor.

YazarınDiğer Yazıları

    10. Çalı Köy Filmleri Festivali Günlükleri – 1

    10. Çalı Köy Filmleri Festivali Günlükleri – 1

    23 Ağustos 2026
    32. Sarajevo Film Festivali Günlükleri – 5

    32. Sarajevo Film Festivali Günlükleri – 5

    20 Ağustos 2026
    32. Sarajevo Film Festivali Günlükleri – 4

    32. Sarajevo Film Festivali Günlükleri – 4

    19 Ağustos 2026

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Editörün Seçtikleri

Sinemada İklim Krizi: Umut Dolu Yarınlara

Sinemada İklim Krizi: Umut Dolu Yarınlara

Selin Tanyeri
29 Temmuz 2026

Rose (2026)

Rose (2026)

Rabia Elif Özcan
27 Temmuz 2026

Duvara Açılan Kapılar: The Invite (2026)

Duvara Açılan Kapılar: The Invite (2026)

İpek Ömercikli
26 Temmuz 2026

Zaman, Kibir ve Yabancılaşma: The Odyssey (2026)

Zaman, Kibir ve Yabancılaşma: The Odyssey (2026)

Yaşar Gülveren
23 Temmuz 2026

Zamansız, Yersiz, Ama Bize Dair: David Lynch’in Ardından

Zamansız, Yersiz, Ama Bize Dair: David Lynch’in Ardından

Fil'm Hafızası
2 Nisan 2025

  • Hakkımızda
  • Gizlilik Politikası
  • KVKK
  • Çerez Politikası
  • İletişim

Fil'm Hafızası © 2023

No Result
View All Result
  • Fil’m Hafızası – Keşfetmenin Keyfi
  • Hakkımızda
    • Hakkımızda
    • Ekibimiz
    • İlanlar
  • Film Önerileri
    • Aksiyon – Macera
    • Animasyon
    • Belgesel
    • Bilim Kurgu – Fantastik
    • Biyografi – Tarih
    • Drama
    • Erotik
    • Komedi
    • Korku – Gerilim
    • LGBTİ
    • Müzik – Müzikal
    • Romantik
    • Savaş
    • Suç – Gizem
    • Western
  • Sinema Yazıları
    • Ayvalık Film Festivali 2025
    • 32. Altın Koza
    • 44. İstanbul Film Festivali
    • 25. İzmir Kısa
    • Film Analizleri
    • Eleştiri – İzlenim
    • Liste
    • Özel Dosyalar
    • Röportajlar
  • Haberler
  • Kısa Filmler
  • Spotify
    • Podcasts
    • Playlists
  • Etkinlikler
    • Dinner Talks
    • Film Hafızası Akademi
    • Keşfetmenin Keyfi
  • Galeri
    • BiReplik
    • Bunları Biliyor Muydunuz?
    • Etkinlikler
    • Hafızadan Çıkmayanlar
  • İletişim

Fil'm Hafızası © 2023

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Create New Account!

Fill the forms below to register

All fields are required. Log In

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In