Berlin Film Festivali bu yıl Türkiye sineması açısından görkemli bir manzarayla başlıyor. Festival programında yer alan beş ayrı Türkiye yapımı film, uluslararası platformda Türkiye sinemasının üretim gücünü ve çeşitliliğini gözler önüne seriyor. Ana yarışmada Altın Ayı için yarışan Emin Alper imzalı Kurtuluş/Salvation ve İlker Çatak’ın yönetmen koltuğunda oturduğu Sarı Zarflar/Gelbe Briefe/ Yellow Letters gibi filmler heyecan yaratıyor. Ayrıca yenilikçi anlatı arayışlarıyla dikkat çeken kısa ve deneysel yapımlar da programda yer alıyor. Burak Çevik’in yönettiği İki Laborantın Yorgun Saatleri/ The Weary Hours of Two Lab Assistants Forum Expanded bölümünde, genç sinemacı Dalya Keleş’in kısa filmi Yerçekimi/Gravity Generation Kplus seçkisinde gösteriliyor. Yine Forum Expanded bölümünde Banu Sıvacı’nın Günyüzü/Hear the Yellow filmi de yer alarak çeşitliliği güçlendiriyor.
Bu zengin temsil elbette Türkiye sineması için büyük bir kazanım, sahip olduğumuz üretim gücünü ve yaratıcılığı uluslararası arenada görünür kılıyor. Bununla birlikte festivalin politik atmosferi ve yönetim tutumu, bu sanatsal enerjiyle çelişen bir tartışma alanı da yarattı. Geçen yılki krizlerin ardından daha açık, kapsayıcı ve eleştirilere duyarlı bir festival beklentisini en azından ben kendi adıma taşıyordum. Fakat özellikle jüri başkanlığına bu yıl Alman yönetmen Wim Wenders’in seçimi başta kafamda soru işaretlerine yol açmıştı. Türkiye’de hem eserleriyle hem de şahsiyetiyle çok sevilen, bugüne kadar bizi hiç şaşırtmamış bir isim olarak Wenders’e büyük saygı duyarken, yönetimin bu tercihinin arkasındaki düşünceyi merak etmiştim. Neden bu yıl bir Alman yönetmen? Dün akşam basın toplantısında bir soruya karşılık Wenders’in, politik sürecin dışında kalınması gerektiğine dair verdiği cevap; özellikle savaşların, adaletsizliklerin ve insan hakları ihlallerinin sürdüğü bir dünyada sanatın toplumla ve politikayla ilişkisinin nasıl kurulacağına dair festivalin duruşunu yeniden sorgulamamıza neden oldu. Bu cevap, planlı ve önceden belirlenmiş bir seçimin yansıması gibi görünüyor ve ne yazık ki birçok sinemacı için hayal kırıklığı yarattı. Çünkü sanat, zor zamanlarda susmak yerine sesini yükseltmelidir. Tüm bu karmaşık ve bazen çelişkili atmosferin içinde, Berlin Film Festivali hâlâ politik sinema, toplumsal meseleler ve farklı anlatı biçimlerini destekleyen güçlü bir platform olmayı sürdürüyor. Türkiye sinemasının bu büyük platformda yer almasını izlemenin yanı sıra, festivalin iç dinamiklerini gözlemlemek ve bu tartışmaların izini sürmek üzere buradayım. Festival boyunca film izlenimlerimi ve gözlemlerimi Fil’m Hafızası okuyucuları için günlükler halinde paylaşacağım.
No Good Men (Yön. Shahrbanoo Sadat, 2026)
76.Berlinale’nin açılış filmi Shahrbanoo Sadat’ın yönettiği No Good Men, Afgan sinemasının hem cesur hem de taze bir örneğini sundu. Film, romantik komedi formatı içinde Afgan toplumunda kadın-erkek ilişkilerini ve toplumsal normları sorgulayan bir hikâye anlatıyor. Sadat’ın hem yönetmen hem de başrol oyuncusu olarak varlığı, filmi kişisel ve samimi kılıyor. Filmin en büyük şansı, ABD’nin Afganistan’dan çıkıp Taliban’ın tekrar iktidara gelmesinden hemen önce çekilmiş olması. Artık Afganistan’da kazanılmış haklar geri alınmış durumda; kadınların toplumsal alandaki varlığı neredeyse tamamen ellerinden alınmış, özgürlükleri kısıtlanmış ve köleleştirilmiş durumda. Bu bağlamda Sadat’ın filmi, ABD desteğiyle de olsa bir süreliğine kadınların nispeten nefes alabildiği bir dönemi kayda geçirmiş olması açısından çok değerli. Film, kadının kamusal alanda varlığını gösterebilmesi, birey olarak haklarını savunabilmesi, kişisel arzularını dinleyebilmesi ve en önemlisi de “canavarlaşmamış” erkeklerin hâlâ var olduğunu hissettirmesi açısından Afganistan koşullarında nadir bir örnek.
Sanat ve üretim açısından bakıldığında, film kısıtlı koşullarla yapılabilecek en iyi işlerden biri olarak öne çıkıyor. Sadat’ın özgün yönetmenliği, mizahi dokunuşları ve toplumsal alt metni, filmi sadece romantik bir komedi olmaktan çıkarıp Afgan kadınlarının yaşam mücadelelerini ve toplumsal gerçekliklerini aktaran bir belgeye dönüştürüyor. Berlinale’nin açılış filmi olarak seçmesi de son derece anlamlı. İlk izlenim, filmdeki mizahın ve politik alt tonların izleyiciyle güçlü bir bağ kurduğu ve özellikle kadın perspektifinin festivalde dikkat çekici ve etkileyici bulunduğu yönünde oldu. No Good Men, Afgan sinemasının uluslararası arenada ses getirecek özgün, cesur ve önemli bir örneği olarak öne çıkıyor.
Sarı Zarflar (Yön. İlker Çatak, 2026)
Dün akşam Berlin Film Festival’inin ana yarışmasında Altın Ayı için yarışan Sarı Zarflar’ı izledik. Filmin yönetmeni İlker Çatak, daha önce çektiği Öğretmenler Odası/Das Lehrerzimmer (2023) ile hem anlatı hem de biçim açısından ne kadar güçlü, yenilikçi ve disiplinli bir yönetmen olduğunu kanıtlamıştı. O filmle yönetmen, özellikle Türkiye’de pek çoğumuzun radarına girmeyi sağlamış, sinemasal reflekslerine dair yüksek bir beklenti oluşturmuştu. Dolayısıyla yeni filminin Berlinale ana yarışmasına seçilmesi hepimiz için hem gurur verici hem de merak uyandırıcıydı.
Film, KHK sürecinde mağdur edilen barış akademisyenlerinin yaşadıklarını merkezine alıyor. Ancak bu hikâyeyi Türkiye’de değil, Almanya’da; Berlin ve Hamburg’da kuruyor. Berlin Ankara’nın, Hamburg ise İstanbul’un karşılığı olarak işliyor. İlk duyduğumuzda bu “oyuncaklı” mekânsal tercih birçok kişi gibi bende de soru işareti yaratmıştı. Böylesine somut, Türkiye’ye özgü görünen bir travma neden Almanya’ya taşınır? Ancak film başladığında bu tercihin yalnızca bir estetik oyun değil, bilinçli bir evrenselleştirme stratejisi olduğu anlaşılıyor. Anlatılan zihniyetin coğrafyadan azade olduğuna, baskıcı ve otoriter reflekslerin yalnızca tek bir ülkeye özgü olmadığına dair güçlü bir alt metin kuruluyor. Bu anlamda mekânsal kaydırma filmin lehine işliyor, anlatıya soyutlama ve genelleştirme imkânı tanıyor. Oyunculuklara ise özellikle değinmek gerekiyor. Başrollerde yer alan Tansu Biçer ve Özgü Namal, iki eş arasındaki güç ilişkisini, gerilimi ve duygusal çözülmeyi son derece kontrollü bir performansla taşıyorlar. Aralarındaki kimya ikna edici olduğu gibi çatışma dozajı da iyi ayarlanmış. Oyuncu seçimi baştan itibaren filmin en güven veren taraflarından biriydi ve bu beklenti karşılık buluyor. Dramaturjide Berkun Oya’nın katkısının hissedildiği bir metin disiplini de mevcut ve diyalog örgüsü düşünsel olarak sağlam bir zemine oturuyor.
Filmin en dikkat çekici tercihlerinden biri ise meta-tiyatro kullanımı oluyor. Sinemada meta-sinema kullanımına alışık olsak da meta-tiyatro hâlâ yabancı bir alan. Bu nedenle bu tercih, cesur bir hamle. Tiyatro sahnelerinin filmin evrenine eklemlenmesi kavramsal olarak anlamlı hatta yer yer etkileyici. Fakat tiyatronun doğası gereği ortaya çıkan sabit kamera kullanımı, didaktik ve metin ağırlıklı diyaloglar zaman zaman yorucu bir etki yaratıyor. Bunun bilinçli bir tercih olduğu açık; Çatak bu didaktizmi kasti olarak kuruyor. Ancak konvansiyonel sinema kodlarıyla ilerleyen genel anlatı yapısı içinde bu didaktik bloklar daha da görünür hâle geliyor ve biçimsel olarak daha radikal bir denemeyle aşılabilecek handikaplar olarak kalıyor. Benim temel soru işaretim tam da burada başlıyor. Bu kadar politik, bu kadar riskli ve böylesine “oyuncaklı” bir mekân stratejisi benimseyen bir filmden biçimsel olarak daha radikal, daha kırıcı bir sinema dili beklerdim. Konu cesur, tavır net… Ancak anlatım yer yer fazla düz ve güvenli. Özellikle sürekli film izleyen, biçim arayışı yüksek seyirciler için film bazı anlarda beklenen estetik sıçramayı yap(a)mıyor.
Buna rağmen filmin değeri elbette tartışmasız. Türkiye sinemasında KHK mağduriyetini bu açıklıkta ve merkezde ele alan ilk uzun metrajlardan biri olması başlı başına önemli. Filmden çıktığımızda büyülenmiş değildik belki; daha çok “olmuş mu, olmamış mı?” diye tartışarak çıktık. Fakat tam da bu tartışma alanını açması, insanları konuşturması, farklı görüşler üretmesi filmin politik gücünün bir parçası. Ana yarışmada bu kadar politik bir filmin ödül şansının olduğunu düşünüyorum. Olası bir ödül, filmin Türkiye’de vizyon bulma ihtimalini de güçlendirebilir. Belki ikinci bir izleme sonrası düşüncelerimiz daha netleşecek. Şimdilik ilk izlenimim şu: Sarı Zarflar, çok kıymetli bir meseleye cesurca temas eden, güçlü oyunculuklarla yükselen; ancak biçimsel olarak daha ileri gidebilecekken yer yer temkinli kalan bir film. Olan ve olmayan yönleriyle, soru işaretleriyle birlikte konuşulmayı fazlasıyla hak ediyor.
Sunny Dancer (Yön. George Jaques, 2026)
Genç yönetmen George Jaques imzalı Sunny Dancer iddiasını yüksek perdeden kurmayan ama duygusal olarak son derece dengeli bir coming-of-age hikâyesi anlatıyor. Film, kanser tedavisi görmüş ya da görmekte olan gençlerin katıldığı bir yaz kampında geçiyor. Merkezde 17 yaşındaki kanseri atlatmış Ivy isminde bir genç var. Ailesi, yaşadığı travmayı aşabilmesi için onu bu kampa gönderiyor. Başlangıçta bu kampa fikrine mesafeli duran karakter, kamp ortamına girdikçe yaşıtlarıyla kurduğu bağ sayesinde yavaş yavaş açılıyor. Arkadaşlık, ait olma hissi, ilk aşk ve ilk cinsel deneyim gibi büyüme eşikleri, hastalık gerçeğiyle iç içe ilerliyor.
Filmin en güçlü yanlarından biri, bu kadar ağır bir temayı duygusal manipülasyona başvurmadan anlatabilmesi oluyor. Kanser, gençlik, ölüm ihtimali, kayıp… Bunların her biri kolaylıkla melodrama kayabilecek başlıklar. Ancak yönetmen; son derece minimal, sakin ve ölçülü bir anlatım tercih ediyor. Seyircinin gözünden yaş getirmek için müzikle, aşırı dramatik mizansenlerle ya da ajitatif diyaloglarla yüklenmiyor. Aksine, gençlerin cıvıl cıvıl hâllerine, dans etmelerine, içmelerine, saçmalamalarına, âşık olmalarına alan açıyor. Ölüm ihtimali bir köşede dururken hayat enerjisinin bastırılmaması filmi özgün kılıyor.
Özellikle ilk cinsellik sahnesinin ele alınış biçimi dikkat çekici. Güvenli bir ilişki kurulması, kondom detayının açıkça gösterilmesi, bizzat annenin kızının çantasına bunu koyması önemli detaylar. Bunlar pedagojik bir ders tonuna kaçmadan, son derece doğal bir akış içinde veriliyor. Aile temsili de benzer şekilde fazlasıyla olumlu çiziliyor. Destekleyici, açık fikirli, özgürlükçü bir ebeveyn modeli var. Belki eleştirel açıdan bakıldığında “fazla ideal” bulunabilir ancak filmin derdi aile kurumunu sorgulamak değil. Bu nedenle bu sıcak aile zemini hikâyeye iyi geliyor, karakterin duygusal güvenliğini görünür kılıyor.
Filmin sonlarına doğru yapılan bazı küçük biçimsel sürprizler de etkili. Büyük dramatik patlamalar yerine, seyirciyi hafifçe sarsan, “ah” dedirten anlar var. Gözyaşına boğmuyor ama kalpte bir sıkışma bırakıyor. Bu ölçülülük, filmin en şanslı yanı olabilir. Büyük laflar etmeyen, dünyayı değiştirme iddiası taşımayan, mütevazı bir film. Fakat tam da bu mütevazılığı sayesinde sahici olabiliyor. Sonuç olarak Sunny Dancer, hastalıkla gölgelenmiş bir gençliğin hikâyesini, acıyı inkâr etmeden ama onu hayatın tek belirleyicisi hâline de getirmeden anlatıyor. Travmalarla baş etmede ailenin önemini gösterirken, yaşıtlarla kurulan bağın iyileştirici gücünü de vurguluyor. Küçük, sakin ve iddiasız; ama samimi ve dengeli bir film. Büyüme hikâyesini tatlılıkla anlatırken, hayatın en sert gerçeklerinden birine de gözünü kaçırmadan bakabiliyor.
























